İHANETİN İTİRAFI!..

Ben çözdüm

Y-CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu fırsatını buldu (eski) CHP’yi bir kez daha mahkum etti:

Türban konusunda “Bizim de çok kabahatimiz, kusurumuz var” dedi.(1)

Onun asıl yaptığı iş: Atatürkçü Düşünce’yi mahkûm etmektir.

Zira Altı Ok’un biri ve hatta en önemlisi -daha doğru bir ifade ile önkoşulu- (2) olan “laiklik ilkesi”ni, (3) kıyafet özgürlüğüne indirgeyip içini boşaltınca; diğer ilkeleri eğip, bükmek ve farklı şekilde yorumlamak çok daha kolaylaşmıştır.

Yeniden yorumlamak(4) sahtekârlığı ile temel ilkeleri özünden kopartıp, bambaşka bir rejimi tarif etmek mümkündür.

Başörtüsü” veya “türban” bu yolda kullanılmış en önemli iki araç olmuştur.

Muhafazakâr Anadolu kadınının da başına örttüğü bu bez parçasını sahiplenmek, bir anlamda “kadın hakları” savunuculuğu gibi sunulmuştur.

Bu şekilde geniş yığınların temsilciliğine soyunulmuştur.

Bir de arkasına “dinsel gereklilik” konulunca, “türban” bu defa da “ibadet özgürlüğü”nün bayrağı haline getirilmiştir.

Türbanı savunanlar, bir başka açıdan da “kıyafet özgürlüğü”nü savunanlar olarak gösterilmiştir.

Bu şekilde geniş yığınlar kolaylıkla etkilenmiştir…

***

Yeni-CHP’nin (Y-CHP) bu kampanyada rol alması; başka bir ifade ile turbana yol açması, “Siyasal İslam”ın işini fazlasıyla kolaylaştırmıştır.

Sonuçta getirildiğimiz nokta “Tek Adam Rejimi” olmuştur.

Şimdi ne kadar “Parlamenter Rejim”i savunur gözükse de gerçekte bu rejime geçilmesinin baş sorumlusu Y-CHP’dir…

***

Devleti ele geçirmek için İslam’ı ve her türlü gericiliği acımasızca kullanan ABD’nin uşağı Fetullah Gülen’in bile “furuattır” dediği; pek çok saygın akademisyenin Kuran’da olmadığını savunduğu (5) “türban”ın; Yargıtay ve Danıştay gibi yüksek mahkemelerce “siyasi simge” olarak kullanıldığı ve laikliğe aykırı olduğu karar altına alınmış ve bu kararlar Anayasa Mahkemesince de doğru bulunarak Anayasa Mahkemesi kararı haline gelmiş olmasına rağmen, (6) Dersimli Kemal’in aksi yöndeki çabaları, CHP tabanında hala tartışılmış değildir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi dahi aynı yönde karar alarak (7) türbanın “siyasi simge” olduğunu belirtmesine rağmen, Y-CHP’nin “Siyasal İslamcı” akımlara önemli bir manevra alanı açmasını, Atatürkçü düşünceye ihanet etmekten başka bir şekilde tanımlamak olanaksızdır…

***

Kılıçdaroğlu’nun Dünya Avşarlar Derneği’nin kuruluşunun 4. yılı dolayısıyla düzenlenen etkinlikte:

Bizim de çok kabahatimiz, kusurumuz var. Bir başörtüsü meselesini Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel meselesi haline getirdik. Sana ne kardeşim?” şeklindeki sözleri, bu konuyu hiç anlamadığını göstermektedir.

Böyle cahil veya hain bir adamın hala Atatürk’ün partisinin başında bulunması, Türk halkının en büyük talihsizliğidir.

Dersimli Kemal’in bu konuda yaptıkları ile öğünmesine rağmen, (8) gerçek CHP’lilerin hala ondan bir şeyler beklemesini anlamak ise mümkün değildir.

CHP’yi geri almadan Türk halkının huzura kavuşması olanaksızdır…

Nokta…

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) https://tr.euronews.com/2019/10/04/kilicdaroglu-basortusunu-turkiyenin-en-temel-meselesi-haline-getirdik

(2) “Laiklik ise bir anlamda tüm diğer ilkelerin önkoşuludur. İnançlara saygılı, ama dinin siyasal ya da kişisel çıkarlara alet edilmesine karşıdır. Hem toplumda farklı inançlara sahip kesimlerin barış içinde yan yana yaşamalarının hem de çağın değişen koşullarının getirdiği sorunlara, aklın ve bilimin ışığında çözüm arama yolunun açık tutulmasının güvencesini oluşturur. Kemalizm ne Atatürk\’ün bekçiliğidir ne de 1920 koşullarında yapılmış olanların toplamıdır. Kemalizm ‘demokratik toplumcu’ bir öze sahip, ‘sürekli devrimcilik’ ilkesine dayalı bir çağdaşlaşma ideolojisidir.”

(Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı)

https://add.org.tr/prof-dr-ahmet-taner-kışlalı/

(3) “Nedir laiklik?


Laiklik, toplum ve devlet düzeninin akla ve bilime dayalı olmasıdır.


Din-devlet ayrımı ya da din ve vicdan özgürlüğü, bu bütünün birer parçasıdır.


Laikliğin ortaya çıkışını zorunlu kılan iki temel neden var.


Birincisi; farklı inançtan insanların barış içinde bir arada yaşamalarını sağlamak. İkincisi; değişen koşullara, aklın ve bilimin ışığında çözüm arama yolunu açık tutmaktır.”

(Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı)

https://www.facebook.com/notes/ahmet-taner-kışlalı/islam-ve-laiklik/9454958804/

(4) https://www.ulusal.com.tr/gundem/kilicdaroglu-6-oku-yeniden-yorumlayacagiz-h35052.html

(5) Başörtüsü konusunda din âlimleri farklı referans ve görüşlere sahiptirler. Bazı din bilginleri hadislerin dinî referans olmasını kabul etmezler, başörtüsünün Kur’an’da yer almadığını, ayetlerin çarpıtılarak tercüme edildiğini de ifade ederler. Bu görüşe sahip çok sayıda din bilginine örnek Prof. Zekeriya Beyaz, Prof. Yaşar Nuri Öztürk, Prof. Şahin Filiz, İhsan Eliaçık, Edip Yüksel, Hüseyin Hatemi sayılabilir. Türkiye’nin ilk kadın vaizi Prof. Beyza Bilgin ve ilahiyatçı Prof. Dr. Salih Akdemir ilgili ayetlerin tavsiye olarak anlaşılması gerektiği görüşündedirler.

(Vikipedia)

(6) https://www.evrensel.net/haber/216171/anayasa-mahkemesi-turban-siyasi-simge

(7) https://www.dw.com/tr/aihm-türban-politik-simge/a-2526393

(8) “Başörtüsü konusunda ne demek istersiniz? Okullarda, kamuda başörtülü kişiler var. Keşke bu sorunu CHP çözseydi.” ifadesi üzerine Kılıçdaroğlu, “Ben çözdüm. Yusuf Ziya Özcan YÖK Başkanıydı sorun. Üniversitede kızların başörtüsü mü sorulur? dedim. Biz, bütün kızlarımızın okumasını istiyoruz. Okumuş gelmiş, o yaştan sonra kime ne soracaksın? Sana ne kızın başörtüsünden. Kendisinin yaptığı açıklamalar vardır, ‘Kılıçdaroğlu’nun yaptığı açıklamalar üzerine biz başörtüsü sorununu gündemden çıkardık.’ diye. Sayın Abdullah Gül’e de sorabilirler.”

https://www.memurlar.net/haber/756573/kilicdaroglu-basortu-sorununu-ben-cozdum.html

YETENEKLİ HAİNLER!..

İmamoğlu'nun paylaşımı

Hain fikirlerini mutlaka başkalarına da söyletiyor.

O kadarını öğrendi artık.

Daha önce yaptığı hataları, kredisi yüksek siyasetçilere tekrar ettirerek, halkı yeni bir söyleme alıştırıyor.

Çok tepki alacak söylemler için de en iyi “paratoner”i kullanıyor…

Bu aralar; bu iş için en uygun adam, yarattığı pozitif etki ile AKP iktidarını ciddi olarak sarsan Ekrem İmamoğlu’dur.

Hakkını teslim edelim…

***

Oysa Dersimli Kemal’in derdi çok daha başkadır:

O, İmamoğlu’na hatalar yaptırarak; hem olası genel başkan adaylığının hem de gelecek seçimlerde Cumhurbaşkanı adayı olmasının önünü kesmeye çalışıyor.

Gayet de akıllıca bir planı uyguluyor!

Zira İmamoğlu’nun itibarını yerlerde süründürdüğünde, 31 Mart Seçimlerinin başarısını kendi hanesine yazdıracak.

Belki de Türk siyasi tarihinde, iktidarın başarısızlığı muhalefete “başarı” olarak kaydedilecektir…

***

Gelelim asıl meseleye:

Uluslararası bir toplantı için Fransa’da bulunan İmamoğlu’nu, Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’nın mezarlarını ziyaret etmeye kim ikna etti acaba?

Ama bu ziyaretin Kılıçdaroğlu’nun bilgisi içerisinde yapıldığına eminim.

İmamoğlu, resmi “twiter” sayfasında ziyaretle ilgili olarak 01.10.2019 tarihinde şu açıklamayı yaptı:

“Paris’te ‘Edirne’den Ardahan’a kadar ülkemi çok sevdim’ diyen müzisyen Ahmet Kaya ve Türk Sineması’nın unutulmaz ismi Yılmaz Güney’in kabirlerini ziyaret ettim, dua okudum. Allah’tan rahmet diliyorum, ruhları şad olsun.”

İmamoğlu, takipçilerine Ahmet Kaya’yı; ülkesini çok seven, Yılmaz Güney’i de Türk Sinemasının “unutulmaz” ismi olarak tanıtıyor.

“Görev” tamamlanmıştır ancak bu kadar yapılabilir!..

***

Lakin kazın ayağı öyle değildir:

Yılmaz Güney, sağlığında “Bağımsız Kürdistan” davasının yılmaz bir savunucusuydu. (1)

Bu konuda Abdullah Öcalan bile onun eline su dökemez.

Dolayısıyla, Türk halkını onun sinemadaki “başarısı” çok fazla ilgilendirmez.

Önemli olan, fikirleri ile kimlerin hizmetinde olduğudur.

Son tahlilde, ABD’nin Türkiye’den de toprak koparmayı da ön gören BOP’un hizmetinde bir erdi.

Sağ olsaydı, büyük olasılıkla ABD’nin “kara gücü” içerisinde önemli bir “komutan” olarak görev yapabilirdi…

***

İmamoğlu’nun sadece bir “sanatçı” sandığı Yılmaz Güney, aynı zamanda bir katildir. (2)

Kaçıp yurt dışına gitmesi de işlediği cinayet yüzündendir. (3)

İmamoğlu’nun dua edip ruhu şad olsun dediği bu katil, sağlığında İslam Dini’ne göre bütün insanlığı öldürmüş kadar günah işlemiştir. (4)

Yüce Tanrı, Ekrem dua etti diye, Maide 5/32’deki hükmünü değiştirir mi bilemiyoruz tabii ki…

Bu işin uzmanları ayrıdır!

Ama biz şöyle bir dua yapabiliriz kendisi için:

Kendi kararımızla İstanbul’un yönetimini teslim ettiğimiz Ekrem’i ve onu yanlış yola saptıran sapkınları sen ıslah eyle ya Rabbi, bizi de böyle bir hata yaptığımız için af et!..

***

İmamoğlu’nun “ülkesini çok seven” müzisyen olarak tanıttığı Ahmet Kaya ise katıksız bir PKK sempatizanıdır.

Dostu olduğunu ilan ettiği (5) Apo’ya olan özlemini, açık hava konserlerinde binlerce insanın önünde şarkılarıyla dile getirmiştir. (6)

Kürt kökenli olmasına bir diyeceğimiz yoktur elbette.

Tıpkı anne ve babasını seçme gibi kimsenin etnik kökenini seçme olanağı yoktur.

“Kürtçü”, “Kürt Milliyetçisi” ve “ayrılıkçı” olmasına; emperyalizme uşaklık yapmasına itirazımız var.

O da sağ olsaydı, Yılmaz Güneyden aşağı kalacak değildi:

Desteğini PKK-PYD-YPG’ye hiç tereddüt etmeden verecekti…

Zira Ahmet Kaya da tipik bir PKK taraftarıydı.

On binlerce güvenlik görevlimizin katili, dağdaki PKK’lılara olan desteğini defalarca açıklamıştır.

Onun da ruhu şad olacaksa, Cehenneme kim gidecek gariii?..

***

Ve işin ilginç yanı:

Y-CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da genel başkanlığa seçildikten kısa bir süre sonra Fransa’ya gidip Yılmaz Güney ile Ahmet Kaya’nın mezarlarını ziyaret etmişti. (7)

Dilim söylemeye varmıyor ama:

İmamoğlu Atatürk’ün çizdiği yoldan değil, Dersimli Kemal’in yolundan yürüyor!

Dolayısıyla, yetenekli biridir ama Kuvayı Milliyetçi çizgiye önderlik yapacak vasıfta olmadığını kanıtladı.

Onun gibi yetenekli hainler, CHP’nin üst kademelerinde kalırsa eğer, AKP’yi iktidardan düşürmek imkânsız gibidir.

Bu yüzden yurtseverlerin birinci sıradaki görevi:

CHP’yi geri almaktır.

CHP geri alınmadan, yapılacak siyasi mücadelenin başarıya ulaşma şansı yok denecek kadar azdır…

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) https://www.youtube.com/watch?v=H5M-O4JTGOg

(2) https://www.ensonhaber.com/yilmaz-guneyin-vurdugu-hakimin-kardesi-konustu-2012-09-19.html

(3) http://blog.milliyet.com.tr/yilmaz-guney-katil-mi–yoksa-kurban-mi-/Blog/?BlogNo=54852

(4) https://islamansiklopedisi.org.tr/katil

(5) https://www.youtube.com/watch?v=vowzG5wugfw&fbclid=IwAR3M_Jm9HjqYWY1n-C2uKAoVXGLd8_htnI6xOrgp8R2CJlS5l_BcWowYo-g

(6) https://www.facebook.com/watch/?v=1330915283697292

(7) http://www.radikal.com.tr/politika/kilicdaroglu-ahmet-kaya-ve-yilmaz-guneyin-mezarinda-1029229/

UMUDUMUZ BABACAN!..

yeni parti_11

Kuracağı yeni parti ile AKP’yi bölecek ve bu şekilde Y-CHP iktidarının önünü açacak olan Ali Babacan’la ilgili haberler, CHP’lilerin pek hoşuna gidiyor.

Babacan Ali konuşuyor:

AKP, 17 yıl boyunca 2 trilyon dolar vergi topladı; 70 milyon dolar özelleştirmelerden gelir elde etti; 500 milyar dolar borç aldı. Bütün bu paralar nerede?” diye soruyor.

Sorunun muhatabı doğrudan Erdoğan’dır.

Ama Reis bu soruya cevap vermiyor.

Bir süre Babacan’ı ciddiye almamış gibi davranacağa benziyor.

Soru yerinde ve çok doğru:

Evet, paralar ne oldu?

Bu soruyu biz de sormaya devam edeceğiz…

***

Sorunun sahibi gibi gözüken 1967 doğumlu Ali Babacan, gerçekten de ilginç bir adam.

Dört dönem AKP’den milletvekili seçilmiş.

17 yıllık AKP iktidarının 16 yılında, üstelik de yetkili ve sorumlu makamlarda vardır.

58 ve 59. hükümetlerin ekonomiden sorumlu Devlet Bakanıydı.

Paraların nerede olduğunu en iyi bilenlerden birisi odur.

Paraların ne olduğunu söylemiyor nedense!

Aba altından sopa gösteriyor Reis’e.

Gün gelir paraların kimlere nasıl dağıtıldığını anlatırım demek istiyor.

O gün gelecek mi acaba?

Hiç sanmam…

***

Aslında AKP’nin bütün icraatlarına ortak olan Babacan’a, bu soruyu bizlerin sorması gerekirdi.

Sormuyoruz ama.

Buna rağmen, ondan AKP iktidarını düşürmesini bekliyoruz.

Kendisi sütten çıkmış ak kaşık ya!..

***

Her şey bir yana.

AKP seçmeninin bir kısmı Babacan’ın kuracağı partiye oy verir mi acaba?

En yakınınızda olan samimi bir AKP’liye sorun bu soruyu.

Cevabı “evet veririm” şeklinde ise, bir de şu soruyu sorun:

AKP’yi iktidardan düşürmek için oyunu Babacan’ın kuracağı partiye verecek yerde, doğrudan iktidar alternatifi olan ana muhalefet partisi CHP’ye neden vermiyorsun?

Bu sorunun samimi olarak verilecek olan yanıtı, CHP’nin neden iktidara gelemediğinin ve gelemeyeceğinin de yanıtıdır.

Siyasi partileri iktidara halk getiriyor.

CHP’nin “cahil” olarak nitelediği halkın, sezgileri çok kuvvetlidir…

***

İşte size birkaç örnek:

Kürt Açılımı”nın emperyalizmin bir projesi olduğunu bilmeyen kalmadı.

ABD, Ortadoğu’da bir Kürt devleti kurmak için açık çalışıyor.

Gizlileri saklıları yok artık.

Projelerinin adını Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) olarak koydular.

Ortadoğu’da “sınırlar ve rejimler değişecek” diyorlar.

Erdoğan, başlangıçta BOP’un Eş Başkanlığını kabul etmişti.

Şimdi ise projenin gerçekleşmemesi için çalışıyor.

Reis’in kapattığı “Kürt açılımı” defterini, Y-CHP yeniden açmak için kolları sıvamış.

Emperyalizmin bölgeyi yağmalamasına çanak tutan, bu ihanet projesinde rol alan bir partiyi halk iktidara getirir mi?..

Hiç sanmam…

***

Y-CHP’nin Suriye politikası da sorunludur:

Bir taraftan “Esat ile görüşmek gerekir” diyorlar.

Diğer taraftan, Suriye Konferansı’na konuşmacı olarak çağırdığı kişilerin çoğu Esat’ı “diktatör” olarak nitelendirdi.

Suriyelilerin Türkiye’ye sığınma nedenini ise Esat’ın diktatörlüğüne bağlayanları konuşmacı olarak davet ettiler.

PKK/PYD’ye övgüler düzenlere mikrofonu teslim ettiler.

Kılıçdaroğlu hep böyle yapıyor; tepki çekecek düşüncelerini başkalarına söyletiyor.

Emperyalizme karşı ülkesini savunan, halkının oyları ile başa gelmiş komşu ülkenin liderine, ana muhalefet partisinin organize ettiği bir konferansta “diktatör” deniliyor.

Devleti yönetmeye talip bir siyasi partinin ağzından çıkanı kulağı duymaz mı?

Esat, emperyalist ülkelerle işbirliği yapan Suriyeli hainlere daha mı hoş görülü davransaydı?..

Onlar için af bile çıkarttı…

***

Kabul etmek zor ama gerçek öyle:

PKK seviciler, Atatürk’ün partisi CHP’yi ele geçirdiler.

Emperyalizme karşı savaşanların kurduğu parti, bugün en büyük emperyalist ülkenin güdümündedir.

Geçmişten bir tek adı kaldı.

Gerçi onu da “Yeni CHP” olarak değiştirdiler ya…

Emperyalistlerin desteği ile iktidara gelmeyi içine sindirenler, emperyalizmin hizmetkârı olmayı da kabul etmişlerdir.

Dersimli Kemallerin, Oğuz Kağan Salıcıların, Canan Kaftancıoğlullarının, Sezgin Tanrıkullarının, Mehmet Bekaroğluların; ezcümle bilumum “İkinci Cumhuriyetçilerin” eline geçen, tam bağımsızlıkçı ve antiemperyalist nitelikleri ile bilinen CHP’nin düştüğü durum bu kadar acıdır işte…

CHP’yi geri almadan yapılan “siyaset”, duyguların tatmininden başka bir şey değildir…

Av. Cemil Can

“BAŞLARIM SİZİN KÜRDİSTAN DAVANIZA”!..

Kürdistan

PKK’nın dağa kaçırdığı (veya kandırarak götürdüğü) çocuğun annesi HDP Diyarbakır İl Başkanlığının önünde var gücüyle bağırıyor:

Başlarım sizin Kürdistan davanıza!

Kürt kökenli bu anne yerden göğe kadar haklıdır.

O, çocuğu kaybedilen/ kaçırılan bütün annelerin feryadıdır aslında.

Sözleri de son derece önemlidir…

Ayrılıkçı Kürt hareketini yüreği yanık bir anne bir cümle ile özetledi:

Kürtlerin önde gelenleri “Büyük Kürdistan” devletini kurmak için savaşıyorlar.

Nokta.

İnsan hakları, “eşit vatandaşlık” vs. hepsi hikâye…

***

Bu niyetlerini, Barzani’nin 25 Eylül 2017 günü “Bağımsız Kürdistan”ı ilan etmek amacıyla yaptırdığı referandum ile hiçbir tartışmaya mahal vermeyecek şekilde ortaya koydular:

Seçmenlere, “Kürdistan Bölgesi ve Kürdistan Bölgesi dışında kalan Kürt yerleşimlerinin bağımsız bir devlet olmasını istiyor musunuz?” sorusunu sordular… (1)

“Kürdistan Bölgesi dışı” neresidir?

Hadi yutkunma cevap ver.

HDP’ye “baraj atlatmak” için atlatan yurttaş!..

***

PKK’nın TBMM’ndeki siyasi uzantısı olan HDP, bu referanduma karşı mı çıktı?

Hayır…

“Kürdistan bölgesi dışında kalan” Kürt siyaset simsarları veya ve örgütlerin yöneticileri içerisinde “bağımsız” bir Kürt devleti kurulmasına karşı çıkan mı var sanki?

Yok…

Demek ki, hepsinin siyasi bir hedefi vardır ve aynıdır!..

***

ABD desteği ile Kuzey Irak’ta kurulan bölgesel yönetimin başkanı Barzani, bütün desteğini HDP’ye vermeye hazır olduğu defalarca dile getirmedi mi? (2)

Barzani’nin ne gücü vardı ki?

O aslında efendisi ABD’nin adına konuşuyor…

Kürtlerin kurmayı hayal ettikleri ve uğruna on binlerce insanın ölümüne neden oldukları “bağımsız” Kürt devletinin kurulmasını başka kimler destekliyor acaba?

ABD ve AB.

Yani, neredeyse dünyanın yarısı.

Bir an için ABD ve AB’nin desteği ile bu devletin kurulduğunu düşünelim.

Bağımsız” bir devlet olması mümkün müdür?

Bağımsız” sözcüğünün yerine; emperyalistlerin bölge ülkelerine karşı kullanacakları, asker, silah vb. gibi malzemeleri depo edecekleri kışlayı tarif için kullanılan “garnizon” sözcüğünü kullanmak daha gerçekçi değil mi?..

***

Şimdi de bakalım ayrılıkçı Kürtler, “Büyük Kürdistan” için ne kadar yol aldılar?

Irak’ın Kuzeyindeki durum malumumuzdur:

“Barzani yönetimi” diyerek onu küçümseyebiliriz.

Böyle polemiklere girmeyip, resmi rakamlar üzerinden gidelim;

ABD, orada peşmergeden 190 bin kişilik silahlı bir ordu kurdu.

Yasama, yürütme ve yargı organları bile var…

Daha ne olacaktı?

Devlet olması için boynuzlarının çıkması gerekmiyor…

***

Şimdi Suriye’nin Kuzeyi için harıl harıl çalışıyorlar.

Buradaki işleri bittiğinde de İran’a gelecek sıra.

Ardından Türkiye’ye…

“Büyük Kürdistan”ı dört ülkenin topraklarında kuracaklar…

Bunun için ne gerekiyorsa yapıyorlar…

***

Suriye’de işler planlandığı gibi gitmiyor; orada Rusya da var.

Bu yüzden Irak’taki gibi elleri cebinde emir yağdıramıyor coniler.

Buna rağmen; PKK’nın Suriye’deki kolu PYD/YPG’nin ABD tarafından eğitilmiş ve modern silahlarla donatılmış 60 bin mevcutlu ordusu var.

30 bin kişilik de polis gücü.

140 bin kamu görevlisi çalıştırıyorlar.

ABD, eğiteceği ilave 30 bin kişiyle bu orduyu takviye edeceğini de ilan etti…

İleride kurulacak olan “Bağımsız Kürdistan”ın ordusu, polisi, kamu görevlisi maaşlarını dolar olarak ABD’den alıyorlar.

Bağımsız olmanın şartı parasal olarak “bağımlı” olmaktan geçiyor sanki!..

***

Şaka gibi ama asla şaka değil…

Biz ise bu yalancı ve güvenilmez ABD ile Suriye’nin Kuzeyinde “güvenlikli bölge” oluşturmaya çalışıyoruz.

Plana bakar mısınız?

YPG, güvenlikli bölgeden Kuzeye geçmeyecek.

TSK da Güneye inmeyecek!

Güya, “güvenlik bölgesi”nin güvenliğini ABD ile Türk silahlı güçleri sağlayacak…

Yemin ederim dalga geçmiyorum!

Kendi ellerimizle Suriye’nin Kuzeyinde ikinci Kürt bölgesini oluşturmaya “evet” dedik.

Reis, bu konuları görüşmek üzere ABD’ye gidiyor…

Sonrası mı?

Bilmiyorum vallahi!?..

Bekleyelim görelim…

***

Çok uzattığımı biliyorum.

Kürtlere bir sorum var:

“Büyük Kürdistan” için Türkiye’den kaç il istiyorsunuz, onu söylemediniz.

26 diyen var, 27 diyen var, şuna bir karar verseniz diyorum. (3)

Bu rakamlara göre, 54 veya 55 ili Türklere ve (etnik kökeni Türk ve Kürt olmayan) diğer gruplara kalıyor.

Sizce adil bir bölüşümse geçiyoruz.

Savaş tazminatı” filan da istiyor musunuz?

Çekinmeyin canım, tam sırasıdır…

Biz bu savaşı kaybettik çünkü!..

***

Pardon!

Çözüm isteyen bir küçük sorunumuz daha var:

Büyük Kürdistan”a katmadığınız illerdeki Kürtlerin durumu ne olacak peki?

Onu hiç düşündünüz mü?

Onları da alıp Kürdistan’a mı yerleştireceksiniz?

Bu göç işi bayağı zor olacak!

Ya malları mülkleri?

Neden cevap vermediniz…

Daha sonra mı?

Hayır, hemen şimdi yanıt verin…

***

“Büyük Kürdistan”a katmadığınız (Batı taraftaki) illerdeki Kürtler, bulundukları yerlerde Türklerle ve diğer etnik gruplarla birlikte kardeşçe yaşasınlar dediğinizi duyar gibiyim.

Bence de çok doğru bir fikir.

Türkler, Kürtler ve diğer gruplar, hatta bütün azınlıklar bulundukları yerlerde birlikte kardeşçe yaşasınlar.

Yaşayabilirler mi?

Elbette…

Zaten birlikte ve kardeşçe yaşamıyorlar mı?..

Şu emperyalist devletler ellerini bir çekse üzerimizden veya biz uyansak yattığımız derin uykudan bütün sorunlarımızı el birliği ile çözebiliriz…

Zaten Ulu Önderimiz:

Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” tarifini bu yüzden yapmıştır… (4)

İsteseniz de bu tarifin dışına çıkamazsınız.

Çıkarsanız “hain” damgasını yersiniz…

***

İzninizle son sorumu da sorup çekiliyorum:

Türkiye’nin Batısındaki illerde Türkler ve Kürtler sorunsuz şekilde yaşayabiliyorlar da Doğusundaki illerde neden yaşamasınlar?

Yaşıyorlar zaten, değil mi?..

Bu gerçeklik bile tek başına ayrılıkçı Kürtlerin fikirlerini çürütmeye yetiyor…

O halde; “Başlarım sizin Kürdistan davanıza” diye yakınan anneye, davanızı anlatamazsınız.

Bu yüzden değil mi sürekli şiddete başvuruyorsunuz ve kendi analarınızı ağlatıyorsunuz…

Şimdi o annenin anlayacağı şekilde yukarıdaki soruya yanıt verin, biz de anlayalım…

Anlattıklarınıza Kürtler hak versin, ben de hak vereceğim davanıza; sizi sonuna kadar savunacağım!

***

Söz veriyorum…

Başka sorum olmayacak!

Son bir tane;

PKK’nın Meclisteki uzantısı HDP’ye yapılan 92 milyon 238 bin lira seçim yardım (5) için bir şey demeyeceğim.

Reis’i, terör örgütüne “yardım” yapmakla da suçlamayacağım.

Bu sorumu kendini Solcu olarak tarif edenlere yöneltiyorum:

Size göre, HDP yasal bir parti ve seçim yardımlarından da yararlanması gerekiyor.

Tek sorunİ PKK ile arasına “mesafe” koyamamış olması.

Onu da başarsa, HDP’ye oy bile verebilirsiniz.

HDP’ye barajı atlatmak için verdiniz de…

Peki, HDP, PKK ile arasına “mesafe” koyarsa, PKK’nın siyasi uzantısı olmaktan çıkıyor mu?

Bu kadar kolaydır yani…

O zaman ne oluyor?

“PKK ile arasına mesafe koyan PKK’nın Meclisteki uzantısı”!

Güldürmeyin insanı…

***

Başka sorum yok!

Sanık sizin…

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) http://www.hurriyet.com.tr/dunya/son-dakika-barzaninin-bagimsizlik-referandumu-basladi-40589277

(2)

https://www.krdnews.net/news/kurdistan-bolgesi/baskan-barzaniden-hdpye-cozum-icin-gerekli-destegi-vermeye-hazirim

(3) https://www.ahaber.com.tr/dunya/2017/09/24/barzaninin-kampanyasinda-skandal-harita-26-ilimiz-sozde-kurdistan-icinde

(4) http://www.hurriyet.com.tr/gundem/tskdan-ataturkun-el-yazisiyla-yanit-11455455

(5) https://tr.sputniknews.com/turkiye/201810191035739028-parti-yardim-hazine-milyon-tl/

YAZ KIZIM!..

kibris-ta-son-soz

Yaz Kızım:

Gerekçesi uzun kararda açıklanacağı gibi; sanığın sabit görülen eylemi nedeniyle hakkında TCK ilgili maddesi uyarınca 4 yıl 11 ay 29 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına… karar verildi.

Yargıç, Cumhuriyet Savcısının tarif ettiği eylemi sabit gördü ve suç olduğuna inandığı için bastı cezayı.

Zaten bu inancı yüzünden de yargılamayı tutuklu sürdürmedi mi?..

Özgürlüğünüz bir savcı ile bir hakimin hukuk anlayışına bağlıdır!..

Mahkum olduktan sonra; suçsuz olduğunu, suç işleme kastı ile hareket etmediğini anlat anlatabilirsen…

***

İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesinin Cumhuriyet davasında verdiği mahkûmiyet kararları Yargıtay 16. Ceza Dairesince bozulması sıradan bir olay olarak geçiştirilemez.

Bu karar, yargının ne hale getirildiğinin en tipik örneklerindendir.

27. Ağır Ceza Mahkemesi, bazı sanıklara 5 yıldan fazla ceza vermemiş olsaydı, hak yerini bulmayacaktı.

Zira Bölge İdare Mahkemesi de sanıkların suçlu olduğuna inandığı için önüne gelen kararları onamıştı.

Bu defa hakkın yerine getirilmesine “haksız” olarak verilen bir başka karar olanak sağladı…

Bu defa haksız bir karar, en iyi avukattan daha çok işe yaradı!..

***

Ceza usul hukuku sistemimize göre; 5 yıldan az verilen cezalar için Bölge Adliye Mahkemelerinde “istinaf” kanun yoluna başvuruluyor.

İstinaf mahkemelerinin verdiği bazı kararlar kesin olduğu için, onanan mahkûmiyet kararlarının infazına geçiliyor.

5 yıldan fazla olan cezalar için ise Yargıtay’da “temyiz” kanun yoluna başvuruluyor…

İlk bakışta sakıncaları görülemeyen bu sistemin, uygulamada temel özgürlükleri ihlal ettiği Cumhuriyet davası örneğinde açık seçik görülüyor.

***

Cumhuriyet davasında, 5 yıldan az ceza alan sanıkların, istinaf başvuruları reddedildiği için infazlarına başlanmıştı.

5 yıldan fazla hapis cezası alanlar ise kararların temyizi için Yargıtay’a başvurdular.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, sanıkların yüklenilen suçların işlemediğini saptadı ve sanıkların beraat etmeleri gerektiğine karar vererek, yerel mahkemenin hükmünü bozdu.

Bozma kararını okuyan hakim, bu defa da sanıkların suçsuç olduklarına inandı!

Yaz Kızım:

Yargıtay’ın bozma kararı okundu… Usul ve yasaya uygun olan bozma kararına uyulmasına karar verilip, açık yargılamaya devam olundu. Araştırılacak başka konu olmadığından duruşmaya son verildi. Gereği düşünüldü: Oluşmayan müsnet suçtan sanığın beraatına, başka suçtan tutuklu değilse serbest bırakılması için Cumhuriyet Savcılığına yazı yazılmasına karar verildi.”

Hepsi bu kadar…

Yargıtay bozma kararının, 5 yıldan az hapis cezası alan ve haklarında verilen hükümler onanarak kesinleşen diğer sanıklara da sirayet ettirilmesine de karar verdi.

Yargıtay 16. Ceza Dairesinin kararı doğru ve hukuka uygundur…

Çünkü isnat edilen suçlar işlenmemişti.

Türkiye’de işlenmeyen bir suçtan hapis yatmak mümkündür!..

İşte size örneği…

***

Bu ilginç davaya bir de öteki tarafından bakalım:

Yerel mahkeme, 5 yıldan fazla ceza verdiği sanıklara, 5 yıldan az ceza vermiş olsaydı ne olacaktı?

Yerel Mahkeme gibi Bölge Adliye Mahkemesi de sanıklara iddianame ile yükletilen suçların oluştuğuna inandığı için bütün kararları onayacaktı.

Bu hususta tartışma yoktur.

Zira istinaf mahkemesi suçun oluştuğuna inandığı için sanıkları mahkum etmişti.

Dolayısıyla suç oluşmuşsa ceza da verilecektir.

Böylece bütün sanıklar için haksız olarak infaza geçilecekti…

Kim bilir bu şekilde verilmiş kararlarla kaç kişi haksız yere özgürlüğünden mahrum kalmıştır!..

***

Ne yazık ki, yargı sistemimiz içerisinde böyle bir adaletsizliği gidermenin yolu bulunmamaktadır.

Sanıkları adil olmayan böyle bir karardan kurtaran, aynı mahkemenin yine adil olmayan başka bir kararı olmuştur.

Ne yazık ki, yargımızın acı acı gülünecek durumu budur…

***

Bu duruma gelmemize sebebiyet verenleri tek tek saymak, sorumluluklarını belirtmek ve tümünü en ağır şekilde eleştirmek elbette ki mümkündür.

Ama çözüm değildir.

Çözüm:

Yasal düzenlemeler yaparak, mevcut aksaklıkları ortadan kaldırmaktır.

Yasal düzenlemeleri yapmak da Meclis’te çoğunluğu olan iktidar partisi ile Cumhurbaşkanı’nın elindedir.

Meclis’teki muhalefet partileri ise etkisiz eleman durumunda olduklarını kendileri itiraf etmektedir…

***

Hal böyle olunca, Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) Adalet Bakanlığı ile birlikte hazırladıkları “Yargı Reformu”nun önemi ortaya çıkmaktadır.

Bu bağlamda, TBB Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun Cumhurbaşkanlığı Saray’ında yapılan Adli Yıl Törenine katılması yerinde ve gerekliydi.

Aynı şekilde açılış töreninde Feyzioğlu’na konuşma hakkının geri verilmesi de doğru olmuştur.

Reis ile zıtlaşarak, Y-CHP’nin “kaçak saray” söyleminin arkasına sığınarak, var olan gerginliğin sürdürülmesinin kimseye bir yararı yoktur.

Feyzioğlu’nun AKP’ye yaklaştığını, Reis ile anlaştığını ileri sürmek, siyasetin kaldırım düzeyinden kurtulamadığının göstergesidir; terbiyesizlikten başka bir şey değildir…

Tam aksine, yeni haksızlıkların yaşanmasına, hukuka aykırı yeni kararların verilmesine ortam hazırlamaya hizmet eder…

***

Türkiye Barolar Birliğinin kararı ile Adli Yıl Açılış törenine katılan Feyzioğlu’na, başta üç büyük baro olmak üzere, olağanüstü genel kurul isteyen diğer baroların yönelttiği eleştirileri bu kapsamda değerlendirmek gerekir.

Feyzioğlu’na yargısız infaz yapılmıştır…

Haksız yere yapılan eleştirilerin, olağanüstü kurultay çağrısına kadar götürülmesi ise tam bir fırsatçılık ve aymazlık örneğidir.

Selden kütük kapma anlayışının tipik tezahürüdür.

Bu fırsattan yararlanarak TBB’ni ele geçirme çalışmasıdır…

***

Hesapsız-kitapsız bir şekilde başlatılan bu kampanyanın sürdürülmesi halinde; barolar içerisindeki “sol” görüşlü avukatların ağırlığının azalacağı, TBB yönetiminin “sağ” görüşlü olanlara geçme olasılığının güçleneceği açıktır.

Bir de Reis’in, TBB Genel Kurulunda büyük baroların delege sayısını sınırlama şeklindeki dahiyane düşüncesi hesaba katılırsa, sorumsuzluğun boyutu ortaya çıkmaktadır.

İktidar partisinin seçimle elde edemediği sonucu, Reis’in düzenleyici bir işlemle elde etmeye çalışacağını anlamak için dahi olmaya gerek yoktur.

Kendisi söylüyor zaten… (1)

Bu yakın tehlikeyi göremeyen baroların, siyasi partiler elinde oyuncak kalacaklarına da kuşku yoktur.

İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük baroların, bu sinsi planı görememiş olmalarını anlamak ise mümkün değildir…

O bakımdan, TBB’nin olağanüstü genel kurulunu toplama girişimlerine derhal son verilmelidir…

Gün, tüm baroların eksiksiz olarak TBB’nin arkasında durmaları günüdür…

Av. Cemil Can

(1) https://www.yenicaggazetesi.com.tr/baro-secimine-yeni-duzenleme-delege-sayisi-dusurulebilir-248172h.htm

FABRİKA AYARLARIMA DÖNDÜRÜN BENİ!..

anneler

Her gün, bir önceki gün tanık olduğumuzdan daha önemli olaylarla karşılaşıyoruz.

Hiçbiri unutulacak gibi değil.

Tümü manşetlere çıkacak önemde.

Haberler, adeta birbirini itekliyor aşağılardaki satırlara.

Aralarında ilişkili olanlar da var elbette…

Bağımsız olanlar arasında; bağ kurmaya çalışan simsarlar, siyasi yarar sağlamak için ha bire mesai yapıyorlar sütun aralarında.

Halkın asla unutmayacağı ihanet ve hataları gölgede bırakmak, öyle kolay mı sanki!..

Bizleri sonsuza dek aldatamayacaklar…

***

Ekrem İmamoğlu’nun Yenikapı’da açtığı “makam otomobili sergisi” bunlardan biri.

Kayyum atanan belediye başkanlarına verdiği gereksiz desteği, bu korkunç yolsuzluk ve israf haberi bile gölgede bırakamadı.

Halkı enayi yerine koymak yakıştı mı?

Diyarbakır HDP İl Başkanlığı önünde eylem yapan annelerin feryadı ise, şehit cenazelerinden yükselen çığlığı bastıramıyor.

Reis’in Avrupa’ya çektiği “sınırları açarız” resti, dikenli tellere dayanan yüz binlerce Suriyeli ile ilgili AB’den yükselen “sabotaja açık hale geldik” haberini üçüncü sayfaya gönderemiyor.

PKK’nın ormanlarımızı yakarak operasyonlara cevap vermesi, altın arayan Kanadalı şirketlerin ormanlarımızı kesmesi ile birlikte haber oluyor.

On binlerce ağacımızın yakılıp, yüz binlercesinin Devletin izni ile kesilmesini, dizi izler gibi izliyor yurdum insanı.

Doğayı mahvediyorlar, tınmıyoruz…

***

ABD’nin Kuzey Irak’taki yerel güçleri (PYD/YPG) eğitip donatarak; 60 bine çıkarma kararı, Fırat’ın doğusunda oluşturulan “güvenli bölge”nin devamı gibi sunuluyor!..

Trene bakar gibi bakıyoruz…

Ha bire “stratejik ortak” yalanı ile birbirimizi aldatıyoruz.

Nedense;

Bir türlü uyanamıyoruz yattığımız o derin uykudan…

Bonzai” mi içirdiler bize, ayılamıyoruz!..

***

Bu hengamede neredesiniz?

Çocuğu kaçırılan/kaybedilen annelerle; HDP binasının önünde midir yeriniz, yoksa kan ve ölümler üzerinden siyaset üreten ve ABD’nin “kara gücü” olmayı sindiren içeridekilerle birlikte misiniz?

Gag gug etmeyin yeter artık!

Bir an önce verin kararınızı!..

Yangın bizin mahalleye doğru geliyor, kör müsünüz!..

***

Toplum olarak hastalandık galiba.

Bu öyle bildiğiniz bir hastalık değil ki.

Mevsim dönüşlerinde gelen salgın gibi durmuyor:

Dilerseniz ilk önce, şikayetlerimi arz edeyim size.

Ondan sonra koyarsınız teşhisinizi…

Geçmişte; hatalı bulduğum fikirleri eleştirir, doğru olanları anlatmaya çalışırdım.

Herkesin kabul edebileceği kanıtları sürerdim ileriye.

Tartıştığım insanları ikna edip, doğru çizgiye getirdiğimde; mutlu olur, kale fethetmiş kumandan gibi gururlanırdım…

O günler nerdeeee!..

***

Son yıllarda fabrika ayarlarım bozuldu iyice.

Geçmişte farklı düşündüğü için “düşman” gibi gördüğüm insanların; bir arada olmak şöyle dursun, bugün benim gibi düşünmesine dahi katlanamıyorum.

Her gün dengem sarsılıyor yok yere!

Bir şeylerimi çaldıkları hissine kapılıyorum.

***

Bu hastalığın belirtisi midir bilmem; karşıdan yanıma gelenlere, sürekli eskiyi anımsattığımda rahatlıyorum.

Eskiden savunup/sahiplendikleri hatalarla yaşasınlar, her zaman öyle anılsınlar istiyorum…

Sizce de tuhaf değil mi bu durumum?

O kadar mı hasta oldum!..

***

Yanlıştan dönmek erdem değil miydi?

Öyle öğretilmedi mi bize orta mektepte?

O halde, nedir bendeki bu çelişki?

Bilerek ya da farkında olmadan (aldatılarak) emperyalizme uşaklık yapan biri, dönemez mi ihanetinden?

Hatalı yolda olduğunu anladıktan sonra, aynı safta duramayız mı onunla?

İyi niyetli böyle biriyle, aynı yolda yürümekten daha zevkli ne olabilir ki?

Hele de ufacık bir katkınız varsa bu sonuca gelmesine…

***

İlla da bir bedel mi ödemesi gerekiyor insanların?

Biliyoruz ki:

Suç işleme kastı kanıtlanmadıkça, suçlu sayılmaz hiç kimse!

Bu temel hukuk kuralını yok saymak ne haddimize!..

***

Hadi, bu defa kendinizi bırakın başka bir güne.

Benim için bir karar verin dürüstçe.

Arıza; doğru yola gelende midir, yoksa onu kabul etmeyen bende mi?..

“Türk Milleti Adına” karar verme yetkisinin kullanıldığı kürsüde düşünün kendinizi ve öyle verin kararınızı…

***

Gelelim sadede:

Dün akşamdan beri, bazı sesler artarak kulaklarımda çınlıyor:

Ben oğlumi istirem” diyor bir teyze.

Diğeri, “Oğlumi almadan burdan bir yere gitmem” diye dizlerini dövüyor.

Ben yanmişem oğul” diyenin sözleri mermi gibi işliyor insanın yüreğine.

Boğazında hıçkırığı düğümlenen o nine, kollarını semaya açmış Yüce Tanrı’ya yalvarıyor…

Görmezden gelebilir misiniz?

***

Hani “empati” diye bir şey vardı ya, şimdi size onu yapma sırası geldi!..

Yapın işte…

***

Soruyorum:

Başlarım sizin Kürdistanınıza” diyerek içerisindeki alevi ağzından fışkırtan kadına söyleyecek bir sözünüz yok mudur?

Benim oğlumi Amerika’ya uşak gönderemezsiniz” diye ortalığı yıkan annenin isyanı, özgürlük ve bağımsızlığımızın teminatı değil mi?..

Buna da mı bir itirazınız var?!..

“Bu da mı gol değil oğlum!”

***

Diyorum ki:

Bir kere daha şapkalarımızı koyalım dizlerimizin üzerine.

Dört tarafımızda yanan bu Cehennem ateşinden nasıl kurtuluruz, birlikte düşünelim.

En akıllımız ile daha az akıllımızdan; biri biraz erken, diğeri biraz daha geç olsa da doğru yolu er geç bulur.

Öyle değil mi oğlum!?..

Yaşam bunu defalarca öğretmedi mi bize!

Birlikte çözüm üretelim…

Böyle olduğu için değil mi “aklın yolu birdir” demiş atalarımız…

Allah aşkına daha neyi bekliyoruz?

Godot”yu (1) beklemeyelim yine.

O, hiçbir zaman gelmeyecek ki…

Godot içimizdedir!..

Av. Cemil Can

(1) GODOT:

Peki gerçekten, kimdir bu Godot? Neden bekleriz onu?

Godot hiç var olmamıştır, çünkü varlığın var olması gerekmemektedir.

Godot hiç gelmez, çünkü aslında Godot hep oradadır.

Godot, hiçliğin içindeki tek bütündür, Godot sensindir, Godot benimdir.

Yaşama devam edebilmenin tek yolu, içinde bulunduğumuz durum ne denli anlamsız olursa olsun, yaşamın bir anlamı olması gerektiğidir.

Godot hiççi bir yaklaşım değil, Godot hiççiliğin bir imkansızlığıdır.”

https://www.mevzuedebiyat.com/godotyu-beklerken/

AKLIN YOLU BİRDİR!..

abd-idlibe saldırdı_1

ABD ile “güvenli bölge” tartışmaları sürerken; Rusya, ABD’nin Moskova ve Ankara’ya bildirimde bulunmadan İdlib’e saldırdığı haberini verdi.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), Suriye’nin İdlib bölgesinde El-Kaide bağlantılı bir örgütün (Hayat Tahrir eş-Şam) karargahı olduğunu ve bu karargahta aralarında örgüt lideri Abu Muhammet el Cubani’nin bulunduğu 30’dan fazla komutan bulunduğunu bildirdi.

CENTCOM Sözcüsü Yarbay Early Brown, karargaha saldırının havadan yapıldığını söyledi…

Brown, Amerika ve ortaklarının hedef alındığını açıkladı…

***

Erdoğan, MSB Üniversitesi’nin açılış töreninde mesajlarını ABD’ye verdi:

32 km derinliğinde kurulmasını istediğimiz “güvenli bölge” konusunda ABD, 9-15 km derinliğinde ısrar ediyor.

Erdoğan, “güvenli bölge”nin TSK tarafından denetlenmesinde ısrar ediyor.

Türkiye’nin, kendi kontrolü dışında güvenli bölge oluşturulmasına razı olmayacağımızı söyledi.

2-3 hafta içerisinde adım atılmazsa, gereğini bizim yapacağımızı söyledi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan “Çok zamanımız ve sabrımız yok” dedi…

***

Suriye Ordusu ise tek taraflı olarak ilan ettiği ateşkesi bozarak, topçu ateşi ile İdlib’e saldırılarını sürdürdü.

Sivil halk, TSK’yı ve Erdoğan’ı protesto ederek Türkiye sınırına doğru yürüyor…

***

Bütün bu gelişmeler, İdlib’te ellerin tetikte olduğunu, her an sıcak bir çatışmanın yaşanabileceğini ve yüzbinlerin sınırımıza yığılabileceğini gösteriyor.

“Astana Süreci” ve “Soçi Mutabakatı” ile çatışmasızlık bölgesi ilan edilen İdlib’e, ABD’nin hava saldırısı düzenlemesi, bir anlamda bölge ülkelerine meydan okuma anlamına geliyor.

Amerika’nın saldırı gerekçesi de oldukça ilginç:

Amerikalılar ve “ortakları” için tehdit oluşturan örgütün hedef alındığı söyleniyor.

Amerika’nın Suriye’deki ortağının PYD/YPG olduğunu biliyoruz.

Suriye’nin PYD/YPG’den temizlenmesini isteyen de Türkiye’dir.

Dolayısıyla, PYD-YPG için tehdit oluşturan güçlere ABD saldırabileceğinin işaretini verdiğine göre, gözdağı doğrudan bize verilmiş oluyor…

***

Bu durum karşısında Türkiye’nin Esat ile ilişki kurması ve görüşmelere derhal başlaması şarttır.

Geçmişte yapılan diplomatik hataların üstüne sünger çekme zamanı gelmiş de geçiyor bile.

Bu konuda Esat’ın, uzatılacak eli tutacağına kuşku yoktur.

TSK’nın Suriye topraklarında bulunma nedeni, tıpkı Rusya’nın olduğu gibi Suriye Devletinin isteğine bağlanırsa, ABD’nin bu topraklarda tutunması imkansızdır.

Emperyalizmi Ortadoğu’dan kovmak için bu işbirliği şarttır…

***

Bu şekilde, yeni göç dalgalarının da önüne geçilmiş olur.

Türkiye’de misafir olarak bulunan 4 milyondan fazla Suriyeli ülkelerine dönebilirler.

Bugüne kadar 37 milyar dolar harcadığımız Suriyeliler için daha fazla harcama yapmaktan kurtuluruz…

***

Bütün bu gelişmeler, Erdoğan’ın iki dudağı arasından çıkacak sözlere bağlanmıştır.

Kollektif akla” değer veren Reis, aklın yolunun bir olduğunu görme ve gösterme zamanı gelmiştir…

Cemil Can

VASİYETİMDİR!..

diyanet

 Eyyyyyy!.. “İsmet Paşa asker kaçağıydı” yalanına inananlar;

Eyyyyyy!.. “Kurtuluş Savaşı olmadı”diyenleri adam yerine koyanlar;

Eyyyyyy!.. “Keşke Yunan kazansaydı” diyen meczubu bir şey sananlar:

30 Ağustos’un 97. Yıldönümünde; Büyük Taarruz’un Başkomutanı Mustafa Kemal’i unutturmaya nasıl teşebbüs edersiniz?

O büyük insanların “gazi” ve “mareşal” unvanını verdiği kurtarıcıyı nasıl yok sayarsınız?

Üstelik de bu yalanları Allah’ın evi camilerde yayarsınız…

***

Ülkemizi düşman işgalinden kurtaran şehitlere dualar edersiniz de; onlara “Size ölmeyi emrediyorum” komutunu veren komutanı hangi akılla Tanrı’dan gizlersiniz?!

Demek bu Cuma günü Mustafa Kemal için bir şey dilemediniz, öyle mi!..

Öyleyse, indirin aşağıya semaya doğru kaldırdığınız ellerinizi!

Yüce Tanrı; yalancıların, sahtekarların, riyakarların, inkarcıların dualarını dinlemez!..

***

26 Ağustos 1922’de Afyon’da başlayıp, 30 Ağustos’da Dumlupınar’da zaferle sonuçlanan “Büyük Taarruz”dan Başkomutan Mustafa Kemal’i çıkarttınız?

Yoksa onun duaya ihtiyacı olmadığından mı bunu yaptınız?

Peki, şehitlerin var mıydı?

***

İhanetle eş değerde olan bu büyük aymazlığa, neden ortak oldunuz?

O hutbeyi dinledikten sonra camiyi terk etmek mi günahtır, yoksa yalan söyletilen bir imamın arkasında durmak mı?

O hutbeyi hazırlayan ve okuyanlara “din adamı” denebilir mi?

Ülkenin kurtuluş hikayesine yalan katan, gerçekleri inkar edenlere teslim edilen mekanlara ibadethane denebilir mi?..

***

Düşünce ve inanç özgürlüğü” içinde “din ve vicdan özgürlüğü”ne saygım vardır elbette.

İnanmayanı bile anlayışla karşılarım da inancının gereğini yerine getirmeyen vicdansızlara tahammülüm kalmadı artık.

Bu sorumsuzca hazırlanmış hutbeyi hazırlayanları, içeriğine katılanları, onu okuyanları nefretle kınıyorum…

***

Benim Tanrım; her şeyi gören, her şeyi bilen ve her şeye kadir olandır, çok şükür.

Yalancıların, inkarcıların şahadetine de ihtiyacı yoktur!

Sırası geldi söylüyorum.

Vasiyetimdir:

Gerçekleri inkar edenlerin peşinden gidenler, cenaze törenime gelmesinler.

İki yüzlülerin arkasında duranlar da o gün, benim için el açıp Yüce Tanrı’ya yakarmasınlar!..

Onların duasına ihtiyacım yoktur…

***

O halde:

Benim dinim bana, sizin dininiz size…

Vergilerimden aldığınız maaşlar da haram olsun hepinize…

Cemil Can

KEŞKE PARANOYAK OLSAYDIM!..

bakırköy1

Bu hafta Bakırköy Akıl Hastanesinin bahçesindeki heykelin önünde tartışacak çok konumuz var:

1.) İçişleri Bakanının Olağanüstü Hal (OHAL) koşullarında kullanabileceği bir yetkiyi neden olağan halde kullandığını;

2.) Bu yetkinin belediye başkanlarının “görevle ilgili bir suç işlemesi” halinde kullanabileceği son derece açık iken, “seçilmiş” belediye başkanlarının göreve başlamadan önce işlendiği iddia edilen suçlar için neden kullanıldığını;

3.) Seçim sonuçları daha kesinleşmeden, yerlerine kayyım atanan belediye başkanlarının görevden alınmaları için ilgili valilerin İçişleri Bakanlığından talepte bulunma yerine, başkan adaylarının seçime sokulmamaları için bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi (!) çıkarılmasının daha az zararlı olup olmayacağını;

3.) Seçilmiş organ olan “belediye meclisi”nin, bir tek Danıştay kararı ile feshedilmesi olanaklı iken, kayyımlık görevini yapan valinin, belediye meclisini feshederek neden “yetki gaspı” tartışmalarını başlattığını;

4.) ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde; Akdeniz’e uzanan bir koridor oluşturma projesini, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonları ile kesmiş olmamıza rağmen, ABD’nin “kara gücü” olarak faaliyet gösteren PYD/YPG’nin işine yarayacak şekilde “güvenli bölge” oluşturma ve “Ortak Harekat Merkezi” kurup, birlikte devriye görevi yapmanın Devlet aklı ile yapılıp yapılmadığını;

5.) Rusya’nın uçağını düşürüp; pilotunu öldürdükten sonra, gerginleşen ilişkilerimizi düzeltmek amacı ile “özür dileyerek” attığımız adımı, S-400 füzelerini satın alma kararı ve Astana Sürecine katılıp, Soçi Mutabakatı ile görev üstlenmek sureti ile pekiştirmiş iken, bu görevlerimizi neden yerine getiremeyip, Suriye Ordu’suna bıraktığımızı;

6.) 31 Mart Yerel Seçimlerinde; Kürtlerin oyunu almak için PKK Lideri Öcalan’a mektup yazdırıp; Devlet televizyonlarından okutarak ve kardeşi Osman Öcalan’ı televizyon çıkartıp, Kürtlerin yerel seçimlerde “tarafsız kalmalarını” sağlama çabalarına karşılık, Y-CHP’nin Kandil’in kontrolündeki HDP ile ittifak yapmasında ülkemize ne gibi bir yarar sağladığını;

7.) Topraklarımızdan çıkartılacak altınların, yüzde 96’sını alıp götürecek olan Kanadalı şirketin, ormanlarımızı kesip yok etmelerine neden göz yumulduğunu;

8.) Emekçilerin aylık ücretlerinde iyileştirme yapmak üzere yetki verilen sendika başkanlarının, işverenin çıkarları için neden bu kadar çaba sarf ettiklerini;

9.) Beş milyonu bulan memur ve emeklilerin maaşlarına yapılacak zamlarla ilgili son kararı verecek Hakem Kurulu’nda; Erdoğan’ın elini öpmek isteyenler ile AKP’ye yakın Cihannüma Derneği temsilcilerinin ne işi olduğunu;

10.) Diplomasi ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan eğitimsiz ve deneyimsiz yandaşların neden büyükelçi olarak atandıklarını;

11.) Şüpheli orman yangınlarında, THK uçaklarının neden kullanılmadığını;

12.) PKK’ye karşı Van, Hakkâri ve Şırnak’ta “Kıran Operasyonu” devam ederken, PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD/YPG’ye koruma kalkanı anlamına gelecek “güvenli bölge” tuzağına nasıl düşürüldüğümüzü;

13.) Dersimli’nin eşi Sevli Kılıçdaroğlu’nun; Selahattin Demirtaş ile Ekrem İmamoğlu’nun eşlerini davet edip, Demirtaş’ın doğum gününü kutlama bahanesi ile kamuoyuna hangi mesajı verdiklerini;

14.) Olağanüstü bir oy patlaması ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini kazanan Ekrem İmamoğlu’nun, kayyım atamaları nedeniyle genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ndan önce sahne alıp, amiri pozisyonunda olan İçişleri Bakanını eleştirmesini; izin alıp 31 Ağustos’da Diyarbakır’a bizzat gidip, görevden alınan belediye başkanı Selçuk Mızraklı ve HDP Diyarbakır Yönetimine destek vererek ne yapmaya çalıştığını…

Yukarıdaki maddelerden birini veya birkaçını sorgulayıp tartışabiliriz…

Kısa süre içerisinde yaşadığımız bu olayların birbirleriyle olan ilişkilerini de irdeleyebiliriz…

Çok mu ağır olur?

***

O halde birkaçını basit cümleler ve sorularla kurcalayalım:

***

Siyaset, ekonomi ve güvenlik…

Üçünü bir arada yönetmek eğitilmiş “Devlet adamları”nın işidir.

Devlet adamlarını seçmek ise biz eğitilmemişlerin işi.

O halde üçünü de bir ölçüde bilmeliyiz…

El yordamıyla “doğru” kişileri seçmeyi nasıl başarabiliyoruz, doğrusu bu soruya cevap veremiyorum…

***

Komşu bir ülkenin iç işlerine karışma/karıştırma hakkını kendinde gören bir “devlet adamı”, başka ülkelerin de kendi ülkesinin iç işlerine karışmasının yolunu açar.

Hatta bu tür eylemleri, dünya kamuoyu önünde meşrulaştırır…

Türkiye’de son 17 yılda yaşananları galiba en isabetli bu paragraf özetler…

***

En sonda söyleyeceğimi burada söylüyorum:

Yukarıdaki 14 soruya verdiğim yanıtlar; bana hem iktidarın hem de muhalefetin PKK’nın ekmeğine yağ süren eylem ve söylemler içinde bulundukları gerçeğini kanıtlıyor.

Siz ne düşünüyorsunuz, bilemem tabii ki…

Diplomasiyi küçümseyen, Devlet aklını kullanamayan siyasetçileri desteklemeye devam eden Türk halkı, bu kafayla daha çoook fatura öder…

Bana öyle gibi geliyor…

***

Şimdi de şu yaşadıklarımla ilgili bazı sorular soralım:

Kanadalı o şirketin, Kaz Dağlarındaki tahribatına tepkiler dinmeden, Samsun’da Şahin Dağları’nın bir başka Kanadalı şirket tarafından delik deşik edilecek olmasını içinize sindirebiliyor musunuz?

Açıkça hukuka aykırı kararlar alacak yerde; olağanüstü hal ilan ederek (!) yasal zemini hazırladıktan sonra, PKK ile iltisaklı olan bütün belediye başkanlarını görevden almak daha doğru olmaz mıydı?

Hiç değilse o zaman, bir tek OHAL kararının gereksizliği tartışılırdı!

De mi ama!..

Bu fikir diyelim Reis’in aklına gelmedi, Bahçeli’nin de mi gelmedi?!..

***

Alın size bayağı kafa yoracak başka bir konu:

“CİHATÇI ÖRGÜTLER” ve TSK destekli grupların, Şam yönetimine karşı son kale gördükleri İdlip’te; kontrolün yüzde 90 civarında El Nusra (El Kaide), Heyet Tahrir Üş Şam (HTŞ), Çeçen ve Doğu Türkistanlı “radikal dinci örgütler”in eline geçmesi üzerine; Rusya destekli Suriye Ordusu’nun güneyden saldırılarını sürdürmesi, Astana Sürecinin sonuna yaklaşıldığını ve Soçi Mutabakatı’nın işletilemediğini gösteriyor…

Ankara, Soçi Anlaşması ile üzerine aldığı -(nasıl olacaktıysa) ılımlı muhaliflerle terörist grupları ayırarak- bu bölgeyi teröristlerden temizleme görevini neden yerine getiremedi acaba?

Reis’in, ABD ile Fırat’ın Doğusunda girdiği “güvenli bölge” pazarlığı ve Urfa’da kurduğu “Ortak Harekat Merkezi” Türkiye’nin yeniden ABD’nin yörüngesine girdiğini göstermez mi?

Son derece tehlikeli değil mi?

Suriye’de “siyasi çözüm” için başlatılan Astana Süreci, “askeri çözüm”e evirilmek üzeredir diyebilir miyiz?…

Reis’in Moskova’da yapacağı görüşmelerin sonucunu görmeden bir önceki cümleye ihtiyatla yaklaşmak gerekir!..

En iyisi cevap vermemek…

***

Suriye’nin “toprak bütünlüğü” konusunda bölge ülkeleri ile anlaşmaya varıp, uygulamada Suriye’nin bölünmesine neden olacak girişimler, Türkiye’yi güvenilir bir ülke olmaktan çıkartır.

Nokta…

Suriye’nin toprak bütünlüğü tehlikeye girerse, bizimki haliyle girer.

Zira Kürtlerin çoğu Türkiye sınırları içerisindedir…

***

Doğu Akdeniz’i her konunun tartışılmasında göz önünde tutma mecburiyetimiz vardır:

Buradaki hidrokarbon (doğalgaz ve petrol) kaynakları yağmalanıyor.

Yağmacılar ve işbirlikçileri gerçek hak sahibi olan Türkiye ile Kıbrıs’a pay vermek istemiyorlar.

İlginç ama gerçek; Akdeniz’e kıyısı olmayan ülkeler bile, bu yağmadan pay alma peşindedirler.

İçerisine girmek için havai fişekler patlattığımız AB, Kıbrıs’ı Rum toprağı olarak görüyor ve Türkiye’yi “Kıbrıs’ın münhasır bölgesine girmek ve ihlal etmekle” suçluyor…

AB, bu nedenle de Türkiye’ye yaptırım uygulama kararı aldı…

Onların derdi, Avrupa’nın Rus doğalgazına olan bağımlılığını en aza indirmektir.

Uluslararası hukuk” istim gibi arkadan gelir…

Rusya’dan S-400 satın almamız yüzünden, ABD’nin aldığı ve Trump’ın bir süre erteleme yetkisini kullandığı yaptırım kararı ise sırada bekliyor…

Bir tek dostumuz kalmadı gibi…

***

Y-CHP’ye dokunmadan gelmeyeceğim:

Bir ara Ekrem İmamoğlu’nu, Y-CHP’den farklı düşünüyor sanıp, umut olabilir diye desteklemiştim:

İmamoğlu’nun, 31 Mart Yerel Seçimlerinden sonra arkasına yığılan halk desteğini hızla tükettiğini fark ettim.

Paylaşayım istedim.

Hala da İmamoğlu’nu son günlerde sahneye iteleyenlerin Kılıçdaroğlu ve ekibi olduğuna inanmak isterim.

O saf ve temiz bir Karadeniz delikanlısıdır…

Öyle kalsın isterim.

Büyük olasılıkla etrafındaki bir grup; onu, Türkiye’nin genel meselelerine sahip çıkıp, iç siyasette Reis’i muhatap alarak, ancak CHP’nin yeni genel başkanı olabileceğine inandırdılar!..

Oysa, Y-CHP’nin kurnaz siyasetçileri, bu şekilde aslında Dersimli Kemal’in koltuğunu garanti altına aldılar.

HDP/PKK ile al takke ver külah ilişkiler, zaten Kılıçdaroğlu’nın asıl kamburu idi.

İmamoğlu da aynı ilişkilere bulaşırsa, “taze kan Kılıçdaroğlu”ndan başka bir sıfat alamaz…

Siyasette önü kesilmiş olur ve sempatik kişiliği ile topladığı krediyi PKK’nın amaçları yolunda heba eder…

İmamoğlu hayali böylece biter…

Bu defa yanılmış olmayı yürekten isterim tabii…

Paranoyak değilsem eğer, peşinen lider arayışının hem sağda hem solda bir süre daha devam edeceğini söyleyebilirim…

İyi geceler Türkiye…

Cemil Can

FEYZİOĞLU’NA LİNÇ KAMPANYASI!..

Danıştay 146. yıl_1

Yargıtay’ın Adli Yıl Açılış Törenine davet ettiği Türkiye Barolar Birliği (TBB), oy birliği ile katılma kararı aldı.

Yargı erkinin üç ayağından biri olan “savunma”nın temsilcileri olan avukatlar adına TBB Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu törende bir konuşma yapacak.

Genel olarak yargının özel olarak da avukatların sorunlarına değineceğini tahmin edebiliyoruz.

Beş yıl önceki Danıştay’ın 146. Yıl Etkinliğine Başbakan olarak katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Feyzioğlu arasında geçen tartışmayı da hatırlıyoruz. (1)

Feyzioğlu, Reis’in toplantıyı terk etmesine neden olan sözleri, çekinmeden söylemişti. (2)

Başımızı hiçbir zaman hiç bir zeminde öne eğmedi.

Büyük olasılıkla TBB Yönetim Kurulu, bu yıl yapılacak olan törende TBB adına konuşacak olan başkanın hangi konulara temas etmesi gerektiğini de saptamıştır…

***

Başta İstanbul olmak üzere Ankara, İzmir gibi büyük baroları, diğer barolar izleyerek arka arkaya açıklamalar yapıp; Yargıtay’ın Beştepe’de yapacağı törene TBB’nin katılmamasını ve Başkanın konuşma yapmamasını savundular.

Bunun anlamı son beş yıl olduğu gibi alternatif tören yapılmasıdır.

Galiba bu defa barolar şeytanın avukatlığını yapıyorlar!

Bunun ne işe yarayacağını ise açıklayan yok.

Ankara Barosu açıklaması ile bu soruya bir ölçüde “felsefi” bir yanıt verdi.

Dediler ki:

Asıl “Şehir hakkı” (3) tanımı ile ün yapan Henri Lefebvre, mekânı, “toplumsal ilişkilerin yeniden üretildiği yer” olarak tanımlamıştır.

“Savunmanın yeni adli yılın tarafı kendinden menkul siyasal iktidara ait bir mekânda karşılaması ise siyasi tahakkümün bir saray çatısı altında bizzat hukukçular tarafından yeniden üretilmesidir.(4)

***

Benim de bağlı olduğum Ankara Barosu’nun kurduğu bu ibretlik cümleyi, tercüme etmekte zorlanıyorum.

Anladığım kadarıyla demek istiyorlar ki:

Beştepe’deki törene TBB katılacak olursa, Erdoğan’ın siyasi tahakkümünün bu defa da hukukçular tarafından üretilmiş olmasına neden olurlar!

TBB, bu toplantıda Saray’ın değil kendi görüşlerini dile getireceğine göre, bu tahakkümü nasıl üretmiş olabilir, onu anlatamadılar.

Bu soruya esaslı bir yanıt verilmesini bekliyoruz…

***

Diğer yandan; Fransız Sosyolog, Felsefeci ve Neo-Marksist olarak bilinen Henri Lefebvre’nin “mekân” konusundaki tezi ne kadar doğru, onu da tartışmadılar.

Ankara Barosu, bu konudaki -saçma- fikrini Lefebvre’nin tartışmalı tezi ile savunma durumuna düştü.

Onlara göre artık avukatları filozoflar savunmalıdır!

Değerli Avukatlar:

TBB’nin Kültür Merkezi de bir kamu binası değil midir?

Yürürlükteki mevzuata göre; bütün kamu binaları ile ilgili her türlü tasarruf yetkisi Reis’in iki dudağı arasında değil mi?

Demek ki, bir KHK ile bu binaların tümünü TOKİ’ye bağlayabilir,

Onu hangi güç, nasıl engelleyebilir?

Reis’in böyle bir idari kararını, hangi yüce mahkemenin kararı ile durdurabilirsiniz?

O sözünü ettiğiniz mahkeme nerededir, söyler misiniz?

Bu ülkede gerçekten “bağımsız ve tarafsız” bir mahkeme olduğuna siz de inanıyor musunuz?..

***

Demek ki, mesele “mekân” değil, daha derinlerdedir.

Bu da bir siyasi partiye entegre olarak çalışanların çapını fazlasıyla aşar!..

Yasama, Yürütme ve Yargıyı Cumhurbaşkanına bağlayan ve gerçekte “geçersiz” ve “yok hükmünde” olan anayasa değişiklikleri ile ilgili referandum kararı alındığında harekete geçecektiniz.

O zaman mekânımız 780 bin km kareydi.

Ve son derece haklı bir zeminde bulunuyorduk.

En haklı davamızın bir hiç uğruna heba edilmesine ortak oldunuz.

Takıldınız bir proje olduğu kesinleşen Dersimli Kemal’in peşine, düştünüz İstanbul yollarına…

Hak, hukuk adalet”i, 80 milyon halk yerine, Y-CHP Milletvekili Enis Berberoğlu için istediniz.

Baroların, siyasette sıçrama tahtası olarak kullanılmasına ses çıkarmadınız.

Mühürsüz oyların” geçerli kabul edilmesi kararı üzerine, YSK’ya doğru yürüseydiniz ve seçim yenilenene kadar direnseydiniz bugünleri görmeyebilirdik.

Şimdi utanmadan, sıkılmadan Türk halkına Fransız Henri’nin “mekan” masallarını anlatıyorsunuz?..

Yürüyün oradan, anca gidersiniz.

Siz de onlar kadar suçlusunuz…

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) http://www.hurriyet.com.tr/gundem/feyziogluna-kizan-basbakan-toreni-terk-etti-26391061

(2) https://t24.com.tr/haber/analiz-feyzioglu-ile-5-yil-once-5-yil-sonra-tbb-baskani-yargi-bagimsizligi-gerekcesiyle-gitmedigi-cumhurbaskanligi-kulliyesi-nde-bu-kez-konusmaci,835262

(3) Henri Lefebvre ( d. 16 Haziran 1901 – ö. 29 Haziran 1991) Fransız sosyolog, entelektüel ve felsefecidir. Daha çok Neo-Marksist olarak bilinir. 1965 yılında Nanterre’deki üniversiteye geçmeden önce, 1961 yılında başladığı Strasbourg Üniversitesi’nde sosyoloji dersleri verdi. “Şehir hakkı” ilk olarak Henri Lefebvre tarafından 1968 tarihli Le Droit à la ville kitabında önerilen fikir ve slogandır.

“Şehir hakkı şehir kaynaklarına bireysel olarak erişme özgürlüğünden çok fazlasıdır: şehri değiştirerek kendimizi değiştirme hakkıdır. Dahası, bireysel değil ortak bir haktır çünkü bu dönüşüm kaçınılmaz olarak şehirleşme süreçlerini yeniden şekillendirecek kolektif bir gücün uygulanmasına dayanır. Şehirlerimizi ve kendimizi yapma ve yeniden yapma özgürlüğü, iddia ediyorum, insan haklarımız içinde en kıymetli ve en ihmal edilmiş bir haktır.” (Vikipedia)

(4) https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/ankara-barosu-da-yargitayin-davetini-reddetti-atamizin-huzurunda-karsilayacagiz-5285961/

Biz kazanacağız…