“Y-CHP’NİN HAZİNE’YE DEVRİ” DÜŞÜNÜLMELİDİR!..

 

vasiyetname1_1

 

İdlib konusuna hiç girmiyorum, birkaç hafta daha girmeyeceğim de…

Anlayan anlamıştır.

Dış İşleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu’nun, Rus mevkidaşı Sergey Lavrov’la görüşmesinden sonraki sözlerini tam anlayamadım…

Anlayamayacağım da galiba!..

Diyor ki:

”Suriye’deki görüş ayrılığı ilişkilerimizi etkilememeli. S-400 anlaşmasını etkilemez.”

Demek ki, İdlib konusu çözülene kadar bizim bu işlere kafa yormamıza, yorum yapmamıza gerek yok!

Büyüklerimiz ne gerekiyorsa yapar…

O bakımdan, ben de bir alt sıradaki büyüklerimizin yaptığı gibi yapıp; alt başlıklardan biri hakkında laf üreteceğim.

Dileyenler bu satırdan itibaren burayı terk edebilirler; sonradan demedi demeyin karışmam.

Çünkü önce hangi konulara temas etmeyeceğimi tek tek sayacağım:

AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş gibi vatan hainliğinden yargılanıp, ölüm cezasına çarptırılan İskilipli Atıf Hoca’yı –şapka giymediği için astılar diyerek- aklamayı beceremem ben.

Onu da geçiyorum…

FETÖ’nün “siyasi ayağı”nı irdelemeyi zaten bana bırakmazlar.

Elazığ depreminde yaşamını kaybeden 41 yurttaşımız için baş sağlığı mesajı yayınlamıştım.

İdlib’te vurulan askerimiz için James Jeffrey “Sahada şehidimiz var” dedi.

O konu da bana söz düşmez!

Eski bir öğretmen arkadaşım, bıyıklarını sıvazlayıp, gözlerimin içerisine bakarak laf attı:

“Reis, Jeffrey’e ‘şehidimiz’ dedirtti, yakında kelime-i şahadet de getirttirse şaşırmayın. Size getirtemiyor bir türlü!”

Van’ın Bahçesaray İlçesinde çığ altında kalanları kurtarmaya giden ekipler; AFAD, UMKE, 112 Servisi, Jandarma ve İtfaiye de çığ altında kalınca, ölü sayısı 41’e ulaşmış.

Onlar da kesin şehit sayılırlar; o zaman yakınlarına baş sağlığı dilemekle yetiniyorum.

Sabiha Gökçen Havalimanında; -kule hatası yüzenden-  40 metreden yere çakılır gibi sert iniş yapan Pegasus Havayolları’na ait uçakta yaşamını kaybeden 3 kişi, şehit mi değil mi bilmediğim için, onlara Ulu Tanrı’dan rahmet diliyorum.

Kızılay’ı vergi kaçırmak[1] için aracı kullanan, Başkentgaz’ın sahiplerine: Adı çocuklara tecavüz ile anımsanan Ensar Vakfı üzerinden, -Manhattan’da kız yurdu yapsınlar diye-  TÜRGEV’e bağışladığınız 8 milyon dolar ile Türkiye’de yurt yapmanızın önünde bir engel mi vardı diye soramıyorum; zira bu soruyu, asıl sorması gereken devlet kurumlarını bekliyorum…

***

Kala kala bana CHP’nin İş Bankası’ndaki hisselerinin Hazine’ye devredilmesi konusu kaldı.

Başım, gözüm üzerine seve seve kabul ediyorum.

Ayrıca en iyi bildiğim konu sayılır, benden dinleyin istiyorum:

Günlük siyaseti takip edenler bilirler; Reis çok sıkıştığında CHP’nin hisselerini Hazine’ye devredeceğini açıklayarak gündemi değiştirir.

Düşünce tembelliği içerisinde gözlerini ovuşturan bazı CHP’liler de sazan gibi bu konunun üzerine atlarlar.

Ağızlarından tükürük saçarak ha babam de babam konuşurlar; Atatürk’ün vasiyetini bu şekilde koruyabileceklerini sanırlar.

Hâlbuki bu konuda da atı çalan Üsküdar’ı çoktaaaaaaaaaan geçti!..

***

Açıklayalım bari:

Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu (TDK)  ve Türk Tarih Kurumu (THK)  12 Eylül 1980 Darbesi’ni izleyen günlerde Kenan Evren ve arkadaşları tarafından ortadan kaldırılmıştır.

Sizlere ömür yani…

Başka bir söyleyişle; 17 Ağustos 1983 günlü Resmi Gazete’de yayımlanan 2876 Sayılı Yasa ile TTK ve TDK’nın tüzel kişilikleri ortadan kaldırılmıştır[2].

Dolayısıyla Atatürk’ün Vasiyeti’nin[3] infazı bu yasa ile kesintiye uğramıştır.

AKP iktidara geldikten sonra, bu konuyu bir kez daha ele almış ve 2 Kasım 2011 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 664 Sayılı KHK[4] ile “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu”nu kurarak; Atatürk’ün vasiyetinde tarif ettiği Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu (TTK) tarihe karıştırmıştır…

***

Demek ki, Atatürk’ün kurduğu anlamda TDK ve TTK yok artık!

Bir an için, pek çok kişinin savunduğu gibi yeni bir hukuki statü içerisinde varlıklarını devam ettirdiklerini varsayalım; o zaman da zaten her iki kurum Hazine’ye devredilmiştir.

Zira 664 Sayılı KHK’ya göre, bu iki kurumun içerisinde yer aldığı “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu”nun yönetim kurulunu Cumhurbaşkanı atamaktadır.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne göre, Hazine de zaten Reis demektir!..

Bu demektir ki, Atatürk’ün İş Bankası’nda nemalanan nakit ve hisse senetlerinden gelen parayı Reis’in atayacağı kişiler yönetecektir.

Reis’in bilgisi ve isteği dışında bir yere, bir lirayı “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu”nun bir yöneticisi harcayabilir mi?

Harcayamaz…

Var mı aksini iddia eden?

Atatürk’ün Vasiyetnamesinin infazı için, toplam üye sayısı 11 olan İş Bankası Yönetim Kurulu’nda, CHP’nin atadığı sadece 4 yönetim kurulu üyesi vardır.

İş Bankası’nın nemalandırdığı Atatürk Hisseleri’nden; 2018 yılı itibariyle TDK payına 166.219.704 TL, TTK payına da 162.453.349 TL ayrılmıştır.

CHP’nin bu paraların bir lirası üzerinde tasarruf yetkisi yoktur.

İş Bankası’nın ayırdığı para, aynı gün CHP tarafından  “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu”nun hesabına aktarılmaktadır…

***

Öte yandan CHP’nin mali yönden denetlenmesi Sayıştay’dan yardım alınarak Anayasa Mahkemesi tarafından yapıldığı göz önünde tutulursa, bir kuruşun bir tarafa kaçırılma olasılığı bulunmamaktadır.

Hal böyle olunca, CHP’nin Atatürk’ün İş Bankası’ndaki hisseleri ile tek ilgisi, “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu”na 4 yönetici atamaktan ibaret olduğu anlaşılır.

Başka bir ifade ile Y-CHP Yönetimi,  İş Bankası Yönetim Kurulu üyeliklerini “arpalık”[5] olarak görmektedir.

(Tansiyon ve kalp hastası olmayanlar 5 numaralı dipnota göz atabilirler, diğerleri devam etsinler.)

Atatürk ve İnönü dışındaki CHP’nin genel başkanları, İş Bankası Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerini hep “siyasi rüşvet” olarak dağıtmışlardır.

(Merak edenler 5 numaralı dip notu altındaki bağlantıyı açıp okusunlar.)

Yoksa Y-CHP’nin Türk dilinin veya tarihinin araştırılması ve geliştirilmesi ile ilgili bir derdi hiç olmamıştır.

Aksini iddia eden varsa, bu konuda ne gibi bir çalışma yapıldığını ortaya koyması gerekir.

Kurultaylara sunulan çalışma raporlarında adeta bu konu yok sayılmıştır.

Tartışılması, üzerinde konuşulması bile istenmez, adeta tabudur…

***

Çıplak gerçekler böyle olunca; zaten Atatürk’ün İş Bankası’ndaki hisseleri Hazine’ye fiilen ve hukuken devredilmiş bulunmaktadır.

Bir tek CHP’nin İş Bankası Yönetim Kurulu’na atadığı 4 üye meselesi çözüme kavuşturulmamıştır.

Anladığım kadarıyla Reis bu konuyu da planladığı gibi çözmeyi kafaya koymuştur.

Y-CHP yönetiminin bağırıp çağırması, “Atatürk’ün Vasiyeti” edebiyatı yapması, sadece bu dört üyelik içindir.

Y-CHP, gerçekten Atatürk’ün mirasına sahip çıksaydı, 664 Sayılı KHK’nın engellenmesi için bir şeyler yapardı.

Sadece vaktiyle yapıldığı gibi, 664 Sayılı KHK’yı, diğer 12 KHK arasına karıştırıp, iptal edilmeleri için Anayasa Mahkemesi’ne götürmekle[6] Atatürk’ün Vasiyeti’ne sahip çıkılamıyor. En azından, bu iş için de Ankara’dan İstanbul’a bir “Adalet ve Kalkınma Yürüyüşü” (!) yapılabilirdi…

***

Hocam Prof. Dr. Hikmet Sami Türk’e göre;  Reis’in bundan sonra atacağı adımla Türk Dil ve Tarih kurumlarına sağlanan mali menfaatleri dokunulursa bu yönden anayasaya aykırı olan bir “gasp”tan söz edilebilecekmiş.[7]

İlk defa hocamla aynı fikirde değilim!

Atatürk’ün İş Bankası’ndaki hisselerinin Hazine’ye devri halinde; Anayasa ile güvence altına alınan “mülkiyet hakkı”na ve Türk Medeni Kanunu ile düzenlenen “Miras Hukuku”na (vasiyetname düzenleme ve miras hakkı) aykırılık söz konusu olacağından, yeni bir yargı süreci başlayacağı anlaşılmaktadır.

Bunun için Reis’e başka bir önerim olacak:

Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk; “nakit ve hisse senetleri ile menkul ve gayrimenkul malvarlığını” kendi kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’ne  (Cumhuriyet Halk Fırkası) vasiyet etmiştir.

Y-CHP ise Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun da belirttiği gibi; “bugünkü CHP (yani Yeni CHP-Y-CHP) Atatürk’ün kurduğu Halk Fırkası olmadığına” göre[8] vasiyetname ile tarif edilen gerçek mirasçı da hayatta değildir!..

Tüzel kişilerin kanuni mirasçıları olamayacağından Y-CHP’yi hiçbir şekilde Atatürk’ün mirasçısı olarak kabul edemeyiz!

Bu anlamda Atatürk’ün İş Bankası’ndaki hisselerinin idaresini Y-CHP’ye bırakmamakta bir yanlışlık yoktur.

Ama Reis’in alacağı karar, bir sürü hukuksal sorun ortaya çıkartacağı kesindir.

Bu yüzden CHP’ye geçen Atatürk’ün İş Bankası’ndaki hisselerinin Hazine’ye devri yerine, Y-CHP’nin Hazine’ye devri ile istenilen sonuca daha kolay ulaşılacaktır…

Bu devir nasıl olacaktır diyorsanız, işte ben de onu bilemiyorum…

Av. Cemil Can

[1] Doğrudan ENSAR VAKFI’na bağış yapılsaydı vergi muafiyeti yüzde 5 olacaktı. Bağış Kızılay’a yapılınca muafiyet yüzde 100 oluyor. Başkentgaz, Kızılay’a bağışı şartlı yapıldığı için az bir miktarı (75 bin dolar) Kızılay’a kaldı, geri kalan 7 milyon 925 bin dolar TÜRGEV’e aktarıldı.

 

[2] http://www.dildernegi.org.tr/TR,2/tarihce.html

 

[3]  https://www.ttk.gov.tr/tarihveegitim/ataturkun-vasiyeti/

 

[4]  https://drive.google.com/file/d/0B7liBn5XLsAfMjRZWm5GZnp4dVE/view

 

[5] İş Bankası Yönetim Kurulu üyelerine yılda 1’er milyon liraya yakın para ödeniyor. Ayda 12 bin lira maaş ve yıllık 800 bin lira civarında huzur hakkı alan CHP’li üyeler, bankadaki görevleri sonra erdikten sonra İş Bankası’nın diğer iştiraklerinde görev yapıyorlar.

https://www.takvim.com.tr/yazarlar/internet/zafer-sahin/2018/10/12/huzurlu-hayat

 

[6] https://www.cnnturk.com/2012/turkiye/01/04/chp.khklari.anayasa.mahkemesine.goturdu/643296.0/index.html

 

[7] http://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/olaylar-ve-gorusler/is-bankasindaki-chp-hisselerinin-hazineye-devri-1721070

 

[8] https://sarizeybekhaber.com.tr/kilicdaroglu-ataturk-un-chp-si-degiliz

 

 

TERÖR ÖRGÜTLERİ ARASINDA!..

Ulusal Kurtuluş Cephesi

Türkiye’nin kontrolünde olduğu kabul edilen Ulusal Kurtuluş Cephesi (UKC), çatısı altındaki muhalif örgütlerin çoğunun, Heyet Tahrir eş- Şam (HTŞ) cephesinde yer aldığı biliniyor.

O bakımdan HTŞ’yi daha yakından tanımak gerekir:

HTŞ, El Kaide’nin Suriye’deki temsilcisi El- Nusra Cephesi’nin devamı olarak bilinir.

2017’de dört ayrı grubun[1]  birleşmesinden oluşmuştur.

İdlib’teki en güçlü gruptur ve en geniş sahayı kontrol etmektedir.

El Kaide, 1988 yılında kurulan, liderliğini Usame Bin Ladin’in yaptığı dünya çapında faaliyet gösteren İslamcı terörist bir örgüttür.

HTŞ, Suriye iç savaşına aktif olarak katılan cihatçı Selefi[2]  bir örgüt olup, ABD tarafından desteklendiği iddia edilmektedir.

Beşşar Esat rejimini devirerek, bölgede bir “İslam devleti” kurmayı amaç edinen HTŞ’yi uluslararası toplum terör örgütü olarak kabul etmektedir…

***

İdlip, Esat karşıtı teröristlerin Suriye’nin kuzeyindeki en büyük karargâhıdır.

Bu bölge, şehri kontrolünde tutan pek çok grup arasında sayısız çatışmaya sahne olmuştur…

***

İdlip’teki terörist grupların her birinin kendine özgü ideolojisi, hedefleri ve dış destekleri bulunmaktadır.

Bu gruplardan biri de Ahrar-eş Şam (Şam’ın Hürleri)’dır.

Ahrar-eş Şam, Suriye’de bir İslam devleti kurmak için savaşmaktadır.

İdeolojik olarak Müslüman Kardeşler’e bağlı olup, Türkiye ve Katar ile yakın ilişkilere sahiptir.

Örgüt, Sünni ve Selefi mücahitlerden oluşan beş militan grubun[3] birleşmesi ile kurulmuştur.

Çoğu Suriyeli olan 20 bin savaşçısı vardır.

2017 yılına kadar Türkiye ile Suriye arasındaki Bab el-Heva sınır kapısı Ahrar eş-Şam tarafından kontrol ediliyordu.

Mısır Devrimi’nden hemen sonra, Sednaya Hapishanesi’nden Mart ve Mayıs 2011’de çıkartılan aflar ile serbest bırakılanlar tarafından kurulmuştur.

2013 yılı itibariyle 83 birlikle en önemli muhalif gruplardan biri haline gelmiştir.

Suriye’deki savaşta Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ve HTŞ gibi gruplarla sık sık işbirliğine gitmektedir.

2012 yılının Aralık ayında Suriye İslam Cephesi adı altında diğer muhalif gruplarla birleşen Ahrar eş- Şam, Kasım 2013’te İslami Cephe kurulmasına liderlik etmiş ve bu grubun çatısı altına girmiştir.

***

İdlib’te dikkat çeken örgütlerden biri de Türkistan İslam Partisi’dir.

Uygurlar tarafından kurulan ve Çin’in doğusunda El-Kaide’yi destekleyen ilk aşırılıkçı gruptur.

Suriye iç savaşına dâhil olarak kendisine hükümet karşıtı koalisyonda özel bir yer edinmiştir.

Eski adıyla Doğu Türkistan İslami Hareketi (ETİM), Doğu Türkistan’ın Çin Halk Cumhuriyeti’nden bağımsızlık kazanması amacıyla kurulan ayrılıkçı, radikal İslamcı silahlı bir örgüttür.

Örgüt, ABD, Rusya, Çin, Türkiye, Kazakistan, Kırgızistan, Suriye ve BAE tarafından terör örgütü ilan edilmiştir…

***

Rusya’nın desteklediği Suriye Ordusu,  dokuz yıldır sürdürdüğü başarılı operasyonlar ile terör örgütlerini [4] büyük ölçüde İdlib’e sıkıştırmıştır.

***

2016 yılında, çoğunluğu Müslüman Kardeşler kökenli bazı grupların katılımıyla “Astana Barış Süreci” başladığında “Tahrir eş-Şam”la,  (daha sonraki HTŞ) müzakere sürecine katılan gruplar da Ahrar-eş Şam’la birleşerek karşı ittifakı oluşturdular.

O tarihten bu yana İdlib, iki kampa ev sahipliği yapıyor:

Biri Suudi destekli Selefi  kökenli Tahrir eş-Şam, diğeri Türkiye-Katar destekli  Müslüman Kardeşler kökenli Ahrar eş-Şam.

Tahrir eş- Şam, 18 Şubat 2018’de diğer grupları Suriye Kurtuluş Cephesi adlı yeni bir ittifak altında toplamayı başardı.

Buna karşılık Türkiye, Suriye Kurtuluş Cephesi‘nden esinlenerek kendi Suriyeli müttefiklerini de  Ulusal Kurtuluş Cephesi adı altında birleştirdi.[5]

“Suriye Geçici Hükümeti Savunma Bakanı ve Genel Kurmay Başkanı” Selim İdris, Şanlıurfa’da bir otelde düzenlediği basın toplantısında, Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin görevini “zulmü ortadan kaldırmak ve Türkiye’nin terörle mücadelesine destek vermek” olarak açıkladı.

***

Yabancı kaynakların tahminlerine göre İdlib’te 200 bin civarında radikal savaşçı vardır.

Bunların yarıya yakını HTŞ ve Selefi cihatçı terör örgütler tarafından yönetilmektedir.

Soçi Mutabakatı” na[6] göre, Türkiye HTŞ örgütünü bölüp, “ılımlı” olanları ayırarak, UKC çatısı altında toplamayı deneyecekti.

Ayrıca M4 ve M5 karayollarını ulaşıma açacaktı.

Türkiye üzerine aldığı bu iki işi de başaramadı…

***

Bu durum karşısında; Rusya ve Suriye’nin işe el koyması halinde sınırımıza doğru yeni bir göç dalgasının başlayacağı açıktır.

Öte yandan, Suriye’nin petrol kuyularının bulunduğu topraklarının yüzde 30’u, PKK/PYD üzerinden ABD’nin denetimine geçmiştir.

ABD, PKK/PYD’yi devlet kuracak şekilde[7]örgütlüyor.

Suriye hükümeti İdlib sorununu çözmeden PKK/PYD’nin üzerine gidemiyor.

İdlip sorunun bir an evvel çözülmesi için HTŞ’nin bölünmesi gerekiyor.

Bunun için ikinci kez af bile çıkartıldı…

***

İdlib’te Türkiye’nin 12 gözetleme noktası var.

Suriye güçleri 3 Şubat geçişi ateşkes gözetleme istasyonlarımıza takviye yapan TSK konvoyuna ateş ettiler.

Biri TIR şoförü olmak üzere 8 şehidimiz var.

TSK derhal karşılık verdi tabii ki…

Karşı taraftan da ölü ve yaralılar var ama bizimkileri geri getirmez ki!

Meğer, 1 Şubat günü Halep’in kuzeyinde 4 Rus istihbarat subayı Türkiye kontrolündeki UKC güçleri tarafından öldürülmüştü.[8]

Tesadüfe bak:

Askerlerimizin şehit edildiği gün, Erdoğan Ukrayna’ya gitmiş ve 200 milyon TL tutarında askeri yardım sözü vermişti.

Yetmezmiş gibi, bir de Rusların “meydan okuma” olarak kabul ettiği “Slava Ukreine” (Şan olsun Ukrayna’ya) sözleri ile tören kıtasını selamlamaz mı?

ABD’den Türkiye’ye destek açıklaması geldi.

Dışişleri Bakanı Pompeo:

“Türkiye’nin haklı müdafaa eylemlerini tam olarak destekliyoruz, NATO müttefiki Türkiye’nin yanındayız” dedi.

Demek ki, NATO müttefikimiz ABD, PKK/PYD’ye karşı mücadelemizi haklı görmüyor!..

Suriye’deki çatışma sonrasında New York Federal Mahkemesi’nde yargılanan Halkbank’ın hisseleri de yükseldi.

Mahkeme bu fırsatı değerlendirerek yargılamayı askıya almıştı…

Rusya-Türkiye-İran-Suriye ittifakını bozmayı başarabilselerdi savaşın kazanını belli olacaktı…

Neyse ki, bu defa da devlet aklı galip geldi…

Av. Cemil Can

[1] Ensareddin Cephesi, Ceyş El Sünnası, Liva El-Şah ve Nureddin grupları.

[2]Selef” halefin tersidir ve tarihsel olarak “önde olanlar” anlamına gelir. “Selefîyye”, dinde selef kabul edilen kişilere hiçbir değişiklik yapmadan tâbi olmayı esas alır. Selefiyye terimi günümüzde çoğu kez Hanbeli ekolünden Muhammed bin Abdülvahhab’ın öğretilerini benimseyen ve İslam Coğrafyası’nda karşıtları tarafından yaygın şekilde “Vahhâbîlik” olarak tanımlanan inanç sistemine mensup kişileri tanımlamak için kullanılmaktadır. Vahabi ve Selefiler, diğer itikad ve mezheplerin Müslümanlarını, küfür, şirk ve bidat ile itham etmektedirler.

[3] Tevhid Tugayı, Ahrar eş-Şam Tugayları, Fecr İslami Hareketi, et-Talia İslami Hareketi ve İman Savaş Tugayları.

[4] Diğer terör örgütleri:

Özgür İdlib Ordusu: Bu milis gücü 2016’da Özgür Suriye Ordusu‘na (ÖSO) bağlı üç grubun -13. Tugay, Kuzey Birliği ve Şuğur el Cebel- birleşmesinden teşekkül etmiştir

Feylak eş-Şam: Bu grup “ılımlı İslamcı” denen 19 silahlı grup birleşmesinden doğmuştur. Bunların önemli bir bölümü Müslüman Kardeşler‘in Suriye şubesi ile ilişkilidirler.

Mücahitler Ordusu: Özgür Suriye Ordusu’na bağlı olan grubun yaklaşık 1000 savaşçısı vardır ve IŞİD‘e karşı mücadele etme amacıyla kurulmuştur.

Fursan el-Hak: Bu grup 2000’den fazla savaşçıyla 2012 yılında kurulmuştur. ÖSO‘nun alt grubu olup ağırlıkla batı İdlib’deki Kefr Nebl kasabasında üslenmişlerdir.

Festakim Kema Umirt Birliği: Bu grup da ÖSO ile bağlantılı olup 2000 savaşçısı vardır.

Nureddin Zengi Hareketi: Bu hareket 2011 yılı sonlarında Şeyh Tevfik Şehab adlı bir Suriyeli muhalif figür tarafından Halep’te kurulmuştur. Başlarda grup ÖSO ile müttefikti ve pek çok hükümet karşıtı operasyona birlikte katılmışlardı. Grup hayatını idame ettirirken pek çok kez duruş ve müttefik değiştirmiştir. Mesela bir defasında Ceyş-el Fetih ile birleşerek İdlib’de Suriye ordusu karşısında savaştı. Rusya, İran ve Türkiye öncülüğünde yürütülen Astana barış süreci başladığında örgüt Feth eş-Şam ile birleşerek İdlib’deki en büyük ve en güçlü milis gücü Cephe Tahrir eş-Şam‘ı kurdu, fakat ittifakları uzun sürmedi. 2017 ortalarında Tahrir eş-Şam ile Ahrar eş-Şam arasında çatışmalar çıkınca ittifak dağıldı ve bu durum Ahrar eş-Şam ile Nureddin Zengi ittifakını doğurdu.

Şuğur eş-Şam: Müslüman Kardeşler kökenli grup, bazı verilere göre 6000 savaşçıya sahiptir. 2015 yılında Ahrar eş-Şam ittifakına katılmış ve bir yıl sonra Fetih Ordusu‘na katılarak buradan kopmuştur. 2017’de ise tekrar Ahrar eş-Şam‘a dönmüştür.

Ceyş el-İzze: Bu grup ÖSO ile müttefiktir. Kuzeybatıdaki Sehl el-Ğab bölgesinde aktiftir.

Liva el-Hak: Tahrir eş-Şam‘a yakın bu grubun 2000 kişilik bir gücü vardır.

Cund el-Aksa: Bu grup, Tahrir eş-Şam‘dan ayrılan yaklaşık 1000 militan tarafından meydana geldi.

Ceyş el-Badia ve Ceyş el-Melahim: Bu iki grup geçen seneki kopuşlarına kadar Tahrir eş-Şam‘a bağlıydılar. Türkistan İslam Partisi‘ne yakındırlar.

[5] 04.10.2019’da Suriye Geçici Hükümeti Başkanı Abdurrahman Mustafa, “Milli Ordu ve Ulusal Kurtuluş Cephesindeki teşkilat, sektör ve birim komutanlarının kararlı faaliyetlerinin ardından bugün Milli Ordu ve Ulusal Kurtuluş Cephesi‘nin, Suriye Geçici Hükümeti’ne bağlı Savunma Bakanlığı altında tek bir düzenli askeri ordunun çatısı altında birleştiğini deklare ediyoruz.” diyerek karşı ittifakı kurduğu ilan etti.

Suriye’de Fırat Kalkanı Harekâtı bölgesi, Zeytin Dalı Harekâtı bölgesi ve İdlib’teki unsurlar, Milli Ordu (Ceyşül Vatani) adı altında birleşerek Suriye Geçici Hükümeti Savunma Bakanlığına bağlandı.

Suriye Geçici Hükümeti Başkanı Abdurrahman Mustafa, Şanlıurfa’da bir otelde düzenlediği basın toplantısında, aldıkları kararı açıklamak için toplandıklarını belirtti.

Fırat’ın doğusunda yaşanan zulmü ortadan kaldırmak istediklerini vurgulayan Abdurrahman Mustafa, “Herkesin bildiği üzere Fırat’ın doğusundaki halkımızın katliamlara maruz kalmış, köyleri ve beldeleri yıkılıp yakılarak göç ettirilmiştir.

Suriye Geçici Hükümeti Savunma Bakanı ve Genel Kurmay Başkanı Selim İdris Bize düşen bu zulmü ortadan kaldırmak ve Türkiye’nin terörle mücadelesine destek vermektir.” dedi.

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/suriyedeki-milli-ordu-ve-ulusal-kurtulus-cephesi-birlesti/1602325

[6] https://www.bik.gov.tr/soci-mutabakati-resmen-basladi/

[7] PYD’nin 60 bir kişilik ordusu, 30 bin kişilik polis gücü ve 140 bin kişilik kamu personeli var. Silahlanmaları ve eğitimleri ABD tarafından yapılıyor.

[8] https://www.rudaw.net/turkish/middleeast/syria/030220201

CHP’LİLERE AÇIK MEKTUP!..

Yasama Yetkisi Devredilemez

Sayın Özaydın;

Ve kendini “aydın” sanan tüm CHP’lilere açık bir mektup:

Yukarıdaki belgeleri yayınlayan ben değilim.

İbrahim Kaboğlu’nun bizzat kendisidir.

Ben sadece onun yayınladığı belgeyi paylaşıyorum.

Kaboğlu sandığın gibi sıradan biri değildir.

Kendi ifadesi ile “Kaboğlu kimdir” sorusunu şöyle yanıtlıyor:

Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği Başkanı, BirGün Gazetesi Köşe Yazarı, CHP İstanbul Milletvekili, Anayasa Hukuku Uluslararası Derneği (AHUD) Yönetim Kurulu eski üyesi, Türkiye İnsan Hakları Danışma Kurulu Eski Başkanı, İstanbul Barosu’na kayıtlı avukat, İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Eski Başkanı.

Yani; senin benim gibi sıradan bir partili değildir, yetkili biridir.

Hazırladığı kitapçığa önsözü Kemal Kılıçdaroğlu bizzat yazmıştır.

Ayrıca Kılıçdaroğlu; Kaboğlu’nun “YASAMA YETKİSİ DEVREDİLEMEZ” başlıklı kitapçığı üzerine başlatılan tartışmalardan sonra yeniden anayasa tartışmasını gündeme alarak; bu çalışmanın de bilgisi içerisinde olduğunu kabul etmiştir.

Mevcut Anayasa’ya yönelttiği eleştiriler, kuşkusuz haklı ve yerindedir ama böyle bir acayip Anayasa’nın yürürlüğe girmesinin başlıca sorumlusu da kendisidir.

Değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek maddelerin –diğer maddeler değiştirilmek suretiyle- değiştirilmesine olanak sağlayan referanduma katılarak, hayatının en büyük hatasını yapmıştır.

Bu hataya bizleri de ortak etti; tıpkı Ekmeleddin İhsanoğlu’na “tıpış tıpış” oy vermeye mecbur ettiği gibi…

O kadarla kalsa iyiydi; bir de mühürsüz oldukları için “geçersiz” kabul edilmeleri gereken oyların geçerli sayılarak, sonucun ”evet” olarak çıkması karşısında; korkak davranmış, oylamanın yenilenmesini isteyecek yerde, hiçbir sonuç vermeyecek İstanbul’a doğru “Adalet Yürüyüşü”nü başlatmıştır…

Dolayısıyla bugün yaşadığımız Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin hesabını öncelikle onun vermesi gerekir.

CHP’nin Referandumdan önceki Anayasa önerisi ile Kaboğlu’nun yeni önerisi arasında çok fark yoktur; onda da “Türk Milleti” yoktu bunda da yok; onda da “Atatürk Milliyetçiliği” inkar ediliyordu bunda da…

Şimdi ne diyorsunuz, bunları tümünü görmezden mi gelelim!

Kaboğlu ile Kılıçdaroğlu’nun “görelim ve alışalım” diye gözümüze soktuğu şeyleri görmeyelim mi?

O zaman genel başkanımızı dinlemeyen CHP’liler durumuna düşmez miyiz?

Sorumu değiştirip soruyorum:

Biz bu rezillikleri görmezden gelirsek, bunlar yapılmamış saydırabilir miyiz?

Anayasayı yürürlükten kaldırabilir miyiz, Reis’in yetkilerini elinden alabilir miyiz?!

Peki, biz görmüyoruz diye, siyasi rakiplerimiz bunları görmezden gelirler mi acaba?

Anladığım kadarıyla siz de bayağı rahatsızsınız.

CHP’nin başında, BOP için rol isteyen siyasetçilerin olmasını siz de benim gibi içinize sindiremiyorsunuz.

Bu bizim bir ayıbımızdır, bunu siyasi rakiplerimiz öğrenmesin istiyorsunuz.

Ama öyle olmuyor ki, siz ne yaparsanız yapın onlar duyuyorlar, görüyorlar!..

Bu vatanı kurtaran Ulu Önderimiz Atatürk’ün adını Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndan silecek olanlara bakar mısınız?

Atatürk’ün koltuğuna oturttuğumuz adamlar bu ihaneti yapıyorlar…

Çözüm ihaneti görmekten gelmek olamaz; tam aksine ihaneti görüp gereğini yapmalıyız.

Bunu gereği de; “Türk”e, “Atatürk”e ve “Türk Milleti”ne düşman olanları Atatürk’ün partisinden kovmaktır…

Ağzımızı kapatıp, kulaklarımızı tıkayıp, gözlerimizi yumarak bu işlerin içerisinden çıkamayız…

CHP’yi bırakın “AKP’ye bakın” demek “Cambaza bakın” demekle eş değerdedir…

Av. Cemil Can

ŞU FİLİSTİN MESELESİ!..

Yüzyılın anlaşması

ABD BaşkanıTrump’ın, İsrail Başbakanı Binyamin Netenyahu ile birlikte açıkladığı “Barış Planı”na göre; pek yakında Filistinlilere bir “Bağımsız” devlet kurulacakmış!

Diğer organizasyonlarda ayırt edici özelliği “güç kullanma” olan yeni kurulacak olan bu devletin, ordusu olmayacak ne yazık ki!

Bu yeni devlet, “bağımsız” olacak ama Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi uluslararası kuruluşlara başvurabilmek için İsrail’in iznini alacak.

“Barış Planı”nda; Filistinliler için bağımsızlığın tarifi,  İsrail’e bağımlılık olarak yapılmıştır!

İsrail ve Amerika başka türlü bir barışı kabul etmiyorlar…

Barış için Filistinlilere İsrail’in egemenliğini kabul etmeyi şart koşuyorlar.

“Barış Planı” ile “Kudüs’ü bölünmez başkent” olarak ilan eden Trump, İsrail’in tek otorite olarak kabul edilmesini dünyaya dayatıyor.

Planın “adalet” anlayışı da oldukça ilginç:

Verimli topraklar İsrail’e bırakılıyor, çöller Filistinlilere…

***

Planın uygulanması için 50 milyar dolara ihtiyaç duyuluyormuş.

Her zamanki gibi, ABD’nin Ortadoğu’ya dönük; “özgürlük”, “demokrasi” ve  “barış planlarının” finansmanını zengin Arap ülkeleri karşılayacak!

Katar ile Ürdün “Yüzyılın Anlaşması”na mesafeli duruyorlar.

Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısına; Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Umman’ın ABD büyükelçileri katıldılar.

Suudi Arabistan’dan ise destek açıklaması geldi:

ABD’nin çabalarını memnuniyetle karşılıyoruz” dediler.

Mısır:

“ABD’nin adil ve kapsayıcı bir çözüm bulma girişimlerini takdirle karşıladığını” açıklayarak, anlaşmayı “adil” bulduğunu vurguladı!..[1]

Dışişleri Bakanlığı’mızdan yapılan açıklamada:

Kudüs’ün Türkiye’nin kırmızıçizgisi olduğu” vurgulandı.[2]

Cumhurbaşkanı Erdoğan:

İşgal altındaki Filistin topraklarında İsrail’in varlığını meşrulaştırmaya çalıştığı” açıklamasını yaptı.

AKP Sözcüsü Ömer Çelik:

Bu barış değil, işgal planı. Ölü doğmuş bir plan” diyerek eleştirdi.[3]

CHP adına açıklama yapan Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz, uzun zamandan beri ilk defa ABD’nin politikaları ile ters düştü…[4]

Filistin’in talebi doğrultusunda Kahire’de toplanan Arap Birliği, Trump’ın Barış Planı’nı tamamen reddettiğini ve dikkate almayacağını duyurdu…

***

Kim ne derse desin; bu anlaşma ile İsrail’in Filistin topraklarında sürdürdüğü işgal meşrulaştırılıyor.

Görünüşe bakılırsa, anlaşma İsrail ile Filistin arasında ama ortada Filistinlilerin iradesini temsil eden bir yetkili yok.

Anlaşılan onları da Trump temsil ediyordu!..

***

Türkiye’de iktidar ve muhalefetin aynı görüşte olduğu neredeyse tek konu olan Filistin sorunu, neden “kırmızıçizgi” mizdir acaba?

Kutsal topraklar[5] olarak da tanımlanan Filistin,  20. yüzyıldan bu yana Arap ve Yahudilerin çatıştığı bir alandır.

Diğer yandan, anlaşma uygulanabilirse İslam’ın şartlarından olan Hac ibadeti, bir ölçüde kısıtlanacak!..

Geleneksel bir ibadet olarak Hac, Kâbe’nin yanı sıra, diğer bazı kutsal yerlerin de birlikte ziyaret edilmesi olarak tanımlanmaktadır.[6]

Bilindiği gibi Kudüs, Sünni Müslümanlar için üçüncü en kutsal şehirdir[7]

***

Müslümanların,  Hac ibadeti döneminde Suudi Arabistan devletine bıraktıkları döviz ne kadar, biliyor musunuz?

Yıllık petrol geliri 350 milyar dolar olan Suudi Arabistan, her yıl yaklaşık olarak 2 milyon hacı adayını kabul ediyor.

20 milyar dolar olan turizm gelirlerinin 15 milyar doları, Hac mevsiminde elde ediliyor.[8]

Arabistan yönetiminin 24 yılda, hac ve umre ziyaretlerinden kazandıkları 440 milyar doların, yalnızca 22 milyar dolarını çevre geliştirme ve hizmetlerin iyileştirmesine harcadılar.

Arabistan Hazine Bakanlığı’nın yayınladığı resmi istatistiklere göre, Suudi yönetimin en büyük gelir kalemi hac ve umre ziyaretleridir.

Bu miktar, bütçedeki gelirlerin yüzde 20′ sini oluşturuyor.

Yani Suudilerin 24 yıllık hac ve umre geliri, 10 Arap ülkesinin bütçesine eşittir…

***

Suudi Arabistan, hac ziyaretlerinden elde ettiği paralarını nerelere harcıyor acaba?

“ABD Başkanı Donald Trump, göreve geldiğinden bu yana ilk yurtdışı ziyaretini gerçekleştirdiği Suudi Arabistan’da ‘ABD tarihinde türünün en büyük silah anlaşmasını’ imzaladı.

Trump ve Suudi Arabistan Kralı Selman arasında imzalanan anlaşmanın, bir yıllık yaklaşık 110 milyar dolar değerinde Amerikan yapımı silahın satışı, anlamına geldiği belirtiliyor.

10 yıl için 350 milyar dolar silah alım anlaşması imzaladılar.”[9]

Hac paralarından kimlerin yararlandığı sır değil:

“Petrol ve fakir Müslümanlardan hac ve umre yoluyla sağlanan paraların çoğu,  başta ABD olmak üzere Batı’nın, silah tüccarları, finans kurumlarına veya başka kaynaklarına çeşitli vesilelerle geri gidiyor. Kısacası; kutsal hac gelirinin çoğundan yine küresel sermaye faydalanıyor.”[10]

ABD Başkanı Trump’ın:

“Ben daha fazla istediğimizi söyleyince tartıştık. Ancak bize bir telefonla 500 milyon dolar fazla para ödediler, sadece bir telefonla bunu sağladık” şeklindeki sözleri çıplak gerçeği bir kez daha gözler önüne seriyor.

Trump, Kral Selman’ın kendisini neden aradığını sorduğunu çünkü daha önce kimsenin böyle bir arama yapmamış olduğunu söyleyerek, ‘Çünkü onlar (önceki ABD liderleri) aptaldı’ cevabını verdiğini ifade etti. Ancak Trump’ın konuşmasında Kral Selman’dan aldığı 500 milyon doların hangi kalemden nasıl tahsil edildiği anlaşılamadı.”[11]

ABD’nin Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya, oradan Ön Asya’ya kadar İslam âlemini birbirine nasıl kırdırdığını, yer altı ve yer üstü kaynaklarını nasıl sömürdüğünü görmeyen, duymayan kalmadı.

Hatta o kadar ileriye gittiler ki, suikast düzenleyerek; İran ve Irak gibi bazı ülkelerin resmi devlet görevlilerini ortadan kaldırmaya kadar işi vardırdılar.

Bütün bu cinayetler, yağma ve talan için yaptıkları masrafları da başta Suudi Arabistan olmak üzere körfez ülkelerine tehditle ödetiyorlar…

Arap ülkelerinin emperyalistlere haraç niteliğinde verdikleri paralarla, yine Müslüman halklar öldürülüyor!..

Hac mevsiminde Suudi Arabistan’da bırakılan paraların da önemli bir kısmı bu yolda harcanıyor!..

Müslümanlar, Hac ibadetini yerine getirirken, aynı zamanda –istemeyerek de olsa-  mazlum insanların öldürülmesine ve sömürülmesine katkı veriyorlar!..

Kanıtlar bütün çıplaklığı ile ortadadır: [12]

“ABD yetkilileri kamuoyu önünde yaptıkları açıklamalarda, terör finansmanı konusunda elde edilen başarıyla ilgili çok olumlu görüşler belirtiyor. Ancak Wikileaks’in kamuoyuyla paylaştığı belgeler, çok daha karamsar bir tablo çiziyor.

Belgelerde El Kaide, Taliban, Hamas ve Leşker-e-Taibe örgütlerine aktarılan paralarla ilgili detaylar yer alıyor.

Örneğin, Dışişleri Bakanı Clinton tarafından geçtiğimiz Aralık ayında gönderilen gizli bir iç yazışmada, ABD’nin müttefiki olan Suudi Arabistan’ın ve tüm komşularının birçok terör faaliyetinin bir numaralı finansal destekçisi olduğu belirtildi.

Belgede, ‘Suudi yetkilileri, Suudi Arabistan kaynaklı terör finansmanıyla başa çıkmak için ikna etmek konusundaki çabalar bir süredir devam ediyor’ denilirken, Suudi Arabistan’daki bağışçıların dünya genelindeki Sünni terörist grupların en önemli finans kaynağı olduğu ifade edildi.

Belgelerde Birleşik Arap Emirlikleri ‘stratejik bir boşluk’, Katar terörle mücadelede ‘bölgenin en kötüsü’ ve Kuveyt ‘kilit geçiş noktası’ hakkında çok karamsar görüşler ortaya kondu. “

(New York Times’da yayımlanan “Cash Flow to Terrorists Evades U.S. Efforts” başlıklı haberden derlenmiştir.)

***

Oysa Sevgili Peygamberimiz buyurdu ki:

Kim, zalime yardım ederse Allah o zalimi ona musallat eder.”[13]

Aynı şekilde; En’am Suresi 129. Ayeti ile de zalime yardım etmek yasaklanmıştır.[14]

Hal böyle olunca, Kutsal Topraklar adaletle yönetenlerin kontrolüne geçene kadar, Hac ibadetinin ertelenmesi en akıllıca yol olacaktır.

Nitekim yakın tarihte başka nedenlerle de Hac ibaretini erteleme ve yasaklama kararları alınmıştır.[15]

Aksi halde, dolaylı yoldan da olsa, “zalimin zulmüne destek verme” durumuyla karşı karşıya kalınacaktır.

Ülkemize gelip güpegündüz devlet görevlileri eliyle cinayet işleyecek kadar ahlaksız olan Suudi Arabistan yönetimini, hacı adaylarının kişisel boykot yapmaları kanımca Hac ibadetini yerine getirmekten daha “sevap” olacaktır.

Hac organizasyonlarının, belirlenecek şart ve sürelere bağlı olarak ertelemesi/yasaklaması konusunun tartışılmaya başlanması zamanının geldiğini düşünüyorum…

Cemil Can

[1] https://www.haberturk.com/yuzyilin-anlasmasi-nedir-yeni-ortadogu-projesi-israil-filistin-2567589

 

[2] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1716975/disisleri-kudus-kirmizi-cizgimizdir.html

[3] https://www.bbc.com/turkce/live/haberler-turkiye-51292445

[4] https://www.chp.org.tr/haberler/chp-genel-baskan-yardimcisi-unal-cevikozun-orta-dogu-baris-plani-konusundaki-yazili-basin-aciklamasi

[5] Kutsal Topraklar,”İbrahimi dinler”; Musevilik, Hrıstiyanlık ve İslam dinleri için önem arz eden, günümüzde üzerinde İsrail ve Filistin’in bulunduğu topraklara verilen özel isimdir.

Birçok dinin doğduğu bu topraklar, Haçlı Seferleri’nin yapılmasına sebep olmuştur. Günümüzde de Arap-İsrail gerginliğinin başlıca nedenidir.

İslamiyet, Hristiyanlık ve Yahudiliğe göre İbrahim peygamber, Harran’da doğmuştur. Daha sonra ise o zamanlar “Kenan ülkesi” olarak adlandırılan ve ilk olarak Âdem Peygamber’in torunu Enoş‘un oğlu Kenan tarafından bulunduğu söylenen, sınırları; kuzeyde Sure ve Lübnan’a, güneyde Akabe Körfezine, doğuda Madaba’ya kadar olan yere yerleşmiştir. İbrahim, oğulları İsmail ve İshak, Yakup ve Yusuf bu topraklarda yaşamıştır. İbrahim, İshak ve Yakup’un mezarları buradadır. Musa Peygamber de Yahudileri Mısır’dan çıkarmış ve Kenan ülkesine getirmiştir. İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik dinlerine göre; Tanrı, Kenan ülkesini, Hitit ülkesini ve Amon ülkesini İbrahim’in soyuna, yani Yahudilere ve Araplara vermiştir. Bu toprakları değerli kılan Kenan, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Davud, Süleyman ve İsa’nın burada yaşamış olması; İbrahim ve Kenan dışındakilerin burada doğmuş olması; Yakup ve Yusuf hariç hepsinin burada ölmesi; İsa’nın burada kutsanması ve İbrahim ve oğullarının burada sünnet olmasıdır.

[6] Hac; Kâbe’nin yanı sıra diğer bazı kutsal yerlerin birlikte ziyaret edilmesi, umre ise sadece Kâbe ziyareti olarak tanımlanır. Hac; Kur’an’da Hac Suresi’nin 28. ayetinde Müslümanların çeşitli yararlar için Kutsal Ev‘i ziyareti olarak tarif edilir.

Osmanlı döneminde hac ve umre ziyaretleri üç kutsal mescidin (Mescid-i Aksa, Kâbe ve Mescid-i Nebevi) ziyaretinden oluşuyor ve kutlu yolculuk ilk kıblemize ev sahipliği yapan Kudüs’ten başlıyordu.

[7]  Sünni İslamiyet’te Kudüs, Milattan Sonra 610 yılında ilk Kıble olmuştur ve Kur’an’a göre Hazreti Muhammed, 10 yıl sonra Miraç’a bu şehirden çıkmıştır.

[8]   https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201603241021739686-suudi-arabistan-hac/

 

[9]  http://www.gundem.be/tr/konuk-yazarlar/hac-arabistan-ve-abd

[10]  https://odatv.com/turkiyeden-hacilar-suudi-arabistana-ne-kadar-para-kazandirdi-2011101200.html

[11]  https://www.cnnturk.com/dunya/trump-bir-telefonumla-suudi-krali-selmandan-500-milyon-dolar-aldik

 

[12] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/wikileaks-ortadoguda-teroru-suudiler-finanse-ediyor-16461591

 

[13] Acluni İbni Asakir, https://www.google.com/search?client=firefox-b-d&q=%22Kim%2C+zalime+yard%C4%B1m+ederse+Allah+o+zalimi+ona+musallat+eder.%22

[14] “İşte biz, kazanmakta oldukları günahlar sebebiyle zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmına böyle musallat ederiz.”

http://www.kuranmeali.com/AyetKarsilastirma.php?sure=6&ayet=129

[15]  1948’de döviz yokluğu gerekçesiyle hacca gidiş yeniden yasaklanmış,

1960’lı yılların başında birkaç sene kesintiler olmuşsa da, sonraki yıllar­da yine izin verilmiş ve çok sayıda insanımız hac görevini yapmıştır.

1971’de 12 Mart muhtırası ile 3 yıl sürecek olan bir ara dönem yaşanmıştır.

1990 yılında hacı sayısında meydana gelen düşüş, Suudi Arabistan’ın 1988′ de uygulamaya koyduğu ancak bu yıla kadar aşılabilen ülke kontenjan sınırlamasının, bütün diplomatik temaslara rağmen aşılamaması ve bu arada Irak güzergâhındaki yol emniyetinin de kalmaması sebebiyle, kara yolu ile hac seyahatinin iptal edilmesindendir.

http://ktp.isam.org.tr/pdfdrg/D170404/2007/2007_ERSOYS.pdf

 

“MUHTEREM EFENDİM”!..

Kemal-Rasim_1

Kılıçdaroğlu’na 2013 yılında; “ana muhalefet lideri sıfatıyla ABD Büyükelçisi ile bir otelde baş başa 2,5 saat ne görüştünüz” sorusu soruluyordu.

Hiçbir zaman bu soruya cevap vermedi.

Şimdi ise,  Başdanışmanı Rasim Bölücek’in, CIA’ya çalıştığı kesinleşen Enver Altaylı ile 1159 defa hangi konuları konuştuğu soruluyor, yine cevap verilmiyor.

Düşünebiliyor musunuz soru sorarak siyasi iktidarı denetlemesi gereken bir lider,  kendisine sorulan sorulara cevap vermekten kaçınıyor!..

***

Yukarıda hatırlattığım sorunun ne derece önemli olduğunu anlayabilmek ve cevabını bulabilmek için kahramanımızı biraz tanımak gerekir.

Açık kaynaklardan herkesin kolayca ulaşabileceği bilgileri özetliyorum:

Enver Altaylı, Özbekistanlı Şakir Efendinin oğludur.

Gençliğinde hukuk eğitimi almıştı.[1]

Fuat Doğu[2] tarafından göreve başlatıldığı MİT’te, 1968-1973 tarihleri arasında “Sovyetolog[3] olarak çalışmıştı.

1977-1980 tarihleri arasında; Hergün gazetesinin başyazarı ve genel yayın yönetmeni idi.

Bu dönemde MHP’nin Almanya Genel Müfettişi olarak da görev yapmıştır.

1990’lı yılların başında yeni Orta Asya Türk cumhuriyetlerinin kurulmasında etkin rol oynadığı kabul edilir.

Üç kitap yazmıştır.[4]

1962 yılında Kara Harp Okulu’nda öğrenci iken, Talat Aydemir’in darbe girişimine katılmış ve tutuklanmıştır.

***

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, aralarında Enver Altaylı’nın da bulunduğu 4 şüpheli hakkında yürüttüğü FETÖ soruşturmasını tamamladığını kamuoyuna açıkladı.

İddianamede, en çok Altaylı’nın Fetullah Gülen’e yazdığı mektuplar dikkatimi çekti.

Gülen’e “Muhterem Efendim” diye hitap eden Altaylı’nın mektuplarından, 26. Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ[5] ile Silivri Cezaevi’nde iken şüpheli şekilde ölen MİT Asya Bölge Koordinatörü ve Müsteşarlık Karargâhı Başmüşaviri Kaşif Kozinoğlu’nun[6] etkisiz hale getirilmelerini istediği anlaşılıyor.

O tarihlerde Yargı’ya ve Emniyet’e büyük ölçüde hâkim olan Fetullah Gülen, Altaylı’nın isteğini[7] yerine getirmiştir!

Başbuğ tutuklanmış; Kozinoğlu ise, Silivri Cizaevi’nde şüpheli bir şekilde öl(dürül)müştür!

Altaylı mektubunda Fetullah Gülen’e “zat-ı alileriniz[8] düzeyinde övgüler dizdikten sonra, bağlılık yeminini şu cümleler ile eda etmiştir:

Lütfen beni bir öğrenciniz, bir muhibbiniz, bir küçük kardeşiniz kabul etmeniz bana hediyelerin en büyüğüdür. Hizmet kervanınızda benim de payım olursa bu da Rabbimin bana en büyük lütfu olacaktır.

Altaylı, Kozinoğlu’nun MİT’in başına getirileceğini duyduktan sonra:

Eğer böyle bir şey olursa, Allah memleketi, devleti, Fetullah Gülen’i, Cemaatin önde gelenlerini korusun. Bu bir felaket olur” diyerek, Gülen’e elini çabuk tutmasını tavsiye etmiştir.

Enver Altaylı, FETÖ’nün çatı kurumu olan TUSKON[9] Başkanı, aynı zamanda örgütün iki numaralı ismi olan Mustafa Özcan[10] ile de yakın ilişki içerisindeydi.

Enver Altaylı, Zaman gazetesindeki röportajında; “Orta Asya’da Türk jeopolitiğinin içini dolduracak insan Fethullah Gülen Hocaefendi’dir” diyerek, FETÖ’ye biat ettiğini bir kez daha vurgulamıştır.

Altaylı, damadı Metin Can Yılmaz’ın[11] FETÖ üyesi olduğunu bilerek kızıyla evlenmesine izin vererek, yerini iyice belirlemiştir.

Damat Metin Can Yılmaz, eski MİT mensubu Mehmet Barıner’in[12] yurt dışına kaçırılma girişimi ile ilgili olarak başlatılan soruşturma kapsamında tutuklanmıştır…

***

Enver Altaylı, “Abdi İpekçi’yi Sovyetler öldürdü” açıklamasının da sahibidir.

Birgi kirliliği yaratmada bir numaradır!

Enver, aynı zamanda Almanya vatandaşıdır.

Telefonuna üst düzey FETÖ’cülerin kullandığı “Signal” isimli haberleşme programı yüklü olduğu tespit edildi.

Adres defterinde kayıtlı çok sayıda ilginç isim vardır; Mümtazer Türköne dikkatimi çekenlerden biridir.

Enver Altaylı, CIA’nın Orta Amerika Şefi Alen Fiers ile FETÖ kumpaslarının gündemde olduğu dönemde, tam 53 kez telefonla görüşmüştür.

Altaylı, Ruzi Nazar’ın[13] manevi oğlu gibiydi.

Nitekim, Altaylı’nın eşine ait Antalya-Manavgat’taki otelde yaşıyordu.

Ruzi Nazar ile Enver Altaylı (ve Reina katliamının sanığı Abdulkadir Masharipov) Fergana Vadisi’nden[14] hemşeri olurlar.

Batı Türkistan’daki Fergana Vadisi CIA’nın ajan tarlası gibidir…

Enver Altaylı, Trump’ın eski Ulusal Güvenlik Danışmanı General Michael Flynn’e yazdığı mektupta; “Türkiye Başbakanına göre, ABD düşman, darbe girişimi komplodur” diyerek, Binali Yıldırım’ı şikâyet ettikten sonra, “Ordu içerisinde çok sayıda Rusya yanlısı general var ve bunlar Perinçek’in kontrolündedir. Bu generallerin hiçbiri darbe girişiminde yer almamıştır” tespitini yaparak bir de ihbarda bulunmuştur…

***

Peki, Enver Altaylı’nın 1159 defa görüştüğü Rasim Bölücek kimdir?

Y-CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na  “15 Temmuz Darbe Girişimi” için “kontrollü darbe”  nitelemesi yapmasını tavsiye eden Başdanışmandır.

CHP milletvekillerinin özel kartla çıktığı CHP Genel Merkezi’nin 13. Katı Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na tahsis edilmiştir;  buna karşılık milletvekillerinin dahi çıkması yasak olan 14. kat ise, Başdanışman Rasim Bölücek’e çalışma ofisi olarak tahsis edilmiştir.

Öyle bir danışmandır yani!

Ekmelettin İhsanoğlu’nu onun aday yaptırdığı söylenir.

Resmi kayıtlara göre, New York’ta ikamet etmekte olan Bölücek, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin şirketi Metropol İmar A.Ş’den Yönetim Kurulu Üyesi olarak ücretini almaya devam etmektedir.[15]

Geçmişte DYP ve BBP’ye danışmanlık yapan Bölücek, bir dönem de MHP’ye “danışmanlık” yapmıştır.

11 Şubat 2015’den önce “RTÜK Başkanlık Müşaviri”  olarak görevliydi.

Rasım Bölücek’e Dersimli Kemal’in bir sarılışı var ki, arkadaşı Ahmet Altan’ı orta yerinden çatlatmadığına şükrettik!

Parti içerisinde Kılıçdaroğlu’nun konuşma metinlerini Rasim’ın yazdığı söyleniyor.

Tıp Doktoru olan Rasım’ın, “sağ seçmen ile CHP arasındaki ilişkiyi sağlamak” amacı ile kiralandığı savunuluyor.

Y-CHP, sözde “solcu” ya, sağ seçmenle ilişki kuramıyor, Rasim bu ihtiyacı gideriyor!

Rasim, “solcu” CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nu da kardeşi gibi seviyormuş…

***

Gelelim Saltuk Buğra Kavuncu’ya:

Enver Altaylı’nın yeğeni Saltuk Buğra Kavuncu[16], İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in prensidir.

İyi Parti’nin Genel İdare Kurulu Üyeliğine seçildikten sonra, genel başkan yardımcılığına da getirilmiştir.

Parti’nin sözcülüğünü yapacak kadar, “ülkücü ideolojiye” ve Türkiye siyasetine hâkim bir değerdir!

Saltuk Buğra, yerel seçimlerde İyi Parti’nin İstanbul İş Başkanlığını yapmıştır[17].

Ekrem İmamoğlu’nun her konuşmasında; solunda Kavuncu, sağında Kaftancıoğlu’nu görmeye alıştık.

Buğra’nın babası Prof. Dr. Orhan Kavuncu, bir dönem Türk Ocağı Başkanlığı[18] yapmıştır.

ANAP’tan milletvekili seçilmiş, BBP’de Genel Başkan Yardımcılığı görevini de yürütmüştür.

Baba Orhan Kavuncu, Enver Altaylı’nın ablası ile evlidir…

Mümtazer Türköne’nin ilk eşi Mualla Kavuncu da Orhan Kavuncu’nun kız kardeşidir…

***

Açık kaynaklardan derlediğim bilgiler bu kadardır.

Kuvayı Milliyeci yurtseverlerin bin bir zorlukla kurup, bugünlere getirdikleri milli istihbarat teşkilatımız MİT’e[19], CIA tarafından yapılan sızmalar ayrı bir hüzünlü yanımızdır.

Şimdilik bu hususu tartışmaya açarak, asıl konuyu dağıtmıyoruz.

MİT’e bu ölçüde sızan CIA’nın, siyasi partilere sızmadığını düşünmek saflıktır.

Asıl paylaşmak ve vurgulamak istediğim tespit budur.

Düşündürücü olan bir önemli tespitim de; Mustafa Kemal Atatürk’ün partisi CHP’nin, Deniz Baykal’a kurulan kaset operasyonu ile işgal edilmiş ve Kemal Kılıçdaroğlu ile arkadaşları tarafından ABD’nin hizmetkârı duruma getirilmiş olmasıdır.

Bu son tespiti doğrulayan yüzlerce kanıt sunabilirim.[20]

Nedense, CHP tabanı bu gerçeği kabullenemeyerek, işgalin devamına ortamı hazır bulundurmakta; inadına, CHP’li olmayan Dersimli Kemal’i CHP’nin başında tutmaktadır.

Bir gün FETÖ’ye kol kanat geren Yeni CHP yönetimi, bir başka gün PKK/HDP için kalkan olmakla, tarihinin en büyük ihanet dönemini yaşamaktadır…

CHP’yi geri almadan, Türkiye’yi geri almanın imkânsızlığı defalarca ortaya çıkmasına karşın, CHP tabanının silkinip kendine gelememesini, bir türlü anlayabilmiş değilim.

Bonzai”nin o kadar etkili olduğuna ise asla inanamıyorum!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

[1]A.Ü. Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, Linz Üniversitesi’nde Doğu Avrupa Bilimleri’ne bağlı dil kurslarını bitirdi. Doğu Avrupa Hukuk Enstitüsü, Hukuk Fakültesi ile Köln Üniversitesi’nde eğitim gördü.

[2] Mehmet Fuat Doğu, 1954 yılında MAH Başkanlığı emrine tayin edilmiştir. II. Dünya Savaşı sırasında Nazi İstihbarat Şefi olan ve savaştan sonra müttefiklerin safına geçerek soğuk savaşta komünizme karşı istihbarat faaliyetlerinin merkezi olan Reinhard Gehlen’in öğrencilerindendir. 27 Ağustos 1962 tarihinde MAH Reisi olarak atanmıştır. Bu görevde 25 Ağustos 1964 tarihine kadar kalmıştır. 1 Mart 1966 tarihinde ikinci kez MİT Müsteşarlığı görevine getirilmiştir.

[3] MİT’te ilk defa “Sovyetolog” olarak görev yapan eleman Enver Altaylı’dır.

[4] Komünist Teoriler ve Sovyet Yayılma Siyaseti, Esir Türk İllerinde 90 Gün ve İran Ülkü tarafından kaleme alınan “Büyük Oyundaki Türk: Enver Altaylı”.

[5] Orgeneral İlker Başbuğ, Ağustos 2013’te İstanbul 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi tarafından karara bağlanan Ergenekon davasında “darbeye teşebbüs” ve “terör örgütü yöneticiliği“nden müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

[6] 10 Mart 2011 tarihinde Zekeriya Öz tarafından ifadesi alınan Kaşif Kozinoğlu, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesince sorgulandı ve tutuklanmasına karar verildi. Mahkemeye çıkartılmadan 13 Kasım 2011’de Silivri Cezaevi’nde şüpheli bir şekilde yaşamına veda etti.

[7] Enver Altaylı, Fetullah Gülen’e yazdığı mektupta şu ifadeleri kullanmıştır: “Özbekistan’da Şenkal Atasagun’un Özbekistan görevlisi olarak çalışan Kaşif Kozinoğlu, terfi ettirilmiş ve merkezi Taşkent’te bulunan, Orta Asya istihbaratını koordine etmekle görevli büronun başına getirilmiştir. Okulların kapatılma sürecinde en büyük ihanet payı adı geçen bu şahsa aittir. Kozinoğlu insan olarak baştan aşağı ahlaki zaaflarla dolu, menfi insan tipinin müşahhas bir örneğidir. Atasagun ve ulusalcılardan himaye görür.”

 

[8] Zat-ı Ali: Yüce zat, yüksek şahsiyet anlamındadır.

 

[9] Türkiye Sanayici ve İşadamları Konfederasyonu

 

[10] https://www.memurlar.net/haber/665444/konsolos-taciri-feto-cu.html

 

[11] http://fetogercekleri.com/fetode-bugun/eski-mit-mensubunun-damadi-da-tutuklandi/

 

[12] https://www.sabah.com.tr/gundem/2020/01/24/altayli-iddianamesinde-karlov-suikasti-baglantisi

 

[13] https://tr.wikipedia.org/wiki/Ruzi_Nazar

 

[14]  Fergana Vadisi, Orta Asya’da Özbekistan’ın doğusunu, Kırgızistan’ın güneyini ve Tacikistan’ın kuzeyini kapsayan vadi.

[15] https://www.aksam.com.tr/guncel/rasim-bolucek-hakkinda-her-sey/haber-1039653

 

[16] https://m.yeniakit.com.tr/kimdir/Bu%C4%9Fra_Kavuncu

 

[17] https://www.yenicaggazetesi.com.tr/iyi-parti-istanbul-il-baskani-belli-oldu-207264h.htm

 

[18] http://orhankavuncu.com/index.php/hakkinda/ozgecmis

 

[19] Teşkilat-ı Mahsusa, 17 Kasım 1913 tarihinde Enver Paşa tarafından kurulmuştur. Karakol Cemiyeti, 5 Şubat 1919’da Talat Paşa’nın emri ile kurulmuştur. Kurtuluş Savaşı yıllarında Zabıtan, Yavuz, Hamza ve Felah adlı cemiyetler istihbarat görevini yürütmüştür. 19 Temmuz 1920 tarihinde Genelkurmay Başkanlığına bağlı Askeri Polis Teşkilatı kurulmuştur. 1 Nisan 1921’den itibaren Tetkik Heyeti Amirlikleri istihbarat görevini devralmıştır. 3 Mayıs 1921’de Enver Paşa’nın kurduğu Müsellah Müdafaa-i Milliye (Mim Mim Grubu) milli istihbarat görevini yürütmüştür. 1926’da Mustafa Kemal Atatürk Milli Emniyet Hizmeti’ni (MAH) kurmuş daha sonra Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) adı ile faaliyetlerini bugüne kadar sürdürmüştür.

http://www.mit.gov.tr/tarih_index.html

 

[20] http://chp-muhalefethareketi.biz.tr

 

“EVET BİZ MUTLU OLDUK”!..

 Biz mutlu olduk_1

 

Peygamberimizin “Ölülerinizi hayırla yâd ediniz” buyurduğu rivayet edilir.[1]

Bu yüzden ölülerin arkasından pek konuşmayız.

Geleneğimizdir.

Lakin siyasiler bu kuralın dışındadır; onları her zaman eleştirmek yurttaşlık ödevleri[2] arasında sayılır…

***

97 yaşında sonsuzluğa uğurladığımız Zekiye Rahşan Ecevit,  Türk siyasi hayatının son 50 yılına damgasını vuran CHP’nin Üçüncü Genel Başkanı Bülent Ecevit’in eşi ve sağ kolu olması nedeniyle önemli bir siyasi figürüdür.

Bu yüzden, her ikisini birlikte övmek veya birlikte eleştirmek doğru olur.

Gerçekten de Rahşan Ecevit’in vefatının ardından en çok konuşulan Bülent Ecevit ile ilişkisi oldu.

Aşkları, evlilikleri, otobüste Bülent Bey’in omuzuna yaslanıp birlikte uyumaları, şiirleri, romanları, güvercin uçurmaları hep hatırlatıldı.

Siyasi duruşlarından; başarılarından, başarısızlıklarından, Türk siyasi hayatına neler kattıklarından pek söz edilmedi…

***

Hiç kuşku yok ki, Ecevitlerin artıları eksilerinden daha çoktur.

Şair ruhlu olan Ecevitler, pek çok önemli kararlarında duygusallıklarını gizleyememişlerdir.

Her ikisi de İskandinav ülkelerine göre siyasi tiplerdi.

Bülent Ecevit’e sağlığı ile ilgili sorulduğunda; “Ben eşim Rahşan Ecevit’in sağlık durumu iyidir” şeklinde ikili cevap vermesi, iki ayrı bedenle bir kişi olarak yaşadıklarını göstermekteydi.

Eski Halkevleri Genel Başkanı Tabii Senatör Ahmet Yıldız’ın tarifi ile Bülent Ecevit “iyi bir ikinci adamdı”; [3] liderlik gömleği üzerinde bol duruyordu.

Nitekim Atatürk’ün kurduğu köklü parti CHP’yi, elinin tersi ile iterek, kendisinden sonra yaşamasının olanaksız olduğu daha o zaman belli olan DSP için olağanüstü çaba sarf etmiştir.

Karaoğlan, Deniz Baykal ve Ali Topuz gibi CHP’nin sivrilmiş siyasetçileri ile mücadele edememiş, küsüp gitmeyi tercih etmiştir.

Sonuç itibariyle, CHP tabanını karpuz gibi ortadan böldüğü[4] için adı “bir bölen” e çıkartılmıştır.

Başkent’in 25 yıl süreyle Melih Gökçek gibi bir fırsatçı siyasetçinin eline geçmesinin[5]   başlıca sorumlusu; SHP ile ittifaka yanaşmayarak,  DSP’yi yerel seçimlere sokan Ecevit’in, af edilmez duygusal kararıdır…

Bütün bu kararların alınmasında, Ecevit’in sağ kolu ve Genel Başkan Yardımcısı Rahşan Ecevit birinci derecede rol oynamıştır…

***

Rahşan Hanım, Fetullah Gülen’in elini ilk defa sıkan hanım olarak tarihe geçmiştir![6]

Çat kapı Ecevitlere misafir olan Gülen, daha sonraki yıllarda onları fena halde kullanmıştır.

Ne ezilen, ne ezen, insanca hakça bir düzen”  sloganını şiar edinip, “Ak günlere”  ulaşmak için dağa taşa “Umudumuz Karaoğlan” yazan biz idealist gençliği, 12 Eylül darbesinden sonra;  “inançlara saygılı laiklik[7] kavramını ortaya atarak, acayip bir hayal kırıklığına uğratmıştır…

Sanki o güne kadar savunduğumuz laiklik, inançlara saygılı değildi!

İdolümüz Karaoğlan, küçücük dünyamızı her geçen gün biraz daha yıkıyordu.

Fetullah Gülen Hareketi” (son tahlilde CIA tabii ki) Ecevit’i öylesine kuşatmıştı ki, MGK’nda bile, Umudumuz Ecevit,  Fetullah’ı savunmak zorunda kalmıştır…[8]

Ahirette eğer Allah bu imkânı verirse şefaatçi[9] olacağım ilk kişi Ecevit’tir[10] diyen Fetullah Gülen’in, yurt dışına çıkmasını, başka bir ifade ile hapse tıkılmasını da engelleyen de Umudumuz Ecevit’tir…

***

Ecevitlerin vefatlarının ardından; şiirleri, romanları, sadakatleri ile aşklarının öne çıkması, siyasetteki başarısızlıklarını gizlemeye yetmemiştir.

DSP’de ağırlığını iyice yitiren Rahşan Hanım, 2009 Kurultayında Zeki Sezer’e karşı aday Prof. Dr. Alemdar Yalçın’a destek vermiş ise de seçimi Masum Türker kazandığı için kendi kurduğu partide, bizzat kendisinin seçtiği delegeleri söz dinletemeyip, ağır bir yenilgiye uğramıştır.[11]

Rahşan Hanım, daha sonra ak güvercinli partisinden istifa edip, kurucu genel başkanlığını Hulki Cevizoğlu’nun yaptığı Demokratik Sol Halk Partisi’ni kurmuştur.

Daha sonra genel başkanlığına geçtiği bu parti de beklenen ilgiyi görmediğinden, 2010 yılında kapanmıştır.[12]

***

Siyasetteki başarısızlığı defalarca tescil edilen Rahşan Ecevit’in, CHP’ye kurulan kaset tezgâhından sonra, Emrehan Halıcı ile birlikte CHP’ye gidip Kılıçdaroğlu’na destek vermesini[13] özeleştiri olarak kabul edebilir miyiz bilmem.

Rahşan Hanım, Kılıçdaroğlu’na desteğini, “Adalet Yürüyüşü”nde de devam ettirmiştir.[14]

Denebilir ki, Bülent Bey’in siyasete adeta itekleyerek soktuğu Rahşan Hanım’ın, Köylü Derneği’nden sonra, sorunsuz bir şekilde yönetebileceği en uygun makam, ancak bir vakıf olabilirdi ki, Rahşan Ecevit-Bülent Ecevit Bilim Kültür ve Sanat Vakfı’nın Başkanlığını yaparak bunu ispatlamıştır…

***

Bülent Ecevit’in, duygusal bir adam olmasına rağmen, devlet adamlığını inkâr edecek değiliz:

Kıbrıs çıkarmasını kim unutturabilir ki.

ABD’nin Irak’ı işgal etmesine karşı çıkışı, yurtseverliğinin en onurlu hareketi sayılır.

ABD’nin “haşhaş yasağı”na karşı dikilişi de kuşkusuz öyledir.

Hele de; Amerikan ambargosundan sonra,  1975’te Amerikan üslerini kapatması kararına şapka çıkartıyorum…[15]

***

1999 seçimlerinde Ecevitleri yüzde 22 oy oranı ile iktidara getiren Türk halkı, 2002 seçimlerinde DSP’nin oylarını yüzde 2.1’ e düşürerek,  siyaset sahnesinden çıkarttı.[16]

Ecevit, siyasi yaşamında çok hatalar yaptı; en büyüğü küresel sermayenin has adamı Kemal Dervişoğlu’na ekonomiyi teslim etmiş olmasıdır.[17]

Ecevitler, bu dünyadan göçtü gitti ama en büyük hataları olan Kemal Derviş’i, Y-CHP içerisinde Faik Öztrak ile yaşatmaya devam ediyorlar.[18]

Hicaz’da; ihrama girilen yerden Kâbe’ye kadar olan 110 bin metrekare arazinin, son sahibi olan Ecevit; Türk hacılara konaklama yeri yapılması için 2 milyar dolar değerindeki bu arazisini devlete bağışladı.[19]

Öyle de bir yönü var…

***

Ecevitler, ilginç insanlardı:

Birlikte çalışacakları insanlarda kendilerine koşulsuz “itaat”  etmeleri, aradıkları ilk koşuldu.

Büyük olasılıkla ikinci koşul da yoktu!

Bu hataları nedeniyle de sürekli ihanete uğramışlardır.

Siyasette; iz bırakan, yol açan, önderliği kabul edilen bir tek kişi yetiştirmiş değillerdir.

Rahşan Hanım’ın gazeteci Kadir Çelik’le yaptığı ve daha sonra kitaplaştırılan[20] mülakatı, “Evet biz mutlu olduk” diye noktalamasını, ben şahsen eski bir Ecevitçi olarak bir türlü içime sindiremedim.

Mutlu iseler, mutlu olmadık diyecek halleri yoktu elbette…

Demek ki, Ecevitler hep mutluydular!

Ya biz?!..

Gençliğini onların peşinden giderek, dağlara-taşlara “Umudumuz Ecevit” yazan bizler; hiç mutlu olduk mu acaba?

Av. Cemil Can

 

 

 

 

 

[1] http://www.gazetevatan.com/suleyman-ates-245474-yazar-yazisi–olulerinizi-hayirla-y-d-edin-/

 

[2] Yurttaşlık ödevlerinin başında Siyasi Hak ve Ödevler gelir. “Seçme ve Seçilme Hakkı”nın en iyi şekilde kullanılabilmesi için siyasetle ilgilenmek şarttır. Siyasetle ilgilenmek; bütün siyasi hareketleri incelemeyi ve eleştirmeyi de kapsar.  Ülke yöneticilerini eleştirmek,  daha sonra gelecek yöneticilerin niteliklerinin belirlenmesi ve belirginleşmesi bakımından son derece önemlidir. Devletin başına en yetkin ve dürüst siyasetçilerin getirilmesini sağlamak, yurttaşların en önemli ödevidir. Bu ödevin doğru bir şekilde yerine getirilebilmesi için siyasete katılımın önündeki engellerin tümünün kaldırılması gerekir. “Parti içi demokrasi” siyasetle ilgilenmenin olmazsa olmazlarındandır. İnsanları siyasetten uzak tutmak veya belli kesimlere siyaseti yasaklamak, o kişilere yurttaşlık ödevlerini yasaklamak anlamına gelir ki, ihanetle eş değerde bir aymazlık kabul edilmelidir.

 

[3] 12 Eylül Darbesinden sonra Ahmet Yıldız, uzunca bir süre zamanının çoğunu Ankara’daki Trabzon Kültür ve Yardımlaşma Derneği’nde briç oynayarak geçirirdi. Oyun aralarında genellikle siyasi analizler yapardı. Bir seferinde; Bülent Ecevit’le ilgili yaptığı değerlendirme yaptı. Şöyle dedi: “Ayıbı yok, kaybı yok, okur-yazarçizer iyi bir ikinci adamdır; lider olamaz.”

 

[4] http://www.ysk.gov.tr/tr/27-mart-1994-mahalli-idareler-genel-secimi/2804

 

[5] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-41637837

 

[6] https://t24.com.tr/haber/gulenin-elini-sikan-ilk-kadin-benim,31960

 

[7] http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1134451/ideolojik-yonuyle-bulent-ecevit.html

 

[8] https://www.internethaber.com/ecevit-ve-fetullah-gulen-arasindaki-tuhaf-iliski-1704584h.htm

 

[9] Şefaat, İslam terminolojisinde, evliya gibi kendisine Allah tarafından izin verilen kişilerin ve özellikle peygamberlerin, inananların affedilmesi için dilekte bulunması anlamına gelir.

 

[10] https://www.yeniakit.com.tr/haber/sefaatin-sifresi-imrali-31350.html

 

[11] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diger/62144/DSP_de_Masum_Turker_zamani.html

 

[12]http://web.archive.org/web/20150202021947/http://www.cnnturk.com/2010/turkiye/01/17/dshpde.cevizoglu.gitti.ecevit.geldi/559799.0/index.html

 

[13] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/rahsan-ecevit-kurultayda-14802683

[14] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/rahsan-ecevitten-kilicdarogluna-destek-mesaji-40514085

[15] https://odatv.com/40-yil-once-ecevit-ambargo-uygulayan-abdye-ve-natoya-nasil-rest-cekmisti-03081834.html

 

[16] https://www.dw.com/tr/bir-b%C3%B6lenin-partisi-yine-oylar%C4%B1-b%C3%B6lecek-mi/a-47620324

 

[17] http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hurriyet-pazar/ecevitin-12-yil-sakli-tutulan-anilarindan-kemal-dervis-seytani-hesaplar-icerisindeydi-40782925

 

[18] http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hurriyet-pazar/ecevitin-12-yil-sakli-tutulan-anilarindan-kemal-dervis-seytani-hesaplar-icerisindeydi-40782925

 

[19]  http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/mehmet-tezkan/bulent-ecevit-in-mekke-deki-arazisi-2643387

 

[20] https://www.idefix.com/Kitap/Bulentimle-Bir-Omur-Rahsan-Ecevit-Anlatiyor/Kadir-Celik/Edebiyat/Soylesi/urunno=0000000221738

ALİLERE AÇIK MEKTUP!..

eşler tiyatrodaaa

Sayın Uzunali;

(Ve diğer bilumum Aliler…)

Kılıçdaroğlu ve  İmamoğlu’nun eşleri’nin CHP İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu ile birlikte (ikinci kez)  HDP eski Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın eşine destek vermek amacıyla bir etkinlikte yan yana görüntü vermelerini eleştiren paylaşımlardan rahatsızlık duyduğunuz anlaşılıyor.

Bu iyi bir şey!..

Bu eylemi bir suç gibi gösterdiğimiz şeklindeki eleştiriniz ise yersizdir.

Zira ortada bir suç olduğunu söyleyen yoktur!

Ayrıca dedikodu da yapmıyoruz.

Bir fikrin savunuculuğunu yapıyoruz.

Dolayısıyla bu konuda da haksızlık yapıyorsunuz…

Sadece gazetelerde yer alan gerçek olan bir durumu paylaştık. Sizi rahatsız eden nedir onu da anlayabilmiş değiliz. Umarım bu yoruma cevap yazarken rahatsızlığını da anlatırsınız.

Şimdi bizi rahatsız eden hususları anlatalım:

  • HDP, PKK’nın Meclis’teki uzantısıdır. Bu benim tespitim değil, kendilerinin itirafı ve kabulüdür. Kanıtlı ispatlı bir gerçekliktir. Herhalde buna itiraz edecek değilsiniz. Eğer itiraz ediyorsanız, Görevden alınan HDP’li belediyelerin, PKK’ya yaptıkları yardımları ve belediye olanaklarını nasıl kullandırdıkları ile ilgili haberlere göz atarak çıplak gerçeği öğrenebilirsiniz.

İlaveten, HDP’li belediyelerin “eş başkanları” Kandil’deki PKK yöneticileri tarafından atandığı ortaya çıkmıştır.

Bunun gibi yüzlerce kanıt HDP’nin PKK’nın Meclisteki “siyasi uzantısı” olduğunu ortaya koymaktadır.

  • PYD ise PKK’nın Suriye’deki uzantısıdır. PKK/PYD Amerika’nın Ortadoğu’daki “kara gücüdür”. Bunu da ben uydurmuyorum. Hem Amerikalı yetkilileri bunu söylüyorlar, hem de PKK/PYD yöneticileri bu durumu kabulleniyorlar.
  • Hal böyle olunca; HDP’nin, Amerikan politikalarını Türkiye’de uygulamakla görevli “siyasi” bir parti olduğu ortaya çıkıyor. Bu duruma kendilerinin bir itirazı yok. Sizin neden var onu şimdi anlatırsan iyi olur. Biz de aydınlanırız.
  • Amerika’nın Ortadoğu’da ve Türkiye’deki politikaları, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile formüle edilmiştir. Bu politikaların içerisinde 23 ülkenin sınırlarını ve rejimlerini değiştirmek de vardı. Türkiye de bu programa dâhildir. Yeni oluşacak devletler ve sınırları ile ilgili haritayı Amerikalılar bir NATO toplantısında paylaşmıştır. Haritayı Google’dan bulabilirsin…
  • Bu dört maddede özetlediğim hususlar, HDP’nin emperyalist ABD ile işbirliği içerisinde olduğunu ve son tahlilde ABD’ye askerlik yaptıklarını göstermektedir…

***

Yukarıdaki tespitlere bir itirazınız olacaksa, önce onları söyleyiniz. Karşı kanıtları göstereceğiz. Ondan sonra tartışmaya devam edebiliriz.

Eğer bir itirazın yoksa takip eden şu soruların cevaplarını düşünmenizi rica ediyorum:

Emperyalizmin çıkarlarını savunan böyle bir işbirlikçi parti ile Atatürk ve arkadaşlarının emperyalizme karşı mücadele ederken kurdukları Cumhuriyet Halk Fırkası’nın devamı olan CHP’nin, birlikte görüntü vermesi yakışık alıyor mu?

Böyle bir görüntü HDP ile PKK arasındaki organik ilişkiyi gizlemek çabası değil midir?

HDP ile ittifak da aynı mahiyette bir işbirliğini ortaya koymuyor mu?

HDP, Kurtuluş Savaşı yıllarında düşmanla işbirliği içerisinde olan Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne ne kadar da benziyor değil mi?

Emperyalizmi ilk defa yenen “Tam Bağımsızlıkçı” Kuvayı Milliyecilerin partisine, ABD’nin 40 bin TIR silah vererek desteklediği ve 40 binden fazla insanımızı katleden bir terör örgütünün Meclis’teki uzantısını, meşru bir siyasi parti gibi göstermek, şanlı tarihini ve mirasını ret ve inkâr etmek anlamına gelmiyor mu?

BU SORULARIMA AKLA YATKIN; KANITLI, İSPATLI YANITLAR VERMENİZİ BEKLİYORUM…

BU ARADA SORULARINIZ DA OLACAKSA, ONLARI DA İLETİRSİN CEVAPLARIZ.

Gördüğün gibi dedikodu yapmıyoruz…

Ayağı yere basmayan eleştirilerinizi bile ciddiye alıp, gereğini yapıyoruz.

Sözlerimi bitirirken, bir hususa daha değinmek isterim:

Diyeceksiniz ki, madem HDP, PKK’nın uzantısıdır ve PKK da ABD’nin kara gücüdür, AKP iktidarı neden onlara 93 milyar TL seçim yardımı yaparak, parlamentoya girmelerine izin veriyor.

Bu sorunda yerden göğe kadar haklısınız.

(Bu yardımdan yola çıkarak; siyasi iktidar, terör örgütüne yardım yapıyor diyebilirsiniz.)

Aynı soruyu bizler de soruyoruz ve yargının gereğini yapmasını bekliyoruz.

Aslında bu sorunun cevabını siyasi iktidar vermelidir. Siyasi iktidar adına İçişler Bakanı Süleyman Soylu, geçenlerde bir televizyon programında aynı soruya cevap veremedi ve topu Yargı’ya attı. Hâlbuki Yargı da “tarafsız ve bağımsız” olmayıp Reis’in kontrolü altındadır.

(Benim bu konuda bir fikrim var: CHP’nin oy toplama kaygısı ile HDP’ye yanaşacağı bilindiğinden ve CHP ile HDP gizli veya açık olarak ittifak halinde gözüktükçe halkın bu yapıyı asla iktidara getirmeyeceği tespit edildiğinden; iktidar HDP’nin siyasi faaliyetlerine izin veriyor. Bu şekilde de AKP alternatifsiz hale getirilerek iktidarının sürekliliği sağlanıyor. CHP sırtındaki PKK kamburu ile dolaşmaya mecbur bırakılıyor. 2002 yılından bu yana yaşadıklarımız bu değerlendirme ile bire bir örtüşmektedir. Fakat ne yazık ki, bu fikir CHP tabanında yeterince taraftar bulmadığı için parti  işgal altından kurtarılamamaktadır.) 

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz:

Siyasi iktidar, PKK ile ilgili olarak gereğini yaparken, uzantısı olan HDP ile ilgili olarak eylemsiz kalması kabul edilemez.

Buna rağmen bu durum HDP’nin meşru bir siyasi parti olduğunu göstermez.

Sadece siyasi iktidarın acizliğini ortaya koyar.

Bu yalın gerçekler ortada dururken, Kılıçdaroğlu’nun ve İmamoğlu’nun eşlerinin (ve CHP İstanbul İl Başkanı Kaftancıoğlu’nun) eski HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın eşi ile birlikte görüntü vermeleri doğru siyasi bir tercih değildir.

Gerçek CHP’lileri ziyadesiyle incitir.

Biz ne CHP’nin HDP ile ittifakını ne de ittifak sonrası olan bu yakınlaşmasını içimize sindiremedik, sindiremiyoruz.

Bu tür davranışlar, HDP’yi meşru bir parti gibi gösterme çabaları olarak değerlendirilir.

Sonuçta PKK’ya yararlar.

En sonunda da ABD’nin politikalarına hizmet ederler…

Bizim görüşlerimiz böyledir…

Saygıyla…

OLAN BİZİM AMERİKANCILARA OLDU!..

bizim_amerikacılar

Bizimkiler “kapitalsiz kapitalist” olmayı neden seçtiler bilemeyiz.

Belki de Amerika’ya ilk yerleşen kolonicilere özendiler.

Kim bilir belki de; devamlı “Batı”ya giderek zenginleşeceklerini, refah içerisinde bir yaşam süreceklerini umdular.

Akıl dışı nedenlerle, takım tutar gibi Amerika’yı tuttular!

Amerika ile üzüldüler, Amerika ile sevindiler…

Kısaca umutlarını “büyük devlet”e bağladılar…

Aralarında kendini öylesine kaybedenler var ki, Amerika’nın yardımı ile iktidara gelinebileceğine bile inanırlar…

Oysa onlarca örneği vardır; bu şekilde hep Amerikalılar başka ülkelerde iktidar olmuşlardır…

***

Kapitalizmi ve emperyalizmi anlatamadığımız insanlara, dünyanın en acımasız ve ahlaksız ekonomik sistemini uygulayan Amerika Birleşik Devletleri’ni[1] nasıl tanıtacağız?

Henüz sıcaklığını koruyan İranlı General Kasım Süleymani suikastı ve arkasından İran’ın Irak’taki ABD üslerine yaptığı intikal saldırıdan çok şeyler öğrenebiliriz:

Önce bir soru soruyorum:

Amerika’nın Ortadoğu’da ne işi var?

Bu soruya cevap vermiyorum, soruyu erbabına bırakıyorum; o sorsun!

Ben başka bir şey anlatacağım:

Bağımsız bir ülkeyi, “ellerinde kimyasal silahlar var, komşu ülkeler ve insanlık için tehdit oluşturuyorlar” yalanı ile işgal edenlerden azıcık söz edeceğim.

Kendi yalanlarını kısa bir süre sonra “CIA bizi kandırdı” diyerek, itiraf edecek kadar pişkin olan Amerikan yönetimi, Saddam’ı iktidardan düşürdükten ve Irak ordusunu dağıtıp, petrollerine el koyduktan sonra, çekip gitmedi; işbirlikçisi Barzani’ye Kuzey’de bir özerk yönetim kurdu, diğer işbirlikçi Talabani’yi de Irak’a kukla Cumhurbaşkanı yapıp, Irak’ın yönetimine fiilen el koydu…

***

Amerika, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da sürekli savaş istiyor.

Bir taşla, birkaç kuş vurmaya alıştılar.

Sürekli savaş demek, sürekli silah üretmek ve satmak demektir.

Ayrıca teknolojik olarak modası geçmiş, elde kalmış silahları da paraya çeviriyorlar.

Bunun için de savaş çıkarmak şarttır.

Zira silahın pazarı savaştır!..

Sürekli savaş, sürekli silah üretmek ve satmak demektir.

Savaşın sonunda “Kim kazanırsa ondan…” şeklinde başlayan bir cümle  kurmuyoruz artık.

Biliyoruz ki; savaşanlar savaşı kazanamazlar, kazanacak olanlar; savaş çıkaranlar, yani silahları satanlar ve savaşları finans edenler olacaktır.

Bu tespitin doğruluğunu yakın geçmişte yaşadığımız yöresel ve genel savaşlardan biliyoruz…

***

Savaşın nerede çıkartılacağı da çok önemlidir:

Ortadoğu ve Kuzey Afrika çıkartılmasının sebebini, sadece silah satışlarına bağlayamayız.

Bu bölgeler, dünyanın en rafine (kaliteli) petrol rezervlerine sahiptir.

Ayrıca Akdeniz’in doğusunda zengin hidro-karbon (doğalgaz) kaynakları da var.

Bu coğrafyada bağımsız ülkelerin olması,  emperyalistlerin işine asla gelmez:

Zira bağımsız ülkeleri kolay kolay savaşa sokamazlar; doğal kaynaklarını rahat sömüremezler.

Bu yüzden petrol ve doğalgaz denizlerinin üzerinde; küçük, bağımlı ve işbirlikçi bekçi devletler olsun isterler.

Büyük Orta Doğu Projesi” (BOP), bu amacı gerçekleştirmek için geliştirilmiştir.

Rejimleri ve sınırları değiştirilmeye karar verilen ülkelerden biri de Türkiye’dir.

Emperyalistler, bu planın haritasını bile hazırlayıp, yayınlayacak kadar edepsizdirler…

***

Emperyalist devletler için Türkiye’nin başka bir açıdan da önemi vardır.

Asya ile Avrupa kıtası arasında köprü olan Türkiye, petrol ve doğalgaz kaynaklarının hemen yanı başındadır ve Batı’ya akıtılmaları için gerekli geçiş güzergahlara hakim bir coğrafyadadır.

Dünyanın diğer büyük devletleri; Hindistan, Çin, Japonya ve diğer Asya ülkeleri petrol ve doğalgaz ihtiyacını, büyük ölçüde Ortadoğu’dan karşılamaktadırlar.

Ortadoğu’yu kontrol eden ülkeler, enerjiyi de kısmen kontrol etmiş olurlar.

“Enerji” yaşamın olmazsa olmazıdır; hava ve su kadar gereklidir…

Enerji baskısını kullanarak, rakip ülkelerin pazar alanını daraltmak mümkündür.

Bu bakımdan Türkiye’yi ele geçirmeden böyle bir planı uygulamak imkansızdır.

Türkiye’nin ve Türkiye’yi yönetenlerin tek şansı bu jeopolitik durumdan gelir, demek yanlış değildir.

Bu yüzden, dünyanın hiçbir süper gücü Türkiye’yi rakibine kaptırmak istemez.

Türkiye’yi yanına alan sahada daha şanslıdır…

***

Demek ki, mesele sadece; silah satmak, enerji kaynaklarını yağmalamak değildir.

Rakip devletleri zayıflatmak, onların pazar paylarını azaltmak, enerjilerini gereksiz yerlere harcatmak da savaşın bir biçimidir.

Vekalet savaşları” da denen bölgesel savaşlar, bu üç amaca da hizmet ederler.

Savaşan askerler çoğu kez; din için, mezhep için, mikro milliyetçilik için, vatan için, millet için, ümmet için savaştıklarına inandırılırlar…

Bunun için emperyalistler, az gelişmiş toplumlar için “Ilımlı İslam” örneğinde olduğu gibi, “yeni din” bile üretebilirler…

***

Burnundan kıl aldırmayan Amerika:

Füzeler indikten sonra, İran’la önkoşulsuz görüşmeye hazır olduğunu açıkladı.

İsviçre üzerinden İran yönetimine defalarca mesaj iletti.

BM’e mektup yazarak, savaş çıkartmak niyetleri olmadığını bildirdi.

NATO’dan bile yardım istedi…

Kulaklarıma inanamıyorum!..

***

ABD’nin hatırı sayılır düşünce kuruluşlarından Rand Corperation’un, Rusya’daki savunma konuları ile ilgilenen araştırmacısı Dara Massicut; ABD’nin kayıp vermemesini; “saldırının tasarlanmış sembolik bir saldırı olarak görmediği” şeklinde açıklamıştır.

ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi ise, ABD yönetiminin gereksiz provokasyonlarını sona erdirmesi gerektiğini söyledikten sonra, Amerika ve dünyanın savaşı göze alamayacağını vurgulamıştır…

Bu açıklamalar oldukça önemlidir…

***

Saldırıdan hemen sonra, Çavuşoğlu’nun Irak’ı ziyaret ederek, yalnız olmadıkları mesajını vermesi dahi son derece önemlidir.

Savaştan sonra ABD tarafından dizayn edilen Irak Meclisi’nin, yabancı askerlerin Irak’ı terk etmesini istemesi, bölge ülkeleri açısından dönüm noktası değerindedir.

Bu yaşananların ortasında, Putin ve Erdoğan’ın Türk Akımı projesinin açılışının yapılması, biraz meydan okuma ve yeni güçler dengesinin nasıl oluşacağının işaretidir.

Trump’ın “İran ABD hedeflerini vurursa  52 hedef belirledik. İçinde kültürel miraslar da var. Hepsini vururuz” tehdidinden sonra;  arkasına CENTCOM, SOCOM ve Pentakon temsilcilerini alarak yaptığı açıklamanın doğru tercümesi, “Süper Güç”ün yelkenleri indirdiğini ilan etmesidir.

Kim ne derse desin, Amerika Ortadoğu’da yenilmiştir.

En kısa zamanda da pılısını pırtısını toplayıp gidecektir…

Tam da bu sırada, İsrail’in “yeni silah”ını tanıtması, karanlıkta türkü söylemekten çok da farklı değildir…

Japonların, 1941 yılındaki Pearl Harbour baskınından 79 yıl  sonra, ABD üslerine ikinci saldırıyı İran yapmış olması, tarihe altın harflerle geçecek bir olaydır.

Kahrolsun emperyalizm, yaşasın mazlum halkların kardeşliği…

Av. Cemil Can

[1] Dünyanın başına bela olan Amerikalılar, Avrupalıların en sorunlu olan torunlarıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nin nasıl kurulduğunu, Amerika devletinin resmi tarihinden daha kolay öğrenebiliriz: Amerika Kıtası’nın keşfinden sonra, bu topraklara yerleşmek üzere giden; İngilizler, Hollandalılar, İsveçliler, Norveçliler, İtalyanlar, Fransızlar, İspanyollar, İskoçyalılar, İrlandalılar, Almanlar, Portekizliler, Polonyalılar ve Danimarkalılar yerlilere ve Kızılderililere nasıl acımasız davrandıklarını, bir karış toprak için birbirlerini nasıl boğazladıklarını, Afrika’dan zincirleyerek getirdikleri köleleri boğaz tokluğuna nasıl çalıştırdıklarını resmi tarihlerinde bile gizleyemiyorlar. Amerika ormanlarında yaşayan hayvanları avlayıp kürklerini ve balta girmemiş ormanların ağaçlarını kesip satmak suretiyle, doğayı nasıl mahvettiklerini kendi ağızlarından doğrudan öğrenebiliriz. Mısır, kabak ve fasulyeyi nasıl ekerek hayatta nasıl kalacaklarını öğrettikleri insanların, Kızılderililere yaptıkları insanlık dışı muameleler, yeni nesilleri hakkında yeterince fikir verebilir.

Aşağıdaki bağlantıyı tıklayarak öğreneceğiniz bilgiler içerisinde en büyük yalan; barışçı oldukları konusunda bütün dünyanın hemfikir olduğu Kızılderililerin güya kendilerine saldırdığıdır.

http://www.usemb-ankara.org.tr/ABDAnaHatlar/Tarih.htm

SÖZCÜ’NÜN DE BİR SÖZCÜSÜ VAR!..

sözcü_uuu

Sözcü’yü “FETÖ’ye yardım etmekten” mahkûm eden İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi, Türkiye gerçeklerini anlamaktan oldukça uzakta olduğunu karara bağlamıştır.

Devletin resmi haber ajansı AA, bu haber ile ilgili olarak yazdığı İngilizce metine, gerçekte dinlenmeyen “gizli tanıkları” da ekleyerek, Mahkemenin yetersizliğini kapatmaya çalıştı.

AA, gerçek dışı haber yaparak, daha büyük gaf yapmıştır.

Yetmezmiş gibi, olayı fark edip deşifre eden Sözcü’nün aboneliğini de iptal etti.

Bu son karar “suçüstü” yapılmış olma telaşının bir ürünüdür.

O kadar olsa iyiydi:

Ajans, kendini savunurken mahkeme yerine geçip, bir Sözcü’yü terör örgütü de ilan etti.

Kesinleşmemiş bir kararı kesinmiş gibi verdi…

***

Adalet Bakanının:

FETÖ’ye eleştiri yapmış birilerini FETÖ’cü diye mahkûm ederseniz FETÖ’yle mücadeleyi sulandırmış olursunuz” şeklindeki sözlerine kulak vermek gerekir.

Sözcü’ye tam zamanında sözcülük etmiştir.

Mahkemeler, adaletten uzaklaşıp, başka düşüncelerin etkisi altında karar vermeye başlarsa, halkın adalete ve dolayısıyla devlete olan güveni sarsılır.

Adalete güvenin sarsıldığı bir ortamda; sanki FETÖ yargılamalarında da aynı şekilde hareket edildiği inancı yerleşir.

Bu da FETÖ’cü oldukları halde mahkûm olan pek çok kişi hakkında, “acaba” sözcüğü ile başlayan soruların sorulmasına sebebiyet verir…

***

Sonuçta; bu şekildeki özensizliklerden bir tek terör örgütleri yararlanırlar.

Devlet adına hareket eden kurumlar, devletin ayağına mermi sıkarsa, insanların aklına daha neler neler gelir…

Bu mahkeme hâkimlerinin yerinde olsam; derhal çekilir, ayak altında olmayan bir sulh hukuk mahkemesinde görev isterdim…

Av. Cemil Can

NE İŞİMİZ VAR?

Ortadoğu bataklığında ne işimiz var?ne işimiz var_2

Suriye’de ne işimiz var?

Libya’da ne işimiz var?

Bu soruları sorarak; şehit cenazeleri üzerinden duygu sömürüsü yapan o adama soruyorum:

Senin Atatürk’ün koltuğunda ne işin var?..

***

Sanki, BOP’un sahibi bizdik.

Sanki, Kuzey Afrika ülkelerindeki iktidarları biz yıktık.

Sanki, CIA’nın uydurduğu yalanlarla, iki defa Irak’ı biz işgal ettik.

Sanki, “Barzanistan”ı kollayıp, “Bağımsız Kürdistan”ı ilan etmek bizim fikrimizdi.

Sanki, PKK’yı kurup 40 bin yurttaşımızı biz öldürttük.

Sanki, toprak bütünlüğümüzü biz tehdit altına sürdük…

***

Türkiye’de; iktidarda hangi parti olursa olsun, emperyalistlerin Ortadoğu’ya ilişkin hesapları; enerji kaynaklarını yağmalamaları, “İkinci İsrail”i kurma planları asla değişmeyecekti.

***

TSK’nın görevi, ulusal çıkarlarımızı yurt içerisinde ve yurt dışında silahla savunmaktır.

O bakımdan, askere nerede ihtiyaç duyuluyorsa, görev yeri orasıdır.

“Ne işimiz var Suriye’de ve ne işimiz var Libya’da” sözleri; demagojidir, ucuzluktur, kurnaz kasaba politikacılarının kötü bir taklidinden başka bir şey değildir.

Vaktiyle, Libya’ya NATO güçleri saldırdığında, bu azgınlığa destek veren Bay Kemal, henüz o tutarsızlığının hesabını da vermiş değildir…

***

Suriye konusunda AKP’nin izlediği dış politika yanlıştı.

Esat Rejimi’ni yıkmak için ABD ile işbirliğine gidilmeyecekti.

Cihatçıların Türkiye üzerinden Suriye’ye girmesine izin verilmeseydi, çok iyi olurdu.

Askerlik çağına gelmiş Suriyeli gençleri, “mülteci” sıfatıyla kabul edip, Esat’ın asker kaynaklarını azaltmak, bize hiç yakışmadı.

Ahmet Davutoğlu’nun, “Stratejik Derinlik” saçmalıklarının ardından koşmayacaktık.

Abdullah Gül’ün, Amerikalılar ile yaptığı iki sayfa 9 maddelik anlaşmayı tanımayacaktık.

Reis’in BOŞ Eşbaşkanlığını kabul etmesine darılacaktık.

Hepsi doğru da:

Geçmişe “mazi” derler, bayanlar beyler…

***

Bütün bu olup bitene rağmen; Türk halkı, muhalefete güvenip iktidarı değiştirmedi.

Muhalefet, kendini yenilemeyi beceremedi.

17 yıl geçti, taş taş üzerine koyamadılar.

“İnadım inat” dedi, olduğu yerde çakılıp kaldılar.

Laikliği programının merkezine yerleştirmiş Atatürk’ün partisinde “Alevicilik” oynuyorlar…

Yalan mı?…

***

Hatalarını saymayı sayfalar yetmeyen AKP, eski politikalarından vazgeçti:

Zindana tıktığı kahraman askerlerini serbest bıraktı.

“Açılım” saçmalığından vazgeçip, PKK ile mücadeleye başladı.

FETÖ ile ortaklığını bitirdi.

Reisleri, BOB Eşbaşkanlığından ayrıldı.

NATO ile aralarına mesafe koydular.

AB’ye alınmayacağını anladılar.

Şangay İşbirliği Örgütüne yaklaştılar.

Rusya ve İran’la barıştılar.

Çin ile iyi ilişkiler kurdular.

Türkiye’yi yeni bir rotaya oturttular…

Türk halkı, bu politikalara bir şans daha tanıdı…

***

Buna karşılık:

CHP, Yeni CHP oldu.

Kuvayı Milliyecilerin mirasını reddettiler.

PKK’ya kol kanat gerdiler.

FETÖ’yü savundular, işbirliğine girdiler.

Söylemleriyle ABD’ye hizmetkâr olacaklarını vurguladılar.

TBMM’nde PKK/PYD’nin sözcülüğüne soyundular.

Seyit Rıza’dan bile medet umdular.

Şeyh Said’i kınayamadılar.

Şehit Kubilay’ı bile gereği gibi savunamadılar.

Laikliğin içinin boşaltılmasında başrolü oynadılar…

Battıkça daha çok battılar…

***

E, şimdi ne yapalım yani:

Ordumuzu Suriye’ye göndermeyelim mi?

Güney sınırımızda bir Kürt devleti kurulmasına izin mi verelim?

Libya’ya asker göndermeyelim de; münhasır ekonomik bölge sınırımızı çizmekten vazgeçip, Mavi Vatan’ımızı Rumlara peşkeş mi çekelim?

Savaşmadan, direnmeden, düşmana teslim mi olalım?

Dersimli, sen içimizden biri değil misin yoksa?

Beşinci kol faaliyetlerine son ver o zaman!

Nala mıha vurmayı bırak da bu sorulara cevap ver!

Av. Cemil Can

Biz kazanacağız…