“CORONAVİRÜS” BİR MUSİBET[1] DEĞİLDİR!..

Corona-vir

Darwin’in Evrim Teorisini Tanrı’yı “inkâr etmek” olarak kabul eden anlayışın, kendini ciddi bir şekilde gözden geçirme zamanı geldi.

Kimine göre laboratuvarda üretilen Covid-19 adlı virüs, biyolojik savaşın en etkili son silahıdır.

Kimine göre ise daha önceden bilinen Coronavirüs ailesinin MERS-CoV, SARS CoV,[2] gibi virüslerinin “mutasyon”a[3] uğramış halidir.

Bu tartışmaya katılmadan önce, “evrim” ne demektir onu da bilmek gerekir.

Evrim, biyolojide canlı türlerinin nesilden nesile kalıtsal değişime uğrayarak ilk halinden farklı özellikler kazanması süreci olarak tarif edilir.

Evrim sözcüğü tarif edilirken “mutasyon” sözcüğüne de atıf yapılır:

Modern biyolojinin temel taşı olarak kabul edilen evrim, bir canlı “popülasyon”unun[4] genetik kompozisyonunun rastgele mutasyonlar yoluyla zamanla değişmesi anlamına geliyor.

Mutasyonu kabul edip, evrimi reddetmek bilime saygılı insanların davranışı olamaz…

İkisini reddetmek ise mümkündür elbette!

Böylesi bir tutum yurdum insanına göredir…

***

Covid-19’un laboratuvarlarda üretildiğine ilişkin kanıtları, “komplo teorileri” içerisine yerleştirmek en kolay çıkıştır:

Bu görüşlerden en revaçta olanı; Amerikalı korku yazarı Dean Ray Koontz’un THE EYES OFF DARKNESS (Karanlığın Gözleri)[5] adlı eseridir.

Yazar, 1981’de yayınlanan ve aynı zamanda filmi çekilen eserinde:

Wuhan-400 adını verdiği ve “laboratuvarlarda geliştirilen, sadece insanları etkileyen ve mükemmel bir silah olarak kullanılan insan yapımı bir mikroorganizma” ile kurgusunu sürdürüyor.

İkincisi; 2008’de yayınlanan Sylvia Browne’nin AND of DAYS (Günlerin Sonu) adlı eseridir.

Bu eserde:”2020’de akciğerlere ve bronşlara saldıran ve tüm bilinen tedavilere direnen zatürre benzeri ciddi bir hastalığın dünyaya yayılacağı”ndan[6]  söz ediliyor.

Üçüncüsü; Alman Meclisi’ne sunulan, 10.12.2012 tarihli ve 17/12051 sayılı rapordur.

 “Robert Koch Enstitüsü Başkanlığı’nda hazırlanan ‘Risk Analizi ve Halkı Koruma’ başlıklı raporda ‘SARS CoV’ virüsünün mutasyona uğrayıp ‘pandemi’ olacağı, tüm dünyayı etkileyeceği ve binlerce kişinin hayatını kaybetmesine neden olacağı” belirtiliyor.[7]

Dördüncüsü; Coronavirüs’ün Çin’in “5G Teknolojisi”ni engellemek için üretildiğidir.[8]

Bu görüşün dayanağı; Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lijian Zhao’nun, “Salgını Wuha’a Amerikan askerlerinin getirdiği” şeklindeki açıklamasıdır…

***

 “3 Şubat 2020, Çin’de piyasaların 2015 yılından beri yaşadığı en kötü gün olarak kayıtlara geçmiştir.

Şanghay Borsası’nın CSI 300 endeksi son 13 yılın en kötü açılışını yaparak yüzde 9,1 düştü.

Financial Times gazetesinin Bloomberg verilerini temel alıp yaptığı tahmine göre, bu Çin’de hisse senedi piyasasının 358 milyar dolar değer kaybetmesi demek” tir.[9]

Buna rağmen, Covid-19’u kısa sürede kontrol altına alan Çin, uluslararası borsalarda yüzde 44 oranında düşen hisselerini ucuza toplama olanağını elde etmiştir…

Bu gerçekten yola çıkarak, Covid-19’un bütün insanlığı tehdit etmesinden en kazançlı çıkan ülkenin Çin olduğunu söyleyebiliriz.

2007 yılı sonunda Şanghay ve Şenzhen Menkul Kıymetler Borsalarında işlem gören 1.550 şirketin piyasa değerinin 4,5 trilyon dolar, işlem hacminin 6,33 trilyon dolar olduğu[10]  göz önünde tutulursa,  2020 yılında bu rakamın nerelere ulaştığı ve buna göre Çin’in kazancının büyüklüğü anlaşılır.

***

Bilimsel görüş; Coronovirüs’ün doğal yaşamı içerisinde mutasyona uğradığı ve Covid-19 olarak insanlığın karşısına çıktığıdır.

Bir an için “biyolojik silah” olduğunu kabul edelim.

Ne Amerika’nın Patriotları ne de Rusya’nın S-400’leri bu silah karşısında etkilidir.

Tek çare, virüse karşı aşının geliştirilmesidir ve bu da zaman alacaktır kuşkusuz.

İşte bu süreyi doğru değerlendirmek en akıllıca stratejidir.

Virüsün serbestçe yayılması halinde; sağlık sistemlerinin çökeceği son derece açıktır.

Örneğin Türkiye’yi düşünelim:

Birkaç milyon insanın aynı anda hastanelere müracaat ettiğini var sayalım, bu kadar insana sağlık hizmet vermenin mümkün olmadığı son derece açıktır.

O halde en akıllıca iş, virüsün yayılmasını yavaşlatmaktır ki, bu da bizim elimizdedir.

Sokağa çıkma yasağı ve bulaşma yollarını en aza indirme salgını yavaşlatacaktır.

Hasta sayısı sağlık birimlerinin kapasitesi içerisinde kalınca, ancak hasta olan yurttaşlara sağlık hizmetleri verilebilecektir.

O arada aşı bulunursa, mücadele başarı ile sonuçlandırılacaktır.

Hal böyle olunca; devletin yaptığı planlamayı kolaylaştırmak hepimizin ortak çıkarınadır.

Aynı şekilde, devlet de bu planın başarılı bir şekilde yürümesi için elinden geleni yapmalıdır.

Önceliği insan sağlığına tanıyarak; yurttaşların belli süreler içerisinde evde yaşamalarının asgari koşullarını/ihtiyaçlarını karşılamalıdır…

***

Bu felaketi fırsata çevirmeye çalışanlara karşı da en ağır yaptırımlar devreye sokulmalıdır.

Tanrı’nın insanları “imtihan etmek” için bu felaketi başımıza musallat ettiği veya kim bilir ne günahlar işledik de bu şekilde “cezalandırıldık” şeklindeki boş lakırdılarla,[11] insanları teslimiyetçi ve kaderci bir anlayışa mahkûm etmeye çalışanları asla ciddiye almamamız gerekiyor.

Eğer onlara inanacak/kanacak olursak, hiçbir şey yapmamamız gerekir.

Zira Tanrı böyle bir ceza vermişse, zaten kullar bir şeyler yaparak, Tanrı’nın verdiği cezayı ortadan kaldıramaz ve etkisiz hale getiremezler!

Dolayısıyla şu sonuca ulaşmaktayız:

Covid-19, ister laboratuvarda üretilsin, ister mutasyon sonucu karşımıza gelsin; onunla bilimsel yoldan mücadele edeceğiz.

Bunun da yolunu yöntemini bilim bize gösteriyor:

Bilim insanlarının bir an önce bu virüse karşı etkili olan aşıyı bulması gerekir.

Aşı bulunana kadar da virüsün yayılmasını yavaşlatmak bizim görevimizdir…

Av. Cemil Can

[1] Musibet: Ansızın gelen felaket.

[2] https://www.detam.com.tr/corona-virus-ve-covid19-kuresel-tehlike/

[3] Mutasyon: Bir canlının genomu içindeki DNA ya da RNA diziliminde meydana gelen kalıcı değişmelerdir.

[4] Popülasyon: Belirli bir bölgede yaşayan aynı türe ait bireyler topluluğudur. Tür: Ortak bir atadan gelen çiftleştiklerinde verimli döller meydana getirebilen bireylerdir…

[5] https://edition.cnn.com/2020/03/13/us/dean-koontz-novel-coronavirus-debunk-trnd/index.html

 

[6] https://www.haberturk.com/12-yillik-kehanet-end-of-days-adli-kitap-koronavirusu-ongormus-olabilir-mi-2611758

[7] https://www.sozcu.com.tr/2020/dunya/almanlarin-8-yillik-corona-virusu-raporu-ortaya-cikti-5700592/

[8] https://www.sozcu.com.tr/2020/yazarlar/soner-yalcin/komplocu-virus-5703429/

[9] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-51297385

[10] https://www.tspb.org.tr/wp-content/uploads/2015/07/AIM_Yayin_ve_Raporlar_Aylik_Yayinlar_2008_gundem_200902.pdf

 

[11] Bu fikri savunanlar, genellikle insanlığa karşı ağır suç/günah işleyenlerdir. Eğer Tanrı onları cezalandırmak için Covid-19’u göndermiş olsaydı, çocuklar gibi bize de zarar vermemesini irade buyururdu. Virüs Tanrı’nın iradesine karşı koyacak kadar güçlü değildir herhalde!..

 

“KORONA”DAN BETERSİN HACI ABİ!..

3234032

 

1970’li yılların sonuna doğru “Karma Ekonomi”yi benimseyerek mucizeler yaratan Çin Halk Cumhuriyeti,  aylar önceden bütün dünyayı uyardı…

Zorunlu gördüğü koyduğu yasaklara uymayanlara da en sert tedbirleri uyguladı; “bana bir şey olmaz”, “bende bir şey yok”, “gayet iyiyim” diyerek, kafasına göre hareket edenleri; ucuna ağ takılı uzun sopalarla keklik gibi avlayıp, karantinalara tıktı…

Sen bu haberleri televizyondan duyunca ne yaptın Hacı Abi?

CIA’nın; “Doğu Türkistan’da Uygurlara işkence yapılıyor, Uygur kızlar zorla Çinlilerle evlendiriliyor,  Türkler toplama kamplarında asimilasyon programına alındı, Doğu Türkistan’da ibadet yasaklandı” yalanlarını Sosyal Medya’da paylaşıyordun…

Yalan mı?..

***

Çin, kimine göre “biyolojik savaş” kimine göre “Corona” serisi virüslerin doğal mutasyonunun bir sonucu olarak tarif edilen bu melanete karşı, seferberlik ilan etmişken; sen -çok da anlarmış gibi- komünizmin insan fıtratına uymadığından dem vuruyor, emperyalizmin maaşlı elemanlarının yalanlarını tekrarlıyordun.

Unuttuk mu sandın Hacı Dayı!

Çin ve komşusu Kore, sağlık personelini, bilim adamlarını ve güvenlik güçlerini 7/24 saat bu salgının üzerine salmışken; sen, “Allah’ın dediği olur”, “Kimse Allah’ın verdiği ömrü ne bir saniye uzatabilir ne kısaltabilir” diyerek kadercilik yapıyor, kadere teslim olmayı öneriyordun.

Bu kadarla da yetinmeyip, ayet numarası vererek, bu dünyanın bir “imtihan yeri” olduğundan söz ediyor, felaketin “kötü” insanları tehdit ettiğini savunuyordun…

Öyle değil mi Hacı Emmi?..

***

Çin, 15 Ocak’ta bu virüsün insandan insana bulaştığını dünyaya ilan etti; kıskançlık yapmadı virüsün genetik haritasını dünyayla paylaştı.

Virüsün kendi başına yayılamayacağı açık seçik ortaya çıktığını anlayınca, haklı olarak 15 milyonluk Wuhan şehrine giriş-çıkışları da yasakladı.

Zaten işin püf noktası da burasıydı.

Peki, senin o yere göğe sığdıramadığın yöneticilerin ne yaptı?

Koltuklarına yayıldılar; “koronavirüs”ünün İran’ın Kum kentine girişini seyrettiler.

Gördüğümüz gibi, türbelerde yatan o büyük zatlar halkını koruyamadı.

Bizimkiler, günler sonra, sınır kapısında önlem aldıklarını açıkladılar ama Asya’dan girişi engellemediler, karantina uygulamasına bir türlü geçemediler biliyorsun.

Sen, tiyatro izler gibi bu olup biteni izlemekle yetindin Hacı Abi, yalan mı?..

Öyle ya da böyle, tamamen insan hatasına bağlanamasa da sonunda biz de “kononavirüs”le tanıştık işte.

Artık elbirliği ile bu felaketin içerisinden çıkmak zorundayız; yaşayabileceğimiz başka gezegenimiz yok.

Bundan böyle de Türkiye gemisinde birlikte yolculuk yapmaya mecburuz…

***

Hadi şimdi dürüstçe söyle bakalım, hem de kutsal saydığın bütün değerler üzerine yemin ederek; bu kadar ciddi ve ağır koşullar altında Umre’de işin neydi?

Suudi Arabistan çöllerinden bu virüsü kapabileceğini, geldikten sonra ailene, sonra da ziyaretine gelen komşularına, ardından din kardeşlerine bulaştıracağını hiç düşünemedin mi?

Bu kadar basit bir konuyu muhakeme edip, sonuç çıkartamayacak durumda olduğunu neden kabul edemiyorsun?

Bu gerçeği kabul etsen sorun kalmayacak zaten; bilimin ışığında yetkili ve görevli olanların da işi yarı yarıya azalacak!..

Hepsi bir yana, –ben hastaysam sen de ol- mantığı ile seni karantinaya almaya çalışan polis memurunun yüzüne tükürmeye de mi hiç utanmadın?

Hiç duymadın mı mensubu olmakla öğündüğün o Yüce Dinin; “… kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur” dediğini?

Bu ne bencillik Hacı Abi böyle!..

***

 Diyanet’in, Cuma namazlarının evde kılınacağı şeklindeki kararını bildiren imamla ne diye tartışıyorsun?

İmamın uyarısına rağmen, camide namaz kılmaktaki ısrarın niye?

Bu şekilde mi Cennet’e gidileceğine inanıyorsun?

Camiyi kilitli gördün diye, kapıyı tekmeleme hakkını nereden aldın?

Kapalı caminin dışında saf tutarak ne yapmaya çalışıyorsun, bu kadar saf olabilir misin Hacı Dayı?

Yüce Tanrı’yı kandırabileceğini mi sanıyorsun!..

Neyin peşindesin Hacı Abi?

Ne haddini bilmez, ne utanmaz bir adamsın böyle!..

***

Peki, sen “sosyal mesafe” kuralına neden uymuyorsun?

“Evde canım sıkılıyor” gibi çocukça bir gerekçeyle sokağa çıkıp, bankların üzerinde oturarak sohbet etmezsen, gökte bir delik mi açılır sanki?

Milli park ve bahçeler ile piknik yerlerinde mangal tüttürmenin sırası mı şimdi?

Askere uğurladığımız delikanlılar için tören yapmak şart mı?

Kınalı kuzucukları daha kışlaya teslim olmadan şehit etmek midir niyetiniz?

Bu ne edepsizliktir birader!..

***

Sevgili Yurdum İnsanı;

Atalarının Çanakkale’de 1915’te gösterdiğin kahramanlık ile beş yıl sonra Kurtuluş Savaşı sırasındaki özverisi olmazsa, inan selam bile verilmez size…

Cahil kalmak için bu kadar çaban niye?

En tehlikeli virüsün kafanızın içerisindeki düşünceler olduğunu bile bilmiyorsunuz.

“Koronavirüs”le baş etmek mümkün de seninle ne yapacağız bu dünyada onu bilemiyoruz.

“Koronavirüs”ün getirdiği tehlikeden daha büyüğünü senin gibilerin sayısının yarattığını biliyor musun?

Kendine sonsuza dek yaşayacağın bir Cenneti garanti ettin anlaşılan, gözümüz yok da; bizim küçücük dünyamızı Cehenneme çevirmeye ne hakkınız var?..

***

ABD’nin dış politika dergisi Foreign Affairs’e göre; “koronavirüs” dünyadaki dengeleri değiştirmiş; Washington bu küresel kriz karşısında çuvallamış, buna karşılık Pekin krize müdahale ederek liderliği ele almıştır.

Bundan memnun olman gerekirken rahatsızlığın niye ki?!..

Çin Halk Cumhuriyeti ders kitaplarında gençlerine Atatürk’ü anlatıyor, bundan haberin var mı?..

Yok!..

***

Biliyor musun demokrasi denen o büyük değer bile sizden yanadır Hacı Emmi.

Bu yönünüzle ülkelerin yönetimlerini belirliyorsunuz; dolayısıyla yöneticilerin kusurlarından da büyük ölçüde sorumlusunuz!

Tencere-kapak misali yani…

Ne yazık ki, sizin kabahatlerinizin faturasını, birlikte ödemek zorunda kalıyoruz…

Bu nedenledir ki, seninle didişmemiz bitmiyor…

Yüzünü aydınlığa çevirmeni bunun için istiyoruz…

Yoksa “Cehenneme kadar yolun var, bildiğin gibi yap” diyerek, yollarımızı ayırabilirdik!..

Bize ne diye kıyıyorsun Hacı Dayı?

***

 Okumuşaokuyana ve okumaya neden bu kadar alerjin var anlayamıyorum.

Sorsalar; ilk ayeti “ikra” olan bir Yüce Dinin mensubuyum diyeceksin!

Serseri mayın gibi insanların arasında dolaşıyorsun farkında mısın Hacı Emmi.

Asıl tehlikeli olan ise her geçen gün geometrik dizi gibi artan sayınızdır.

Bu nokta fevkalade önemlidir:

Bu yüzden buradan itibaren, sözü Büyük Usta Nazım’a bırakıyorum.

1947’de bakalım nasıl tarif etmiş sizi:

“Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlûkusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!

Av. Cemil Can

GEÇMİŞ OLSUN TÜRKİYE!..

coronavirus hero

Gazeteler ha bire yazıyor, uzmanlar açıklıyorlar:

Coronavirüs” SARS’tan daha tehlikeliymiş.

Peki, SARS neymiş?

Severe Acute Respiratory Syndrome”un kısaltması.

Türkçesi:

“Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu”.

Akut” ne demek?

Akut, tıp biliminde “hızlı başlayan” veya “kısa süreli” olan hastalıkları ya da her iki durumu birden ifade etmek için kullanılan bir terimdir.

Ne kalıyor geriye bilinmeyen kelime: “Sendrom”.

O da:

Birbiriyle ilişkisiz gibi gözüken fakat bir araya geldiklerinde tek bir olgu olarak değerlendirilen bulguların bütünü olarak tanımlanıyor…

Şimdi biraz anlaşılır gibi oldu cümle!

Doktorları anlamak için ne çok şey bilmek gerekiyor!

***

Kasım 2002-Temmuz 2003 tarihleri arasında Hong Kong’da başlayan SARS salgını, dünya çapında 37 ülkede; 8422 vaka ile 912 ölüm olayına neden olmuştu.

2003 Temmuz ayı itibariyle yayılması tamamen durdurulmuştur…

İşte bugün bütün dünyada salgın olarak görülen “Covid-19” hastalığına neden olan “coronavirüs”, SARS’tan 10 kat daha fazla bulaşıcıymış…

***

Kim ne derse desin, ölmekten felaket korkuyoruz!

Reis, arkasında ısıya duyarlı kamera olan bir güvenlik görevlisi ile camiye giriyor.

Etrafına toplananlara nutuk atmayı bırakmış.

Psikologlar, her akşam televizyon ekranlarında; “sakin olun paniğe kapılmayın” diyorlar.

Büyüklerimiz, ellerimizi 20 saniye boyunca bol su ve sabunla usulüne uygun olarak yıkamamızı buyuruyorlar.

Teyemmüm yaparak önlem alamıyoruz bu merete…

Diyanet’in son fetvası; ikinci bir emre kadar Cuma’ya gitmeyin, öğlen namazınızı evde kılın yeterlidir şeklinde…

***

En az 7 en fazla 20 gün süren Umreyı yapıp dönenlere konulan karantina süresi 14 gün.

Yurtdışından gelenler için de aynı öneri geçerli; ama onlar iki haftayı evlerinde geçirebilirler.

Kolonya fiyatları tavan yapmış.

Etil alkol, serbest bırakıldı ama büyükşehirlerde yok satıyor.

Temizlik maddeleri neredeyse tezgâh altından hatırlı müşterilere veriliyor.

Kuru gıda maddelerinin bulundurulduğu raflar boşaldı boşalacak…

***

“Coronavirüs” gripten 3,5-4 kat daha hızlı yayılıyormuş.

Bu da insanların büyük çoğunluğuna 1-2 sene içerisinde bu virüsün bulaşacağı (enfekte olacağı) anlamına geliyor.

Almanya Başbakanı Merkel, Alman vatandaşlarının yüzde 60-70’inin bu hastalığa yakalanacağını dürüstçe dile getirmiş.

Evvel Allah bize bir şey olmaz!

Üzerine türküler yakılmış, besteler yapılmış mübareğin:

“Virüs gelmiş Corona/ Sevdam girmiş horona/ Acep bizi çeker mi/ El sallasak d(ı)rona…

Virüs kaptım Corona/ Yaşar mıyım sor ona/ Gurbette bir yârim var/ Ölürsem çok kor ona…”

Kıskandım, bir türkü de ben kuracağım!

***

Şimdi en tehlikeli bilgileri veriyorum:

Coronavirüs, Akciğerlerde su toplanması ve aşırı iltihaplanmaya sebebiyet vererek solunum sistemini felç ediyormuş.

Kalp, karaciğer, bağırsak ve böbreklere de zarar veriyor kâfir.

Bu namussuz, birden fazla organa saldırma potansiyeline sahip…

Her yıl ortalama 400 bin kişinin ölümüne neden olan gripten, 50-60 kat daha fazla öldürücüymüş iyi mi?

50×400.000=20.000.000

(Yazı ile ifade edelim; elli çarpı dört yüz bin, eşittir yirmi milyon.)

***

Havalar ısınınca virüsün yok olacağına inananlara bir haberim var:

Avustralya, Singapur, Filipinler ve Suudi Arabistan’da hava sıcaklığı 30 derecenin üzerinde seyrediyor ve “coronavirüs”e bağlı ölümler oralarda da yaşanıyor.

Sadece 65 yaş üzerindekiler değil, gençlerve çocuklar da tehdit altındaymış.

Alın size bir kötü haber daha:

Son 20 yılda ortaya çıkan yeni “coronavirüs”lerin hiçbirine karşı aşı geliştirilememiş.

Hastalığın şu ana kadar bilinen gerçek tedavisi de yokmuş!

Anlayacağınız, bu virüse karşı bağışıklık kazanmak mümkün gözükmüyor…

Sürekli değişim (değişinim=mutasyon) geçiriyor bu meret…

Bu da aşı geliştirmenin önündeki en büyük engel oluyor…

***

Nasıl rahatladınız mı biraz?

İsterseniz biraz daha devam edebilirim…

“Kalsın” dediğinizi duyar gibiyim…

Geçelim…

***

Moralinizi daha fazla bozmadan ne yapmamız gerektiğine geçiyorum:

Uzmanlar, bağışıklık sistemini güçlü tutmak için üç şeye önem veriyorlar:

Moral, uyku ve aktivite.

Demek ki neymiş?

Moralinizi yüksek tutacaksınız; benim gibi konunun dışındaki adamları dinlemeyeceksiniz!

Sözü dinlenecek birini gösterebilirim bu konuda:

“Bağışıklık sistemimizi bitkin düşüren sorun çoğu zaman ‘ruhu beslemek’ ile ilgilidir. Üzgünsünüzdür, keyifsizizdir. Küskün, gergin, endişeliyizdir. Daha da önemlisi depresyondayızdır da bunun için bağışıklık sistemimiz baskılanmıştır…” diye söze giriyor Osman Hoca[1]…

Gelin onu dinleyelim…

Doğrusu da o değil mi, her konuyu erbabından dinlemek gerekir.

Her akşam televizyon kanallarını işgal eden; sözde uzmanlar ile gevezelik eden gazetecileri dinleyip ne diye moralimizi bozuyoruz ki!

Unutmayalım ki, moralimizi bozan her şey bu hastalığın bizi teslim almasına yardım ediyor…

Doğru beslenin, egzersiz yapın, dinlenin, eğlenin, güzel uyuyun, stresten uzak durun, üzülmeyin, depresyondan korunun, fazla kilolarınızı verin, sağlığınızı iyi izleyin ve hijyenik kurallara uyun”[2]

Gerisini de merak etmeyin…

Geçmiş olsun Türkiye…

Av. Cemil Can

[1] https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/osman-muftuoglu/bagisiklik-sistemi-nasil-guclenir-27334701

[2] https://www.biyografya.com/biyografi/21703

YETTİ ARTIK YETTİ!..

moskova_mutabakatı_2

Çıkarlarımız hangi ülkelerle örtüşüyorsa dostumuz onlardır!..

Münferit olaylar üzerinden ülkeler “dost” veya “düşman” ilan edilemez.

Devletlerarası ilişkilerde sürekli dostluklar veya düşmanlıklar olmaz.

Uluslar ilişkilerini, ulusal çıkarlarına göre yürütülürler.

Anlaşmalarda, ittifaklarda öncelikle bu hususlar gözetilir…

***

Örneğin; “Rusya düşmanımızdır” sözü, İkinci Dünya Savaşı sonrasına uygun bir Soğuk Savaş sloganıdır.

Hukuki, siyasi ve ahlaki bir değeri yoktur.

Aynı şekilde, “Ne Amerika, ne Rusya, ne Çin” sloganı da öyledir.

Bir ülke için peşinen “dostumuzdur” denilebilen durumda, başka bir ülke için de “düşmanımızdır” denmek zorunda kalınabilir!..

Oysa her iki söz de son derece tehlikelidir.

Ölçü; geçmiş değil, şimdi veya gelecek zaman olmalıdır…

Geleceği kesin olarak görmek olanaklı olmadığından, bir ülkeyi peşinen “dost” veya “düşman”  ilan etmek akıl işi değildir…

***

Çıkarlarımıza uygun düşen bir “anlaşma”; o ana kadar “dost” bildiğimiz başka bir ülkenin çıkarlarına ters düşerse, o ülkeyi “düşmanımız” haline getirebilir.

Bu tür anlaşmalardan zarar gören –anlaşmaya kadar- dost kabul edilen ülkeler,  çıkarlarını korumak için, doğal olarak bazı girişimlerde bulunabilirler:

Kamuoyunu etkilemek ve bu yöntemle siyasi iktidar üzerinde baskı oluşturarak, o girişimi engellemek amacıyla türlü yöntemler deneyebilirler.

Bunun için de bazı sloganlar üretip;  anlaşma yapılan ülkenin “dost olmadığı” fikrini yayarak, kendilerinin “gerçek dost” olduğuna inanılması için yeni söylemler geliştirebilirler.

Bu tür söylemlere “alet” olmak, en hafif tabiri ile “düşmana askerlik yapmakla” eş değerde bir aymazlıktır…

***

Yurttaşlar, uzun vadede ülkenin çıkarlarının ne olduğunu Devletten daha iyi bilecek durumda değillerdir herhalde.

Bireylerin ne “arşivi” var, ne “devlet aklı”!..

Siyasiler ve siyasetten gelen yöneticilerimiz, tercihlerini hatalı kullanabilirler.

Kurullar, kurallar ve bürokrasi dediğimiz “devlet aklı” devreye sokulunca, kolay kolay hata yapılmaz…

Uzmanlar, kararlarını yöneticilerin duygularına göre almazlar.

Yöneticiler, çok önceden oluşturulan nesnel kuralları, duygularının tatminine dönük olarak yorumlayamazlar.

Böyle olunca da hata yapma olasılığı en aza iner.

Devlet aklı” bu mekanizmanın doğru bir şekilde işletilmesinden başka bir şey değildir…

***

İdlib’te verdiğimiz 33 şehitten sonra, Rusya’da yapılan görüşmelerde devreye sokulan “akıl” da budur işte.

Ateşkes”in sağlanması ile yeni şehit cenazelerinin önüne geçilmiştir.

M4 Otoyolunun trafiğe açılması ile Suriye Arap Cumhuriyeti rahatlamıştır.

İdlib’de konuşlanmış terör örgütlerinin akıllarını başlarına devşirmeleri için ihtiyaç duydukları zaman sağlanmıştır…

“Devlet aklı”nın ürettiği bu sonuçlar küçümsenemezler!..

 “Yansın Suriye yıkılsın Esat”, “katil Eset…” ve “Rusya düşmanımızdır” gibi sadece duyguları köpürten, akıl dışı söylemlerin halka bir yararı olamaz!..

***

Moskova Mutabakatı” ile Suriye Devlet Başkanını “katil Eset”, Suriye Arap Cumhuriyeti’ni ise “Rejim”  olarak tarif etmenin, ne kadar yersiz ve çocukça olduğu teyit edilmiştir.

En önemlisi de mutabakatla, Ortadoğu’yu kan ve ateş cehennemine çeviren (ABD/AB) emperyalistlerin akıllarını başlarına almaları için yeni bir yolun açılmış olmasıdır; “Koalisyon Güçleri”nin başarılı olmayacağının gösterilmesi ve bu kararlılıkla karşı cephenin “dağılma süreci”ne sokulması, son derece önemli kazanımlardır…

***

Basiretsiz yöneticilerin ve AKP muhaliflerinin böylesine önemli ve kritik konularda, sırf “muhalefet” ya da “yandaşlık” olsun diye düşmanla aynı ağızdan konuşmaları, sürecin başarısızlıkla sonuçlanması için dua etmelerinden farksızdır…

Tam bir akıl tutulması olarak tarif edilebilir…

Böylesine “siyasi körlük” ve “siyasi hırs” içerisinde debelenenlerin, bir adım sonra “ihanet” çukuruna düşmeleri kaçınılmazdır…

Benim askerimi vuran hangi devlet olursa olsun benim düşmanımdır. Nokta”; “Ne işimiz var Ortadoğu bataklığında” gibi söylemler, son derece talihsizdir.

Devlet aklı bir tarafta dursun,  az akıllı sıradan bir siyasetçi bile, böyle hassas konularda bu tür sözleri sarf etmez!

Kaldı ki, iktidarda AKP yerine başka bir parti olsaydı da ABD yine Büyük Ortadoğu Projesi’ni uygulamaya sokacaktı.

Salt bu nedenle bile, “devlet aklı” bizi Ortadoğu bataklığına göndermek zorunda kalacaktı.

Aksi halde, toprak bütünlüğümüz tehlikede olacaktı!..

***

Duygular işin içerisine girince, Meclis mahalle kahvesine dönüşüyor.

Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’nu kastederek:

Haysiyetsizdir, onursuzdur, şerefsizdir, haindir…” sözlerine;

 CHP Grup Başkanvekili Engin Özkoç’un:

Şehitlerimize ‘kelle’ diyen haysiyetsizdir, şerefsizdir, onursuzdur, vatan hainidir” şeklinde karşılık vermesi, bu gerçeği bütün çıplaklığı ile gözler önüne sermiştir.

Son tahlilde; Reis’in sözleri de hakarettir, Özkoç’un sözleri de öyledir…

Kural haline gelmiştir; “karşılık hakaret”te manevi tazminat bile söz konusu değilken, bir milletvekilini, üstelik de Meclis kürsüsünde  linç etmeye kalkışmak Gazi Meclis’e yakıştı mı?..

Bu olayda; AKP Milletvekilleri, “Reis doğru söylemiştir, Özkoç ise hakaret etti” şeklinde düşünmüş olamazlar elbette!..

Kılıçdaroğlu’na kızgınlıkları, Rusya ile başlayan yakınlaşmayı baltalamaya çalışması yüzündendir.

 Grup toplantısında:

Erdoğan’ın eski şoförünü çileden çıkartan; “Putin’e, Merkel’e, Trump’a telefon eder, onlara meydan okur, onlar gelir tak tak tak vururlar, koşa koşa ayaklarına gider” sözleridir.

Ortalama akıl, ne yazık ki, yine devre dışı kalmıştır!..

***

Asıl af edilmeyecek olan, siyaset dışında tutulması gereken hassas konular üzerinde, siyaset yapılmasıdır.

İktidar da muhalefet de bu dersten sıfır alıp, sınıfta kalmışlardır.

Şehitler üzerinden siyaset yapmayı bırakın beyler!..

Yetti artık, yetti… yettiiii…

Av. Cemil Can

K A D I N L A R I M I Z!..

serife-baci-0

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun!

Kadınlar; kocaları, erkek arkadaşları ve yakın akrabaları tarafından öldürülüyorlar.

Geçen yıl kadınların 52’si sokak ortasında; 292’si “güven içerisinde” evlerinde öldürüldü…

***

Bütün katillerin bahanesi hemen hemen aynı namussuzluğa bağlı:

Kıskançlık” ve “namus”!..

***

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, yıllara göre öldürülen kadın sayılarını açıkladı:

Son on yılda 3 bin 78 kadın, erkek cinayetlerine kurban gitmiş.

Öldürülen 474 kadın anne, 7 kadın da hamileydi.

Böylece “namus belâsı”na katledilen annelerin sayısı 781’i buldu…

Geri kalanlar müstakbel anneydi…

***

Balkan savaşlarından itibaren; miting kürsülerinde, milli mücadelenin her alanda örgütlenmesinde, her cephede ve cephe gerisindeki ağır hizmetlerde erkeklerinden geri kalmayan, hatta daha çoğunu yapan annelerin-kadınlarımızın hakkını asla ödeyemeyiz.

Buradan itibaren sözü iki Büyük Ustaya bırakıyorum:

Önce Nazım Hikmet’i dinleyelim:

KADINLARIMIZ

 “Toprak öyle bitip tükenmez, /dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak,
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
oyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yârimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehribar başlı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.”

Şimdi de Bekir Coşkun’un “Bir kadın gittiğinde…” başlıklı yazısını[1] yerinden okuyalım…

Başka söze gerek var mı?

Bütün annelerin önünde saygı ile eğiliyor, o mübarek ellerinden öpüyorum…

Av. Cemil Can

[1] https://www.sozcu.com.tr/2020/yazarlar/bekir-coskun/bir-kadin-gittiginde-5666855/

ELEŞTİRİ ZAMANI DEĞİLDİR!..

33 şehit

Türk askeri cephede görev icra ederken; maneviyatlarını olumsuz şekilde etkileyecek sözler etmek, “beşinci kol”[1] faaliyeti kabul edilebilir.

Pek çok ülkede, bu tür gevezelikler cezai yaptırıma[2] bağlanmıştır.

Asker komutanından emir alır, komutan siyasi otoriteden.

Her ikisi de aldığı emri yerine getirmekle görevlidirler.

Verilen emirlerin, hatalı olup olmadığını tartışamazlar; geriye dönük emirleri sorgulayamazlar.

Aksi halde askerler, ülkeleri için ölmeyi ve öldürmeyi başaramazlar!

Askerlik böyle bir meslektir işte…

Bu yüzden askeri bir harekât devam ederken, ağzımıza geldiği gibi konuşmamamız, sözlerimizi tartarak çıkarmamız gerekir.

Askeri, yerli yersiz eleştirmek doğru değildir…

***

Bununla birlikte halkın “doğru bilgi edinme hakkı”[3] vardır.

Yurttaşlar, bu ihtiyaçlarını; yerine göre kamu kurumlarından, yerine göre de basın yayım organlarından giderirler.

“Bilgi edinme hakkı”nın işlerliğini saydam yönetimler sağlayabilirler.[4]

Dolayısıyla “bilgi edinme hakkı” demokrasi ile doğrudan ilişkilidir…

Bu temel bilgileri göz önünde tutarak –ve eleştiri hakkımızı zamanı geldiğinde kullanmak üzere saklı tutarak- İdlib’te yaşananlara kısaca göz atalım:

***

01.03.2020 günü Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar “Bahar Kalkanı” [5] harekâtının başladığını duyurdu.

Bilanço:

“2212 rejim askeri etkisiz hale getirildi[6],

2 adet SU-24 savaş uçağı düşürüldü,

3 hava sistemi imha edildi,

Neyrap Havaalanı kullanılamayacak hale getirildi,

3 üst düzey komutan öldürüldü,

9 yerleşim birimi rejim güçlerinden geri alındı” şeklinde açıklandı…

***

İdlib’te silahlar neden konuşmaya başladı?

Bu sorunun yanıtını, Astana Süreci[7], Soçi Mutabakatı[8] ve İdlib Mutabakatı’nda[9] aramak gerekir:

Astana Sürecinin belirleyici yanı; Suriye’nin toprak bütünlüğü, siyasi birliği ve egemenliğini sağlamaktı.

Soçi Mutabakatı ile İdlib’in terör örgütlerinden arındırılması, başka bir ifade ile HTŞ’nin “Ilımlı Muhalifler”den ayrılması; Türkiye’nin başına bela olan göçün önlenmesi ve çatışmasızlığın sürekli hale getirilmesiydi…

İdlib Mutabakatı ile tüm radikal örgütlerin bölgeden çıkartılması, M4, M5 otoyollarının trafiğe açılması gibi hususlar da kararlaştırılmıştı.

Türkiye İdlib Mutabakatı ile üzerine aldığı yükümlülükleri yerine getiremedi.

Bunun üzerine Suriye, kendileri için son derece önemli olan M4 ve M5 otoyollarının, İdlib’te yerleşik örgütlerin kontrolünden kurtarılması için harekât başlattı…

***

İdlib’te TSK dışında hangi güçler var?

Sorunun cevabı 11 Şubat tarihli yazımızda[10] verilmiştir; bu yazıya bir kez daha göz atılmasında yarar var.

Bu harekâtla Türkiye’ye doğru yeni bir göç dalgasının başlayacağını öngören Reis, İdlib’e müdahale edilmesi halinde, TSK’nın karşı koyacağını açıkladı.

Buna rağmen, Suriye Ordusu kuzeye doğru operasyonlarını hızlandırdı.

TSK kontrolü altındaki (eski adı Özgür Suriye Ordusu olan) Suriye Milli Ordusu’nun (SMO) Suriye Ordusu’na karşı başlattığı ve TSK’nın top atışları ile desteklediği saldırılar devam ederken, TSK’nın Taftanoz’da kurmaya çalıştığı gözlem noktası vurularak 5 askerimiz şehit edildi.

3 Şubat’ta yaşanan gerginlikte; 7 asker ve bir sivil personelliğimiz daha şehit olmuş iken; 31 Ocak ve 1 Şubat’ta El Bab’ta konuşlu SMO, Suriye Ordusunun kontrol ettiği bölgeye saldırı düzenledi ve 75 Suriye askeri ile 4 Rus İstihbarat Subayını öldürdü.

Bu gerginliği düşürmek için Rusya’dan gelen heyetle 10 Şubat günü ikinci kez masaya oturulduğu sırada, SMO’nun bu saldırıyı yapması ve ardından gözlem noktası inşa etmekte olan Türk askerlerine saldırılması oldukça manidardır.

Nitekim eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, bu olaydan hemen sonra ABD’nin Türkiye yanında olduğunu açıklayarak, İdlib konusunu görüşmek üzere Türkiye’ye geldi.[11]

Jeffrey, yola çıkmadan Rus heyeti geri döndü…

***

28 Şubat günü yandaş gazeteler şu alt yazıyı geçtiler:

Son 17 gün içerisinde; 1709 rejim askeri (daha sonra bu sayı 2038 olarak verildi) etkisiz hale getirildi.

55 tank vuruldu, 3 helikopter düşürüldü.

18 zırhlı araç, 29 obüs imha edildi…

Ardından Hatay Valisi Rahmi Doğan şu haberi verdi:

“Esed rejim güçlerinin yapmış olduğu hava saldırısı sonucu TSK mensuplarımızdan 4 Mehmetçiğimiz tüm müdahalelere rağmen kurtarılamamıştır. 4 Mehmetçiğimiz daha şehit olmuştur. Yapılan hava saldırıları sonucu 33 Mehmetçiğimiz şehit olmuştur.”[12]

***

Pek çok yorumcu, saldırıyı Suriye’nin hava savunmasını üstlenen Rusya’nın gerçekleştirdiğini savundu.

Rusya’dan yapılan resmi açıklamada ise:

“Suriye İdlib’deki gerilimi azaltma bölgesinde bulunan HTŞ üyesi teröristler, Suriye Ordusu (SAA) mevzilerine yönelik büyük çaplı bir operasyon başlattı ve Suriye Ordusu bu saldırıya yanıt verdi. Söz konusu saldırı, teröristlerle bir arada bulunan Türk askerlerinin de vurulmasıyla sonuçlandı”[13] denildi.

Bu olaydan sonra TSK, “misli ile karşılık” verdi:

200’ü aşkın hedefin vurulduğu, 329 rejim askerinin etkisiz hale getirildiğini[14] duyurdu…

***

Ardından “Barış Harekâtı” başlatıldı.

Harekâtın bilançosunu yukarıda özetlemiştik.

Harekât devam ederken, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Türkiye’ye -içerisinde Rusya’nın olmadığı– Türkiye, İran ve Suriye zirvesi önerdi.[15]

***

Bu arada ABD’nin de İdlib krizi ile ilgili bir önerisi oldu:

ABD’nin eski Suriye Büyükelçisi Robert Ford, Foreign Affeirs dergisinde yayınlanan yazısında; sığınmacıların Türk sınırına 10 mil uzaklıkta, Türk tarafında sığınmacılar için “güvenli bölge” oluşturulması halinde, NATO’nun devreye sokulabileceğini, 5. Maddenin ancak bu şartlar halinde işletilebileceğini anlattı.

ABD’nin Savunma Bakanlığı (Pentagon), 2021 mali yılı için Kongreden 740.1 milyar dolar bütçe talebinde bulundu; bunun 845 milyon doları Suriye ve Irak’ta IŞİD ile mücadele kapsamında eğit-donat programı için ayrıldı.[16]

***

Son olarak bir bilgi daha vererek bitirelim:

Yukarıda özetlenen gelişmeler üzerine; Türkiye Avrupa’ya sınır kapılarını açtı.[17]

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, bu karardan sonra Türkiye’den Avrupa’ya giden mülteci sayısının 100 bini geçtiğini açıkladı.[18]

***

Gelişmeleri dikkatle izliyoruz…

Yorumlarımızı sonraya saklıyoruz…

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

[1] Beşinci Kol ne demek: https://tr.wikipedia.org/wiki/Be%C5%9Finci_kol

[2] TCK madde: 301/2; 307/2-b, 4, 5; 318; 319; 321;323.

[3] 4982 Sayıyı Yasanın 4. Maddesi ile bu hak düzenlenmiştir

[4] . https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/212286

[5] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/hulusi-akar-bahar-kalkani-harekatini-baslattik-1724344

[6] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/son-dakika-haberler-bakan-akardan-onemli-aciklama-2212-rejim-askeri-etkisiz-hale-getirildi-41458553

[7] https://tr.sputniknews.com/tags/event_Astana_gorusmeleri/

[8] https://www.trthaber.com/haber/gundem/soci-mutabakati-resmen-basladi-437175.html

[9] https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201809191035276132-idlib-mutabakat-zaptinin-on-maddesi/

[10] http://www.chp-muhalefethareketi.biz.tr/2020/02/teror-orgutleri-arasinda/

[11] https://www.sozcu.com.tr/2020/yazarlar/aytunc-erkin/idlibde-sehitlerimiz-diyen-jeffrey-40-km-kuzeydeki-pkkya-baksin-5621800/

[12] https://www.yenicaggazetesi.com.tr/idlibde-33-askerimiz-sehit-oldu-269902h.htm

[13] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/rusyadan-ilk-aciklama-turk-askerleri-o-noktada-olmamaliydi-1723946

[14] https://www.trthaber.com/haber/gundem/329-rejim-askeri-etkisiz-hale-getirildi-463736.html

[15] https://www.aydinlik.com.tr/haber/ruhani-den-turkiye-iran-suriye-zirvesi-onerisi-201847-1

[16] 2020 bütçesinde 1.2 milyar dolar, 2019 bütçesinde ise 1.4 milyar dolar ayrılmıştı.

[17] https://www.sabah.com.tr/galeri/yasam/son-dakika-idlib-krizi-sonrasi-turkiye-avrupa-kapilarini-acti-sinirda-hareketli-dakikalar-yasaniyor

[18] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/son-dakika-suleyman-soylu-turkiyeden-ayrilip-avrupaya-giden-multeci-sayisini-acikladi-5654721/

 

ATATÜRK’ÜN MİRASÇISI BUNLAR MI?..

10 aralık

Kişiler sahip oldukları malları, hukuk düzeni içerisinde diledikleri gibi kullanma, yararlanma ve tasarruf etme yetkisine sahiptirler.

Buna “mülkiyet hakkı” diyoruz.

Vasiyetname, miras bırakanın ölümünden sonra yerine getirilmesini istediği son arzusunu dile getirdiği ölüme bağlı bir tasarruftur.[1]

Ölüme bağlı tasarruflar, mülkiyet hakkından kaynaklanırlar.

Vasiyeti yerine getirme görevlisi” (vasiyeti tenfiz memuru)[2],  miras bırakanın son arzularını yerine getirmek üzere,  ölüme bağlı bir tasarruf ile açıkladığı iradesi ile belirlenir.

Miras bırakan tarafından alınmış bir tür emniyet tedbiridir.

Vasiyeti yerine getirme görevlisi atamak suretiyle,  miras bırakanın ölümünden sonra ortaya çıkacak anlaşmazlıklar büyük ölçüde çözülmüş olur…

Hâkim, vasiyeti yerine getirme görevlisinin yerine yeni birisini seçemez.

Böyle bir durum, mülkiyet hakkının kullanılmasını engellemek olur…

***

Atatürk’ün vasiyetini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir…

Ortada yürürlükte olan yasalara uygun olarak düzenlenmiş bir “vasiyetname” vardır.

CHP, bu vasiyetname ile vasiyeti yerine getirme görevlisi olarak tayin edilmiştir.

Zira mirastan yararlanacak olan CHP değildir; İş Bankasında nemalandırılacak nakit ve hisselerden gelecek olan para, Türk Dil Kurumu (TDK) ile Türk Tarih Kurumu (TTK) arasında eşit olarak paylaştırılacaktır.

Bu sürekli bir iştir.

Vasiyeti yerine getirme memuru veya mirasçılar, gerçek kişiler değiller ve yasa değişiklikleri ile tüzel kişilikleri ortadan kaldırılabilir.

Böyle bir durumda vasiyeti yerine getirme görevlisi yerine “mahkeme” geçebilir; bunun anlaşılır bir yanı vardır.

Fakat mirasçıların (TTK ve TDK) tüzel kişiliğinin son bulması halinde, miras ne olacaktır sorusu önem taşır.

Denebilir ki, miras aynı amaca hizmet eden dernek veya vakıflara veya tüzel kişiliği ortadan kaldırılan kuruluşlar yerine geçen kuruma aktarılır!

Böyle bir durum, miras bırakanın iradesine aykırılık teşkil eder, zira miras bırakan vasiyetname ile son arzusunun ne şekilde ve kim tarafından yerine getirilmesini kendisi belirlemiştir…

***

Vasiyeti yerine getirme görevlisi olarak CHP, Atatürk’ün iradesine aykırı davranışlar içerisine girerse, onu bu görevden almak hukuken olanaklı mıdır?

Ya da düzenleyici bir işlemle (yasa hükmü) ile vasiyeti yerine görevlisini değiştirmek hukuka uygun düşer mi?

Mülkiyet hakkına saygı” göz önünde tutulursa,  miras bırakanın ölüme bağlı tasarrufla açıkladığı son arzusunun yerine getirilmesini engellememek gerekir.

Aksi halde mülkiyete el atılmış olur!

Vasiyeti yerine getirecek gerçek veya tüzel kişilerin, herhangi bir nedenle ortadan kalkması söz konusu olduğunda, hâkimin bu boşluğu yine miras bırakanın iradesine göre doldurabilmesi gerekir.

Tartışmak istediğim konu: CHP’nin Atatürk’ün kurduğu CHP olmaktan uzaklaşması halinde; vasiyeti yerine getirme görevi verilen “tanımlanmış” tüzel kişi olmaktan çıktığı için, bu görevi yerine getirmeye devam etmesinin vasiyetnameye aykırılık teşkil edip etmeyeceğidir.

Atatürk’ün amacı, kendisine ait olan nakit ve hisse senetlerinin nemalarının, Türk dilinin geliştirilmesi ve Türk tarihinin araştırılması için harcanmasıdır.

Bu amaçtan uzaklaşıldıktan sonra vasiyetin yerine getirildiği söylenemez…

***

Örneğin; Y-CHP, İstanbul İl Kongresinde kullanılan bir görselde; Ermenice, Arapça, Arnavutça, Çerkezce, Kürtçe ve Zazaca dilleri kullanmıştır.

Y-CHP, Tunceli’nin adının “Dersim” olarak değiştirilmesi için yasa teklifi vermiştir.

CHP’nin Genel Başkanı, “Dersim İsyanı”nı tarihi gerçeklere aykırı olacak şekilde “katliam” olarak tanımlamakta ve kendisini bu katliamın “mağduru” olarak göstermektedir.

Y-CHP, bölücü ve gerici bir yobaz olduğu tartışma götürmeyen Seyit Rıza’nın Tunceli’de heykelinin dikilmesine itiraz etmemiş;  sanki başka bir yer yokmuş gibi bu heykelin altında miting düzenlemiş; gençliğe yaptığı bir sunumda Seyit Rıza’yı örnek alınacak bir şahsiyet olarak göstertmiştir.

Y-CHP, bölücü ve gerici başka bir yobaz olan Şeyh Sait’in adının meydan ve caddelere verilmesine de ses çıkartmamıştır.

Y-CHP, Anayasa’dan “Türk”, “Atatürk” ve “Türk Milleti” adlarının çıkartılması için yapılacak olan anayasa değişikliklerine destek vermiş ve hatta taslak bile hazırlatmıştır.

Y-CHP, ulusal bütünlüğümüzün temeline dinamit koymaktan farksız olan; “Ana dilde eğitimi” savunmuş; “Avrupa Yerel Yönetimler Şartı”nın çekince konulan maddelerinin tümünü imzalayacağını ilan etmiştir.

Y-CHP, dini bir sembol olduğu için laikliğe aykırılık teşkil eden “türban”ın TBMM’ne sokulmasında başrolü oynamıştır.

Bir de yapması gerekip de yapmadıklarına bakalım:

CHP’nin Atatürk’ün mirasçısı sıfatıyla, Türk dilinin geliştirilmesine ve Türk tarihinin araştırılması için bir şeyler yapması gerekmez miydi?

Peki, bu yönde ne yapmıştır?

Bu sorunun yanıtı kocaman bir hiçtir!..

***

O halde, bugün Atatürk’ün hisselerini temsil eden Y-CHP, Atatürk’ün vasiyetini yerine getirme görevi verdiği CHP değildir.

Y-CHP’nin, 1930’ların CHP’si olmadığı zaten Genel Başkan Dersimli Kemal tarafından da dile getirilmiştir.[3]

Bugün vasiyeti yerine getirmekte olan Y-CHP’nin, İş Bankası yönetimine üye ataması açıkça Atatürk’ün vasiyetine aykırılık teşkil eder.

Bununla birlikte, yönetim kurulu üyelerine verilen ücretlerin de TTK ile TDK’ya verilmesi gerekir.

Zira Atatürk, vasiyeti yerine getirme görevlisine ücret verilmesini istememiştir.

Atatürk’ün mirasından, Atatürkçü düşünceyi benimsemeyenleri beslemek vasiyetnameye aykırılık teşkil eder…

***

Bugün Y-CHP’nin yönetiminde; CHP’nin kapatılıp vakıf olmasını savunan 10 Aralık Hareketi ile TESEV’in[4] elemanları var.

Bu iki hareketin sözcülerinin, Atatürk İlkeleri olarak bilinen 6 Ok’u savunduğuna tanık olan bir kişi bile gösteremezsiniz.

Başta Kılıçdaroğlu olmak üzere, CHP’nin üst yönetiminde bulunanlar, Atatürkçü düşünce hakkında; Alman asıllı Ortadoğu Uzmanı Kurt Ziemke, Amerikan Siyaset Bilimci Samuel Huntington, eski CIA Ajanları Graham Fuller ile Paul Henze’den farklı düşünmemektedirler.[5]

Av. Cemil Can

 

 

 

 

[1] Türk Medeni Kanunun (TMK) 531 ve devam eden maddelerinde düzenlenmiştir. Bknz: https://www.mevzuat.gov.tr/Metin1.Aspx?MevzuatKod=1.5.4721&MevzuatIliski=0&sourceXmlSearch=&Tur=1&Tertip=5&No=4721

 

[2] TMK’nun 550 ve devam eden maddelerinde düzenlenmiştir.

[3] https://odatv.com/1930larin-chpsi-bunlari-yapmisti-2206141200.html

 

[4] Bu iki yapı, CHP yönetimini ele geçirdikten sonra varlıklarına son vererek siyaset sahnesinden çekilmişlerdir.

[5] Kurt Ziemke: “Yapılması gereken Atatürk’ün hem din hem de Türk düşmanı olduğu fikrini yaymaktır”, Samuel Huntington: “Türkiye Atatürk’ün mirasını reddetmelidir”, Graham Fuller:” Kemalizm’e son verin, Osmanlı’yla övünün”, ve  Paul Henze: ”Atatürkçülük öldü, Nurculuk ileri” demişlerdir.

“Y-CHP’NİN HAZİNE’YE DEVRİ” DÜŞÜNÜLMELİDİR!..

 

vasiyetname1_1

 

İdlib konusuna hiç girmiyorum, birkaç hafta daha girmeyeceğim de…

Anlayan anlamıştır.

Dış İşleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu’nun, Rus mevkidaşı Sergey Lavrov’la görüşmesinden sonraki sözlerini tam anlayamadım…

Anlayamayacağım da galiba!..

Diyor ki:

”Suriye’deki görüş ayrılığı ilişkilerimizi etkilememeli. S-400 anlaşmasını etkilemez.”

Demek ki, İdlib konusu çözülene kadar bizim bu işlere kafa yormamıza, yorum yapmamıza gerek yok!

Büyüklerimiz ne gerekiyorsa yapar…

O bakımdan, ben de bir alt sıradaki büyüklerimizin yaptığı gibi yapıp; alt başlıklardan biri hakkında laf üreteceğim.

Dileyenler bu satırdan itibaren burayı terk edebilirler; sonradan demedi demeyin karışmam.

Çünkü önce hangi konulara temas etmeyeceğimi tek tek sayacağım:

AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş gibi vatan hainliğinden yargılanıp, ölüm cezasına çarptırılan İskilipli Atıf Hoca’yı –şapka giymediği için astılar diyerek- aklamayı beceremem ben.

Onu da geçiyorum…

FETÖ’nün “siyasi ayağı”nı irdelemeyi zaten bana bırakmazlar.

Elazığ depreminde yaşamını kaybeden 41 yurttaşımız için baş sağlığı mesajı yayınlamıştım.

İdlib’te vurulan askerimiz için James Jeffrey “Sahada şehidimiz var” dedi.

O konu da bana söz düşmez!

Eski bir öğretmen arkadaşım, bıyıklarını sıvazlayıp, gözlerimin içerisine bakarak laf attı:

“Reis, Jeffrey’e ‘şehidimiz’ dedirtti, yakında kelime-i şahadet de getirttirse şaşırmayın. Size getirtemiyor bir türlü!”

Van’ın Bahçesaray İlçesinde çığ altında kalanları kurtarmaya giden ekipler; AFAD, UMKE, 112 Servisi, Jandarma ve İtfaiye de çığ altında kalınca, ölü sayısı 41’e ulaşmış.

Onlar da kesin şehit sayılırlar; o zaman yakınlarına baş sağlığı dilemekle yetiniyorum.

Sabiha Gökçen Havalimanında; -kule hatası yüzenden-  40 metreden yere çakılır gibi sert iniş yapan Pegasus Havayolları’na ait uçakta yaşamını kaybeden 3 kişi, şehit mi değil mi bilmediğim için, onlara Ulu Tanrı’dan rahmet diliyorum.

Kızılay’ı vergi kaçırmak[1] için aracı kullanan, Başkentgaz’ın sahiplerine: Adı çocuklara tecavüz ile anımsanan Ensar Vakfı üzerinden, -Manhattan’da kız yurdu yapsınlar diye-  TÜRGEV’e bağışladığınız 8 milyon dolar ile Türkiye’de yurt yapmanızın önünde bir engel mi vardı diye soramıyorum; zira bu soruyu, asıl sorması gereken devlet kurumlarını bekliyorum…

***

Kala kala bana CHP’nin İş Bankası’ndaki hisselerinin Hazine’ye devredilmesi konusu kaldı.

Başım, gözüm üzerine seve seve kabul ediyorum.

Ayrıca en iyi bildiğim konu sayılır, benden dinleyin istiyorum:

Günlük siyaseti takip edenler bilirler; Reis çok sıkıştığında CHP’nin hisselerini Hazine’ye devredeceğini açıklayarak gündemi değiştirir.

Düşünce tembelliği içerisinde gözlerini ovuşturan bazı CHP’liler de sazan gibi bu konunun üzerine atlarlar.

Ağızlarından tükürük saçarak ha babam de babam konuşurlar; Atatürk’ün vasiyetini bu şekilde koruyabileceklerini sanırlar.

Hâlbuki bu konuda da atı çalan Üsküdar’ı çoktaaaaaaaaaan geçti!..

***

Açıklayalım bari:

Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu (TDK)  ve Türk Tarih Kurumu (THK)  12 Eylül 1980 Darbesi’ni izleyen günlerde Kenan Evren ve arkadaşları tarafından ortadan kaldırılmıştır.

Sizlere ömür yani…

Başka bir söyleyişle; 17 Ağustos 1983 günlü Resmi Gazete’de yayımlanan 2876 Sayılı Yasa ile TTK ve TDK’nın tüzel kişilikleri ortadan kaldırılmıştır[2].

Dolayısıyla Atatürk’ün Vasiyeti’nin[3] infazı bu yasa ile kesintiye uğramıştır.

AKP iktidara geldikten sonra, bu konuyu bir kez daha ele almış ve 2 Kasım 2011 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 664 Sayılı KHK[4] ile “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu”nu kurarak; Atatürk’ün vasiyetinde tarif ettiği Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu (TTK) tarihe karıştırmıştır…

***

Demek ki, Atatürk’ün kurduğu anlamda TDK ve TTK yok artık!

Bir an için, pek çok kişinin savunduğu gibi yeni bir hukuki statü içerisinde varlıklarını devam ettirdiklerini varsayalım; o zaman da zaten her iki kurum Hazine’ye devredilmiştir.

Zira 664 Sayılı KHK’ya göre, bu iki kurumun içerisinde yer aldığı “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu”nun yönetim kurulunu Cumhurbaşkanı atamaktadır.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne göre, Hazine de zaten Reis demektir!..

Bu demektir ki, Atatürk’ün İş Bankası’nda nemalanan nakit ve hisse senetlerinden gelen parayı Reis’in atayacağı kişiler yönetecektir.

Reis’in bilgisi ve isteği dışında bir yere, bir lirayı “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu”nun bir yöneticisi harcayabilir mi?

Harcayamaz…

Var mı aksini iddia eden?

Atatürk’ün Vasiyetnamesinin infazı için, toplam üye sayısı 11 olan İş Bankası Yönetim Kurulu’nda, CHP’nin atadığı sadece 4 yönetim kurulu üyesi vardır.

İş Bankası’nın nemalandırdığı Atatürk Hisseleri’nden; 2018 yılı itibariyle TDK payına 166.219.704 TL, TTK payına da 162.453.349 TL ayrılmıştır.

CHP’nin bu paraların bir lirası üzerinde tasarruf yetkisi yoktur.

İş Bankası’nın ayırdığı para, aynı gün CHP tarafından  “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu”nun hesabına aktarılmaktadır…

***

Öte yandan CHP’nin mali yönden denetlenmesi Sayıştay’dan yardım alınarak Anayasa Mahkemesi tarafından yapıldığı göz önünde tutulursa, bir kuruşun bir tarafa kaçırılma olasılığı bulunmamaktadır.

Hal böyle olunca, CHP’nin Atatürk’ün İş Bankası’ndaki hisseleri ile tek ilgisi, “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu”na 4 yönetici atamaktan ibaret olduğu anlaşılır.

Başka bir ifade ile Y-CHP Yönetimi,  İş Bankası Yönetim Kurulu üyeliklerini “arpalık”[5] olarak görmektedir.

(Tansiyon ve kalp hastası olmayanlar 5 numaralı dipnota göz atabilirler, diğerleri devam etsinler.)

Atatürk ve İnönü dışındaki CHP’nin genel başkanları, İş Bankası Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerini hep “siyasi rüşvet” olarak dağıtmışlardır.

(Merak edenler 5 numaralı dip notu altındaki bağlantıyı açıp okusunlar.)

Yoksa Y-CHP’nin Türk dilinin veya tarihinin araştırılması ve geliştirilmesi ile ilgili bir derdi hiç olmamıştır.

Aksini iddia eden varsa, bu konuda ne gibi bir çalışma yapıldığını ortaya koyması gerekir.

Kurultaylara sunulan çalışma raporlarında adeta bu konu yok sayılmıştır.

Tartışılması, üzerinde konuşulması bile istenmez, adeta tabudur…

***

Çıplak gerçekler böyle olunca; zaten Atatürk’ün İş Bankası’ndaki hisseleri Hazine’ye fiilen ve hukuken devredilmiş bulunmaktadır.

Bir tek CHP’nin İş Bankası Yönetim Kurulu’na atadığı 4 üye meselesi çözüme kavuşturulmamıştır.

Anladığım kadarıyla Reis bu konuyu da planladığı gibi çözmeyi kafaya koymuştur.

Y-CHP yönetiminin bağırıp çağırması, “Atatürk’ün Vasiyeti” edebiyatı yapması, sadece bu dört üyelik içindir.

Y-CHP, gerçekten Atatürk’ün mirasına sahip çıksaydı, 664 Sayılı KHK’nın engellenmesi için bir şeyler yapardı.

Sadece vaktiyle yapıldığı gibi, 664 Sayılı KHK’yı, diğer 12 KHK arasına karıştırıp, iptal edilmeleri için Anayasa Mahkemesi’ne götürmekle[6] Atatürk’ün Vasiyeti’ne sahip çıkılamıyor. En azından, bu iş için de Ankara’dan İstanbul’a bir “Adalet ve Kalkınma Yürüyüşü” (!) yapılabilirdi…

***

Hocam Prof. Dr. Hikmet Sami Türk’e göre;  Reis’in bundan sonra atacağı adımla Türk Dil ve Tarih kurumlarına sağlanan mali menfaatleri dokunulursa bu yönden anayasaya aykırı olan bir “gasp”tan söz edilebilecekmiş.[7]

İlk defa hocamla aynı fikirde değilim!

Atatürk’ün İş Bankası’ndaki hisselerinin Hazine’ye devri halinde; Anayasa ile güvence altına alınan “mülkiyet hakkı”na ve Türk Medeni Kanunu ile düzenlenen “Miras Hukuku”na (vasiyetname düzenleme ve miras hakkı) aykırılık söz konusu olacağından, yeni bir yargı süreci başlayacağı anlaşılmaktadır.

Bunun için Reis’e başka bir önerim olacak:

Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk; “nakit ve hisse senetleri ile menkul ve gayrimenkul malvarlığını” kendi kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’ne  (Cumhuriyet Halk Fırkası) vasiyet etmiştir.

Y-CHP ise Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun da belirttiği gibi; “bugünkü CHP (yani Yeni CHP-Y-CHP) Atatürk’ün kurduğu Halk Fırkası olmadığına” göre[8] vasiyetname ile tarif edilen gerçek mirasçı da hayatta değildir!..

Tüzel kişilerin kanuni mirasçıları olamayacağından Y-CHP’yi hiçbir şekilde Atatürk’ün mirasçısı olarak kabul edemeyiz!

Bu anlamda Atatürk’ün İş Bankası’ndaki hisselerinin idaresini Y-CHP’ye bırakmamakta bir yanlışlık yoktur.

Ama Reis’in alacağı karar, bir sürü hukuksal sorun ortaya çıkartacağı kesindir.

Bu yüzden CHP’ye geçen Atatürk’ün İş Bankası’ndaki hisselerinin Hazine’ye devri yerine, Y-CHP’nin Hazine’ye devri ile istenilen sonuca daha kolay ulaşılacaktır…

Bu devir nasıl olacaktır diyorsanız, işte ben de onu bilemiyorum…

Av. Cemil Can

[1] Doğrudan ENSAR VAKFI’na bağış yapılsaydı vergi muafiyeti yüzde 5 olacaktı. Bağış Kızılay’a yapılınca muafiyet yüzde 100 oluyor. Başkentgaz, Kızılay’a bağışı şartlı yapıldığı için az bir miktarı (75 bin dolar) Kızılay’a kaldı, geri kalan 7 milyon 925 bin dolar TÜRGEV’e aktarıldı.

 

[2] http://www.dildernegi.org.tr/TR,2/tarihce.html

 

[3]  https://www.ttk.gov.tr/tarihveegitim/ataturkun-vasiyeti/

 

[4]  https://drive.google.com/file/d/0B7liBn5XLsAfMjRZWm5GZnp4dVE/view

 

[5] İş Bankası Yönetim Kurulu üyelerine yılda 1’er milyon liraya yakın para ödeniyor. Ayda 12 bin lira maaş ve yıllık 800 bin lira civarında huzur hakkı alan CHP’li üyeler, bankadaki görevleri sonra erdikten sonra İş Bankası’nın diğer iştiraklerinde görev yapıyorlar.

https://www.takvim.com.tr/yazarlar/internet/zafer-sahin/2018/10/12/huzurlu-hayat

 

[6] https://www.cnnturk.com/2012/turkiye/01/04/chp.khklari.anayasa.mahkemesine.goturdu/643296.0/index.html

 

[7] http://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/olaylar-ve-gorusler/is-bankasindaki-chp-hisselerinin-hazineye-devri-1721070

 

[8] https://sarizeybekhaber.com.tr/kilicdaroglu-ataturk-un-chp-si-degiliz

 

 

TERÖR ÖRGÜTLERİ ARASINDA!..

Ulusal Kurtuluş Cephesi

Türkiye’nin kontrolünde olduğu kabul edilen Ulusal Kurtuluş Cephesi (UKC), çatısı altındaki muhalif örgütlerin çoğunun, Heyet Tahrir eş- Şam (HTŞ) cephesinde yer aldığı biliniyor.

O bakımdan HTŞ’yi daha yakından tanımak gerekir:

HTŞ, El Kaide’nin Suriye’deki temsilcisi El- Nusra Cephesi’nin devamı olarak bilinir.

2017’de dört ayrı grubun[1]  birleşmesinden oluşmuştur.

İdlib’teki en güçlü gruptur ve en geniş sahayı kontrol etmektedir.

El Kaide, 1988 yılında kurulan, liderliğini Usame Bin Ladin’in yaptığı dünya çapında faaliyet gösteren İslamcı terörist bir örgüttür.

HTŞ, Suriye iç savaşına aktif olarak katılan cihatçı Selefi[2]  bir örgüt olup, ABD tarafından desteklendiği iddia edilmektedir.

Beşşar Esat rejimini devirerek, bölgede bir “İslam devleti” kurmayı amaç edinen HTŞ’yi uluslararası toplum terör örgütü olarak kabul etmektedir…

***

İdlip, Esat karşıtı teröristlerin Suriye’nin kuzeyindeki en büyük karargâhıdır.

Bu bölge, şehri kontrolünde tutan pek çok grup arasında sayısız çatışmaya sahne olmuştur…

***

İdlip’teki terörist grupların her birinin kendine özgü ideolojisi, hedefleri ve dış destekleri bulunmaktadır.

Bu gruplardan biri de Ahrar-eş Şam (Şam’ın Hürleri)’dır.

Ahrar-eş Şam, Suriye’de bir İslam devleti kurmak için savaşmaktadır.

İdeolojik olarak Müslüman Kardeşler’e bağlı olup, Türkiye ve Katar ile yakın ilişkilere sahiptir.

Örgüt, Sünni ve Selefi mücahitlerden oluşan beş militan grubun[3] birleşmesi ile kurulmuştur.

Çoğu Suriyeli olan 20 bin savaşçısı vardır.

2017 yılına kadar Türkiye ile Suriye arasındaki Bab el-Heva sınır kapısı Ahrar eş-Şam tarafından kontrol ediliyordu.

Mısır Devrimi’nden hemen sonra, Sednaya Hapishanesi’nden Mart ve Mayıs 2011’de çıkartılan aflar ile serbest bırakılanlar tarafından kurulmuştur.

2013 yılı itibariyle 83 birlikle en önemli muhalif gruplardan biri haline gelmiştir.

Suriye’deki savaşta Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ve HTŞ gibi gruplarla sık sık işbirliğine gitmektedir.

2012 yılının Aralık ayında Suriye İslam Cephesi adı altında diğer muhalif gruplarla birleşen Ahrar eş- Şam, Kasım 2013’te İslami Cephe kurulmasına liderlik etmiş ve bu grubun çatısı altına girmiştir.

***

İdlib’te dikkat çeken örgütlerden biri de Türkistan İslam Partisi’dir.

Uygurlar tarafından kurulan ve Çin’in doğusunda El-Kaide’yi destekleyen ilk aşırılıkçı gruptur.

Suriye iç savaşına dâhil olarak kendisine hükümet karşıtı koalisyonda özel bir yer edinmiştir.

Eski adıyla Doğu Türkistan İslami Hareketi (ETİM), Doğu Türkistan’ın Çin Halk Cumhuriyeti’nden bağımsızlık kazanması amacıyla kurulan ayrılıkçı, radikal İslamcı silahlı bir örgüttür.

Örgüt, ABD, Rusya, Çin, Türkiye, Kazakistan, Kırgızistan, Suriye ve BAE tarafından terör örgütü ilan edilmiştir…

***

Rusya’nın desteklediği Suriye Ordusu,  dokuz yıldır sürdürdüğü başarılı operasyonlar ile terör örgütlerini [4] büyük ölçüde İdlib’e sıkıştırmıştır.

***

2016 yılında, çoğunluğu Müslüman Kardeşler kökenli bazı grupların katılımıyla “Astana Barış Süreci” başladığında “Tahrir eş-Şam”la,  (daha sonraki HTŞ) müzakere sürecine katılan gruplar da Ahrar-eş Şam’la birleşerek karşı ittifakı oluşturdular.

O tarihten bu yana İdlib, iki kampa ev sahipliği yapıyor:

Biri Suudi destekli Selefi  kökenli Tahrir eş-Şam, diğeri Türkiye-Katar destekli  Müslüman Kardeşler kökenli Ahrar eş-Şam.

Tahrir eş- Şam, 18 Şubat 2018’de diğer grupları Suriye Kurtuluş Cephesi adlı yeni bir ittifak altında toplamayı başardı.

Buna karşılık Türkiye, Suriye Kurtuluş Cephesi‘nden esinlenerek kendi Suriyeli müttefiklerini de  Ulusal Kurtuluş Cephesi adı altında birleştirdi.[5]

“Suriye Geçici Hükümeti Savunma Bakanı ve Genel Kurmay Başkanı” Selim İdris, Şanlıurfa’da bir otelde düzenlediği basın toplantısında, Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin görevini “zulmü ortadan kaldırmak ve Türkiye’nin terörle mücadelesine destek vermek” olarak açıkladı.

***

Yabancı kaynakların tahminlerine göre İdlib’te 200 bin civarında radikal savaşçı vardır.

Bunların yarıya yakını HTŞ ve Selefi cihatçı terör örgütler tarafından yönetilmektedir.

Soçi Mutabakatı” na[6] göre, Türkiye HTŞ örgütünü bölüp, “ılımlı” olanları ayırarak, UKC çatısı altında toplamayı deneyecekti.

Ayrıca M4 ve M5 karayollarını ulaşıma açacaktı.

Türkiye üzerine aldığı bu iki işi de başaramadı…

***

Bu durum karşısında; Rusya ve Suriye’nin işe el koyması halinde sınırımıza doğru yeni bir göç dalgasının başlayacağı açıktır.

Öte yandan, Suriye’nin petrol kuyularının bulunduğu topraklarının yüzde 30’u, PKK/PYD üzerinden ABD’nin denetimine geçmiştir.

ABD, PKK/PYD’yi devlet kuracak şekilde[7]örgütlüyor.

Suriye hükümeti İdlib sorununu çözmeden PKK/PYD’nin üzerine gidemiyor.

İdlip sorunun bir an evvel çözülmesi için HTŞ’nin bölünmesi gerekiyor.

Bunun için ikinci kez af bile çıkartıldı…

***

İdlib’te Türkiye’nin 12 gözetleme noktası var.

Suriye güçleri 3 Şubat geçişi ateşkes gözetleme istasyonlarımıza takviye yapan TSK konvoyuna ateş ettiler.

Biri TIR şoförü olmak üzere 8 şehidimiz var.

TSK derhal karşılık verdi tabii ki…

Karşı taraftan da ölü ve yaralılar var ama bizimkileri geri getirmez ki!

Meğer, 1 Şubat günü Halep’in kuzeyinde 4 Rus istihbarat subayı Türkiye kontrolündeki UKC güçleri tarafından öldürülmüştü.[8]

Tesadüfe bak:

Askerlerimizin şehit edildiği gün, Erdoğan Ukrayna’ya gitmiş ve 200 milyon TL tutarında askeri yardım sözü vermişti.

Yetmezmiş gibi, bir de Rusların “meydan okuma” olarak kabul ettiği “Slava Ukreine” (Şan olsun Ukrayna’ya) sözleri ile tören kıtasını selamlamaz mı?

ABD’den Türkiye’ye destek açıklaması geldi.

Dışişleri Bakanı Pompeo:

“Türkiye’nin haklı müdafaa eylemlerini tam olarak destekliyoruz, NATO müttefiki Türkiye’nin yanındayız” dedi.

Demek ki, NATO müttefikimiz ABD, PKK/PYD’ye karşı mücadelemizi haklı görmüyor!..

Suriye’deki çatışma sonrasında New York Federal Mahkemesi’nde yargılanan Halkbank’ın hisseleri de yükseldi.

Mahkeme bu fırsatı değerlendirerek yargılamayı askıya almıştı…

Rusya-Türkiye-İran-Suriye ittifakını bozmayı başarabilselerdi savaşın kazanını belli olacaktı…

Neyse ki, bu defa da devlet aklı galip geldi…

Av. Cemil Can

[1] Ensareddin Cephesi, Ceyş El Sünnası, Liva El-Şah ve Nureddin grupları.

[2]Selef” halefin tersidir ve tarihsel olarak “önde olanlar” anlamına gelir. “Selefîyye”, dinde selef kabul edilen kişilere hiçbir değişiklik yapmadan tâbi olmayı esas alır. Selefiyye terimi günümüzde çoğu kez Hanbeli ekolünden Muhammed bin Abdülvahhab’ın öğretilerini benimseyen ve İslam Coğrafyası’nda karşıtları tarafından yaygın şekilde “Vahhâbîlik” olarak tanımlanan inanç sistemine mensup kişileri tanımlamak için kullanılmaktadır. Vahabi ve Selefiler, diğer itikad ve mezheplerin Müslümanlarını, küfür, şirk ve bidat ile itham etmektedirler.

[3] Tevhid Tugayı, Ahrar eş-Şam Tugayları, Fecr İslami Hareketi, et-Talia İslami Hareketi ve İman Savaş Tugayları.

[4] Diğer terör örgütleri:

Özgür İdlib Ordusu: Bu milis gücü 2016’da Özgür Suriye Ordusu‘na (ÖSO) bağlı üç grubun -13. Tugay, Kuzey Birliği ve Şuğur el Cebel- birleşmesinden teşekkül etmiştir

Feylak eş-Şam: Bu grup “ılımlı İslamcı” denen 19 silahlı grup birleşmesinden doğmuştur. Bunların önemli bir bölümü Müslüman Kardeşler‘in Suriye şubesi ile ilişkilidirler.

Mücahitler Ordusu: Özgür Suriye Ordusu’na bağlı olan grubun yaklaşık 1000 savaşçısı vardır ve IŞİD‘e karşı mücadele etme amacıyla kurulmuştur.

Fursan el-Hak: Bu grup 2000’den fazla savaşçıyla 2012 yılında kurulmuştur. ÖSO‘nun alt grubu olup ağırlıkla batı İdlib’deki Kefr Nebl kasabasında üslenmişlerdir.

Festakim Kema Umirt Birliği: Bu grup da ÖSO ile bağlantılı olup 2000 savaşçısı vardır.

Nureddin Zengi Hareketi: Bu hareket 2011 yılı sonlarında Şeyh Tevfik Şehab adlı bir Suriyeli muhalif figür tarafından Halep’te kurulmuştur. Başlarda grup ÖSO ile müttefikti ve pek çok hükümet karşıtı operasyona birlikte katılmışlardı. Grup hayatını idame ettirirken pek çok kez duruş ve müttefik değiştirmiştir. Mesela bir defasında Ceyş-el Fetih ile birleşerek İdlib’de Suriye ordusu karşısında savaştı. Rusya, İran ve Türkiye öncülüğünde yürütülen Astana barış süreci başladığında örgüt Feth eş-Şam ile birleşerek İdlib’deki en büyük ve en güçlü milis gücü Cephe Tahrir eş-Şam‘ı kurdu, fakat ittifakları uzun sürmedi. 2017 ortalarında Tahrir eş-Şam ile Ahrar eş-Şam arasında çatışmalar çıkınca ittifak dağıldı ve bu durum Ahrar eş-Şam ile Nureddin Zengi ittifakını doğurdu.

Şuğur eş-Şam: Müslüman Kardeşler kökenli grup, bazı verilere göre 6000 savaşçıya sahiptir. 2015 yılında Ahrar eş-Şam ittifakına katılmış ve bir yıl sonra Fetih Ordusu‘na katılarak buradan kopmuştur. 2017’de ise tekrar Ahrar eş-Şam‘a dönmüştür.

Ceyş el-İzze: Bu grup ÖSO ile müttefiktir. Kuzeybatıdaki Sehl el-Ğab bölgesinde aktiftir.

Liva el-Hak: Tahrir eş-Şam‘a yakın bu grubun 2000 kişilik bir gücü vardır.

Cund el-Aksa: Bu grup, Tahrir eş-Şam‘dan ayrılan yaklaşık 1000 militan tarafından meydana geldi.

Ceyş el-Badia ve Ceyş el-Melahim: Bu iki grup geçen seneki kopuşlarına kadar Tahrir eş-Şam‘a bağlıydılar. Türkistan İslam Partisi‘ne yakındırlar.

[5] 04.10.2019’da Suriye Geçici Hükümeti Başkanı Abdurrahman Mustafa, “Milli Ordu ve Ulusal Kurtuluş Cephesindeki teşkilat, sektör ve birim komutanlarının kararlı faaliyetlerinin ardından bugün Milli Ordu ve Ulusal Kurtuluş Cephesi‘nin, Suriye Geçici Hükümeti’ne bağlı Savunma Bakanlığı altında tek bir düzenli askeri ordunun çatısı altında birleştiğini deklare ediyoruz.” diyerek karşı ittifakı kurduğu ilan etti.

Suriye’de Fırat Kalkanı Harekâtı bölgesi, Zeytin Dalı Harekâtı bölgesi ve İdlib’teki unsurlar, Milli Ordu (Ceyşül Vatani) adı altında birleşerek Suriye Geçici Hükümeti Savunma Bakanlığına bağlandı.

Suriye Geçici Hükümeti Başkanı Abdurrahman Mustafa, Şanlıurfa’da bir otelde düzenlediği basın toplantısında, aldıkları kararı açıklamak için toplandıklarını belirtti.

Fırat’ın doğusunda yaşanan zulmü ortadan kaldırmak istediklerini vurgulayan Abdurrahman Mustafa, “Herkesin bildiği üzere Fırat’ın doğusundaki halkımızın katliamlara maruz kalmış, köyleri ve beldeleri yıkılıp yakılarak göç ettirilmiştir.

Suriye Geçici Hükümeti Savunma Bakanı ve Genel Kurmay Başkanı Selim İdris Bize düşen bu zulmü ortadan kaldırmak ve Türkiye’nin terörle mücadelesine destek vermektir.” dedi.

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/suriyedeki-milli-ordu-ve-ulusal-kurtulus-cephesi-birlesti/1602325

[6] https://www.bik.gov.tr/soci-mutabakati-resmen-basladi/

[7] PYD’nin 60 bir kişilik ordusu, 30 bin kişilik polis gücü ve 140 bin kişilik kamu personeli var. Silahlanmaları ve eğitimleri ABD tarafından yapılıyor.

[8] https://www.rudaw.net/turkish/middleeast/syria/030220201

CHP’LİLERE AÇIK MEKTUP!..

Yasama Yetkisi Devredilemez

Sayın Özaydın;

Ve kendini “aydın” sanan tüm CHP’lilere açık bir mektup:

Yukarıdaki belgeleri yayınlayan ben değilim.

İbrahim Kaboğlu’nun bizzat kendisidir.

Ben sadece onun yayınladığı belgeyi paylaşıyorum.

Kaboğlu sandığın gibi sıradan biri değildir.

Kendi ifadesi ile “Kaboğlu kimdir” sorusunu şöyle yanıtlıyor:

Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği Başkanı, BirGün Gazetesi Köşe Yazarı, CHP İstanbul Milletvekili, Anayasa Hukuku Uluslararası Derneği (AHUD) Yönetim Kurulu eski üyesi, Türkiye İnsan Hakları Danışma Kurulu Eski Başkanı, İstanbul Barosu’na kayıtlı avukat, İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Eski Başkanı.

Yani; senin benim gibi sıradan bir partili değildir, yetkili biridir.

Hazırladığı kitapçığa önsözü Kemal Kılıçdaroğlu bizzat yazmıştır.

Ayrıca Kılıçdaroğlu; Kaboğlu’nun “YASAMA YETKİSİ DEVREDİLEMEZ” başlıklı kitapçığı üzerine başlatılan tartışmalardan sonra yeniden anayasa tartışmasını gündeme alarak; bu çalışmanın de bilgisi içerisinde olduğunu kabul etmiştir.

Mevcut Anayasa’ya yönelttiği eleştiriler, kuşkusuz haklı ve yerindedir ama böyle bir acayip Anayasa’nın yürürlüğe girmesinin başlıca sorumlusu da kendisidir.

Değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek maddelerin –diğer maddeler değiştirilmek suretiyle- değiştirilmesine olanak sağlayan referanduma katılarak, hayatının en büyük hatasını yapmıştır.

Bu hataya bizleri de ortak etti; tıpkı Ekmeleddin İhsanoğlu’na “tıpış tıpış” oy vermeye mecbur ettiği gibi…

O kadarla kalsa iyiydi; bir de mühürsüz oldukları için “geçersiz” kabul edilmeleri gereken oyların geçerli sayılarak, sonucun ”evet” olarak çıkması karşısında; korkak davranmış, oylamanın yenilenmesini isteyecek yerde, hiçbir sonuç vermeyecek İstanbul’a doğru “Adalet Yürüyüşü”nü başlatmıştır…

Dolayısıyla bugün yaşadığımız Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin hesabını öncelikle onun vermesi gerekir.

CHP’nin Referandumdan önceki Anayasa önerisi ile Kaboğlu’nun yeni önerisi arasında çok fark yoktur; onda da “Türk Milleti” yoktu bunda da yok; onda da “Atatürk Milliyetçiliği” inkar ediliyordu bunda da…

Şimdi ne diyorsunuz, bunları tümünü görmezden mi gelelim!

Kaboğlu ile Kılıçdaroğlu’nun “görelim ve alışalım” diye gözümüze soktuğu şeyleri görmeyelim mi?

O zaman genel başkanımızı dinlemeyen CHP’liler durumuna düşmez miyiz?

Sorumu değiştirip soruyorum:

Biz bu rezillikleri görmezden gelirsek, bunlar yapılmamış saydırabilir miyiz?

Anayasayı yürürlükten kaldırabilir miyiz, Reis’in yetkilerini elinden alabilir miyiz?!

Peki, biz görmüyoruz diye, siyasi rakiplerimiz bunları görmezden gelirler mi acaba?

Anladığım kadarıyla siz de bayağı rahatsızsınız.

CHP’nin başında, BOP için rol isteyen siyasetçilerin olmasını siz de benim gibi içinize sindiremiyorsunuz.

Bu bizim bir ayıbımızdır, bunu siyasi rakiplerimiz öğrenmesin istiyorsunuz.

Ama öyle olmuyor ki, siz ne yaparsanız yapın onlar duyuyorlar, görüyorlar!..

Bu vatanı kurtaran Ulu Önderimiz Atatürk’ün adını Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndan silecek olanlara bakar mısınız?

Atatürk’ün koltuğuna oturttuğumuz adamlar bu ihaneti yapıyorlar…

Çözüm ihaneti görmekten gelmek olamaz; tam aksine ihaneti görüp gereğini yapmalıyız.

Bunu gereği de; “Türk”e, “Atatürk”e ve “Türk Milleti”ne düşman olanları Atatürk’ün partisinden kovmaktır…

Ağzımızı kapatıp, kulaklarımızı tıkayıp, gözlerimizi yumarak bu işlerin içerisinden çıkamayız…

CHP’yi bırakın “AKP’ye bakın” demek “Cambaza bakın” demekle eş değerdedir…

Av. Cemil Can

Biz kazanacağız…