“TOPLUMUN GAZINI ALIYORUZ”!..

tayyip_erdogan

 

Doğrudan konuya gireceğim.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı Suçları Soruşturma Bürosu’nun hazırladığı dosyadan bazı notları aktarıyorum:

NATO’da görevli 10‘u general 462 Türk subayının yarıdan fazlası (237’si) FETÖ üyesi çıktı.

Çoğu “geri dön” çağrısına uymadılar!

NATO’daki FETÖ üyesi subayların kurduğu “Purged NATO Officer” (Tasfiye Edilmiş NATO Subayı) grubunun hazırladığı “Gerçeğin Peşinde-15 Temmuz 2016” isimli rapor “pudgednato” isimli internet sitesinde yayımlandı. (1)

138 sayfalık bu kitapçığı okumadan, ne “adalet yürüyüşü”nü kavramak ne de “kontrollü darbe”nin taşıdığı mesajı anlamak mümkündür.

“Tık”layarak kitapçığı indirip okuyabilmeniz için ayrı bir bağlantı yaptım… (2)

***

Raporda; Erdoğan “savaş suçlusu” olarak tanıtılırken, 15 Temmuz Darbe Girişimi, “kontrollü darbe” olarak nitelendiriliyor…

Kılıçdaroğlu, 8 Ocak 2017 günü meclis toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada; “Asıl darbe 20 Temmuz’da yapıldı” demişti, çok dikkat çekmedi…

Dokuz madde halinde bu nitelemesinin gerekçelerini sıraladı ve “15 yıldır hangi kanunu istediniz de çıkaramadınız”, “Bu Anayasa Türkiye’nin hangi sorununu çözecek” sorularını sorarak, o gün noktayı koymuştu. (3)

Y-CHP Genel Başkanı, 17 Haziran 2017 günü yayınlanan bu rapordan çok önce, 28 Şubat 2017 günü de “20 Temmuz darbesi” ifadesini kullanmıştı. (4)

Dersimli Kemal, 28 Şubat 1997’den önce yaşanan süreci de “darbe” olarak nitelendirmiştir…

FETÖ’cü subaylar mı Kılıçdaroğlu’nun “kontrollü darbe” nitelemesini savunma yaptı, yoksa Kılıçdaroğlu mu onların bu değerlendirmesini gündeme çıkardı?

Dikkatli okuyucular, 138 sayfalık raporu okuyup, “adalet” yürüyüşü nedeniyle yapılan açıklamalarla karşılaştırdığında, bu sorunun doğru yanıtını bulacaklardır…

***

Güvenlik Kuvvetlerinin 24 Temmuz 2015′te başlattığı ve Hendek Savaşları ile sona eren operasyonları protesto için hazırlanan “Barış Bildirisi”ne imza attıkları için görevlerinden alınan akademisyenler de Washington’a doğru ilerleyen “adalet yürüyüşü”ne destek verdiler!

Akademisyenler, güvenlik güçlerinin PKK’ya karşı operasyonlarını “abluka” olarak görüyor ve o bildiri ile “Güneydoğu’daki ablukanın kaldırılmasını” talep ediyorlardı.(5)

PKK’nın çatı örgütü olan Halkların Demokrasi Kongresi (HDK) da “adalet yürüyüşü”ne destek verdi…

Dersimli’ye destek çığ gibi (!) büyüyor…

PKK’nın Kandil’deki yöneticisi Mustafa Karasu, “Özgür Politika” isimli gazetedeki yazısında, yürüyüş için “doğru bir adım” değerlendirmesini yaptı… (6)

***

ABD, Suriye’de PKK için vuruyor, Dersimli Kemal ise ABD için yürüyor!

***

ABD’li General John Thomas, Merkez Kuvvetler Komutanlığı adına yaptığı açıklamada: “Tabka’da PYD/PKK’nın hakim olduğunu ve Suriye jetine yönelik saldırıyı müttefiklerini korumak için yaptıklarını” söyledi… (7)

Dersimli Paralel Kemal, Çamlıdere’de yaptığı grup toplantısında; “FETÖ ve PKK soruşturmalarında ihraç edilen 105 bin 836 kişi için yürüdüklerini” söyledi… (8)

PKK’nın Meclisteki uzantısı HDP ise, “adalet yürüyüşü”nü desteklediklerini açıkladıktan sonra, yürüyüşü “sokağa taşıralım” teklifinde bulundu. (9)

HDP Grup Başkanvekili Ahmet Yıldırım, Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nin 25 Eylül’de yapacağı “bağımsızlık referandumu”nu; “amasız, fakatsız destekliyoruz” dedi…(10)

Y-CHP’nin bu referandumla ilgili görüşünü bilen yok!

***

Pentagon’un psikolojik savaş elamanı Michael Rubin ile Y-CHP Grup Başkanvekili Engin Altay, eş zamanlı olarak , Erdoğan’ın MİT TIR’ları davası nedeniyle uluslararası ceza mahkemesinde yargılanacağını ileri sürdüler…

Dersimli, FETÖ’nün medyadaki kalemşörleri Altan kardeşler ile Nazlı Ilıcak’ı savunmaya devam ediyor…

Ve Dersimli sonunda gerçeği ağzından kaçırdı:

“Toplum bu kadar baskı altındaysa bir yerde patlayacak. Oturup kalksınlar, bize dua etsinler, bu yürüyüşle aslında toplumun büyük ölçüde gazını da alıyoruz” dedi…(11)

Yürüyüşün amacı belli oldu: Toplumun gazını almak!

Burunlarına gaz kaçıracağımızı galiba anladılar!..

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) https://purgednato.wordpress.com/

(2) Gercegin_Pesinde_17_Haziran_2017.pdf

(3) http://www.birgun.net/haber-detay/kilicdaroglu-asil-darbe-20-temmuz-da-yapildi-142405.html

(4)http://www.birgun.net/haber-detay/kilicdaroglu-28-subat-a-da-20-temmuz-darbesine-de-karsiyiz-148677.html

(5)http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/462120/1100_un_uzerinde_akademisyenden_baris_cagrisi__Bu_suca_ortak_olmayacagiz.html

(6) http://www.haber7.com/guncel/haber/2363821-chpnin-yuruyusune-pkkdan-tam-destek

(7) http://www.memurlar.net/haber/675487/abd-pyd-pkk-yi-korumak-icin-suriye-ucagini-dusurdu.html

(8) https://www.aydinlik.com.tr/politika/2017-haziran/kilicdaroglu-105-bin-magdur-icin-yuruyoruz

(9) http://www.yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=lezgin&id=3273

(10) http://www.zernews.com/2017/06/hdp-Kurdistan-bagimsizlik-referandumu-Ahmet-Yildirim.html

(11) http://www.hurriyet.com.tr/cumhurbaskani-ve-basbakan-gelirse-memnun-olurum-40498943

 

 

 

“BAĞIMSIZ KÜRDİSTAN” İÇİN Mİ YOLLARA DÜŞÜRÜLDÜK?

adalet_yürüyüşü_1

80 milyona yapılan adaletsizlik karşısında eylemsiz kalıp, Ergenekon ve Balyoz davalarında FETÖ yanında duran ve hiçbir zaman da CHP’li olmayan bir kişiye yapılan haksızlık için, “büyük yürüyüş”ü başlatmak, durumu kurtarmaya yetecek mi?

Sokak eylemleri yerinde ve zamanında yapıldığında etkilidir:

Mühürsüz oyların geçerli sayılmasından sonra, CHP örgütü YSK önünde halkoylamasının yenilenmesine karar verilinceye kadar ölüm orucuna yatmalıydı!..

Ana muhalefetin, işinden atılan iki eğitimcinin Özgürlük Anıtı önündeki eylemine destek vermek için milletvekillerini seferber etmesi, zevahiri kurtarmaktan başka anlama gelmiyor.

Enis Berberoğlu’nun yaptığı haber nedeniyle, 25 yıla mahkum edilmesi hiç kuşku yok ki, adaletsizliğin en büyüklerindendir ve asla kabul edilemez.

Ne var ki, adaletsizlik ona yapılanla başlamadı, 15 yıldır sürmektedir…

***

Y-CHP‘nin Ergenekon ve Balyoz davalarındaki tutumu, özel görevli ağır ceza mahkemelerinin kurulmasındaki kayıtsızlığı, HSYK’nın yapısının bozulmasını seyretmesi gibi, AKP’nin hukuka aykırı bir sürü kötü icraatı karşısında, etkili muhalefet yapamaması (*) ülkeyi bu noktaya getirmiştir.

15 Temmuz FETÖ Darbe Girişimi’ni bile, ancak 11 ay sonra anlayabilen bir kafa yapısı, tabanını aptal yerine koydurmak güvensizlik ortamının yaratılmasında başlıca sorumludur.

Kontrollü darbe” şaşırtmacasını; “öngörülen, önlenmeyen ve sonuçlarından yararlanılan bir darbe” olarak tarif etmek, 11 aydır sürdürülen “tiyatro” saçmalığını örteme yetmeyecektir.

20 Temmuz’a “karşı darbe”demek, 11 aydır tekrarlanan “kontrollü darbe” saçmalığını tekzip etmektir.

Y-CHP sayesinde; 20 Temmuz’da karşı darbe tamamlanmıştır!

Bu hatalı nitelemeler; Y-CHP yönetimi ABD’yi darbe dışında göstermek için özel bir çaba içerisinde değilse, olayları analiz etmede ne kadar aciz kaldığını göstermektedir.

***

Yürüyüşün istikametinin; hukuk dışı kararı ile rejimin değiştirilmesine olanak sağlayan YSK veya en yüksek mahkeme olması bakımından AYM olması gerekirken, Maltepe’ye yönlendirilmesi ise hatalı olmuştur.

Kılıçdaroğlu’nun CNN’de katıldığı programda; PKK’nın Meclis’teki uzantısı olan eski HDP Genel Selahattin Demirtaş’ı övmesi, yürüyüşün ikinci gününde “HDP milletvekilleri için de yürüyoruz” mesajının verilmesi ve HDP’nin yürüyüşe katılmak için teklif beklemesi yürüyüşün üzerine ciddi gölge düşürmüştür!

Kuzey Irak Kürt Yönetimi’nin “bağımsızlık” için referanduma hazırlandığı bir dönemde, Y-CHP şemsiyesi altında PKK’nın sokak eylemleri yapmasına ortam hazırlamak, ülkeye verilebilecek ön büyük zarardır…

80 milyona karşı yapılan tartışmasız bir adaletsizlik karşısında; “sokakta silahlı-sopalı adamlar vardı” mazeretini ileri sürerek, halkı haksızlıklar karşısında kaderine razı olmaya zorlayan Y-CHP’nin, bir kişiye karşı yapılan haksızlık karşısında halkı sokağa davet etmesi kuşkuları iyice artırmaktadır…

Ortadoğu’daki gelişmeler göz önünde tutulursa, küresel güçlerin Türkiye’yi büyük bir tuzağa çekmek istedikleri anlaşılmaktadır.

İtibarı yerlerde sürünen Kılıçdaroğlu’nun, ısrarla ve inatla CHP Genel Başkanlığı koltuğunu bırakmaması oldukça manidardır.

Yaklaşan 2019 seçimlerinde, muhalefetin başında Dersimli’den başka kim olursa olsun, AKP’yi ciddi şekilde sarsacağı ve 7 Haziran’daki gibi iktidardan düşürebileceği hayal değildir!..

AKP açısından hayati olan bu tehlikenin bertaraf edilmesinin en kolay yolu, Kılıçdaroğlu’nun CHP başında kalmasını sağlamaktır.

Tıpkı Devlet Bahçeli’nin MHP başında kalmasının sağlandığı gibi…

Bahçeli, son söylemleri ile AKP’nin sokaktaki “eli sopalı” adamı olmayı kabul ettiğini göstermiştir!

***

Cumhurbaşkanlığına aday olmayacağını açıklayan Dersimli, CHP’nin başında kalırsa, Erdoğan’ın karşısına yeni bir Ekmelettin çıkaracağı bellidir.

Bu durumda, Erdoğan için 2019 seçimleri çantada kekliktir.

Geçersiz halkoylaması nedeniyle, Kılıçdaroğlu’nun yapmadığı eylemi unutturarak itibarını biraz yükseltmek ve gelecek seçime kadar onu muhalefetin başında tutarak seçimi kazanmasını garanti altına almak AKP’nin arayıp da bulamayacağı bir olanaktır.

Bu nedenle, söylemlerinin aksine, Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşünden rahatsızlık duyduklarını söylemeleri inandırıcı değildir.

Tavukları bekleme görevi verilen tilki şaşkınlığı içerisindeler.

Buna karşılık; Anayasa’ya aykırı olduğunu bile bile, dokunulmazlıkların kaldırılmasına destek veren Y-CHP yönetimi, “yeni mağduriyetler” yaratma ve bu mağduriyetler üzerinden iktidarı zayıflatıp, halk desteğini artırabileceğini düşünüyorsa, korkunç bir yanılgı içerisindedir.

Hele de Grup Başkanı Engin Altay’ın, “Tayyip Erdoğan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanacak” şeklindeki dış güçlere çağrı niteliğindeki sözleri, CHP’nin seçimle iktidara gelemeyeceği inancı içerisinde olduğunu kanıtlamaktadır…

***

Anayasa’nın 83. maddesi, TBMM üyelerinin seçimden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesini, üyelik sıfatının sona ermesine bırakmıştır.

CHP Milletvekili Enis Berberoğlu hakkında da HDP milletvekilleri gibi, üyelik sıfatının sona erdirilmesi için mutlaka Meclis kararı alınması gereklidir.

Dokunulmazlıkların kaldırılmış olması, tutuklamanın gerekçesi olamaz!

Hükümetin bu kadar fahiş bir hatayı yapması, akıl alacak gibi değildir.

Bu ve benzer nedenlerle “Adalet” yürüyüşünden kuşku duyanlara hak verilebilir.

Yürüyüşün üçünü gününde, katılımın 7000’e civarında kalması bu kalımdan anlamlıdır.

***

Yürüyüş”e ara verilerek, CHP Olağanüstü Kurultayı mutlaka toplanmalı ve “tam bağımsızlık” şiarını özümsemiş, Atatürk ilkelerine yürekten bağlı, gerçek CHP’lilerin öncülüğünde emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine karşı “İkinci Kurtuluş Savaşı” başlatılmalıdır.

İlk kurtaracağımız mevzi, işgal altındaki Atatürk’ün CHP’si olmalıdır…

Siyasi mücadele aracımız olan partimizin, rakiplerimiz elinde olması başımıza gelecek en büyük felakettir, kendi silahımızla vurulmayı beklemektir!

O bakımdan “düşman” eline geçmiş “silahımızı” geri almak veya onu düşman elinde iken etkisiz hale getirmek kendimize zarar vermek değil, yapılabilecek en akıllıca iştir…

***

İkinci Kurtuluş Savaşı”mızın başarıya ulaşmasında; milli birlik ve beraberliğin ne kadar önemli olduğunu yakın geçmişte yaşayarak öğrendik.

Birinci Kurtuluş Savaşı‘nın deneyimleri bugün için de yol göstericidir.

Siyasi iktidarın birlik ve beraberliğimizi bozucu eylemlere haklılık zemini yaratmaması gerekir.

Bu bakımdan, gazetecilik yaptığı açık olan Enis Berberoğlu’nun derhal tahliye edilmesi şarttır.

Can Dündar ile Erdem Gül’e “devlet sırlarını ifşa” suçundan ceza verilirken, Enis Berberoğlu’na “casusluk”tan ceza verilmesi, yargının “mağduriyet yaratmak” için kullanılması anlamına gelir!..

Anlaşılıyor ki; küresel güçler, siyasi iktidar ve ana muhalefetin çıkarları bu noktada örtüşmektedir:

Küresel güçler, 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında sağlanan milli birlik ve beraberliğin bozulmasını beklerken, siyasi iktidar 2019 seçimlerini garanti altına almaya çalışmakta, Y-CHP yönetimi de “etkili muhalefet” yapıyormuş gibi gözükerek tükenmekte olan nefeslerini suni solunumla uzatmaya çalışmaktadır…

Cemil Can

(*) http://chp-muhalefethareketi.biz.tr/wp-content/uploads/2017/04/Y-CHPnin-faaliyet-raporu.pdf

 

“KONTROLLÜ” DAVA BAŞLADI!

gezegen 1

I.Perde

Türkiye:

Jeopolitik bakımından dünyanın en önemli coğrafi bölgesidir. (1)

Tarihi boyunca Rusya’nın sıcak denizlere inmesi için işgal edilmesinden hiç vazgeçilmeyen bir askeri hedefti.

Avrupalıların Asya’yı sömürmesi için en önemli köprü.

Çanakkale ve İstanbul Boğazları ise deniz hakimiyetinin olmazsa olmazlarıdır.

Bitki örtüsü, doğal kaynakları, suları ve verimli toprakları ile düşman çatlatan bir arazi parçasıdır.

Bu özellikleri nedeniyle, emperyalist devletlerin her zaman gözü üzerinde olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetecek olanları belirlemek, bütün bu olanakları kullanmak olanağını sağlayacağı için, Türkiye’nin iç siyaseti ile her zaman ilgilenilmiştir.

ABD’nin dinci bir Cemaat’i kullanarak ülkeyi ne hale getirdiğini gördük.

Emperyalizmi ilk defa yenen bir orduyu, neredeyse tümüyle ele geçireceklerdi.

Mustafa Kemal’in askerleri, bir kez daha küresel güçlere “Dur yolcu!” dedi…

II.Perde

Silahlı Kuvvetler’e bu kadar etkili bir şekilde sızan emperyalistler, ülkeyi yönetecek olan siyasi partileri, başına buyruk bırakır mı?

Bu soruya olumlu yanıt verenler; ya emperyalistlerin etki ajanlarıdır ya da akıldan biraz yaya kalmışlartır…

15 yıldır ülkeyi yöneten AKP’nin kimlerin desteği ile iktidara geldiğini biliyoruz.

AKP’nin (suç) ortağı olan Cemaat’in, ne yapmak istediği ise bellidir…

Muhalefet partilerinden MHP, AKP’nin her koşulda koşulsuz destekçisidir.

CHP ise, en kritik dönemeçlerde hayat öpücüğü verir, yoldaki taşları temizlemekle (2) görevlidir.

Bir önemli görevi daha var CHP’nin:

Muhalefeti oyalamak ve yeni arayışları engellemektir…

Bu son tespite CHP’lilerin çoğu katılamaz!

III. Perde

Kendilerini partileri ile bütünleştiren kitleler, parti yönetimlerinin hatalı politikalarını göremezler.

Tıpkı maşukun hatalarını, aşığının görememesi gibi…

Hain olmayan bireyin, kendini ait gördüğü partiye, ihaneti yakıştıramamasıdır bu kabullenmemenin asıl nedeni…

İnsanca kabul edilen bu duyguları kullanarak, geniş kitleleri yönetmek ve onların üzerinden bir ülkeyi sömürmek mümkün hale gelebilmektedir…

IV. Perde

Şu savunmanın akılla-mantıkla açıklanabilir bir yanı var mıdır?

Küresel güçler etki ajanları vasıtasıyla; devletin en önemli organlarına sızmış, bütün siyasi partilerde önemli mevkilere gelmişler fakat bir tek CHP’de etkili olamamışlardır!..

Çünkü bu sızmayı, CHP’nin başında İnönü varken yapamazlardı.

Sonra Ecevit geldi, arkasından Baykal ve Kılıçdaroğlu…

Bu liderlerin de; kişisel karizması, donanımı, bilgisi, tecrübesi, öngörüsü, Atatürk İlkeleri’ne bağlılığı, Mustafa Kemal’in askerlerini örgütün en kritik noktalarına yerleştirme sezgileri, başlarına bir hal geldiğinde yerlerini dolduracak kişileri yetiştirmiş olmaları nedenleriyle, CHP’yi ele geçirmeleri imkansızdır!

Buna ilaveten: CHP’nin tabanı duyarlıdır; sızmalara karşı uyanıktır, yabancı unsurları bünyesinde barındırmaz…

V. Perde

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin neredeyse bütün organlarını kendi amaçları yönünde kullanacak şekilde ele geçiren küresel güçlerin, ana muhalefet partisindeki varlıkları kabul edilmedikçe Türkiye’nin ikinci kurtuluşu biraz daha gecikecektir…

CHP’nin dokusuyla uyuşmayan söylemler, CHP’yi içeriden çökertmek için başka mutfaklarda hazırlanıp, etki ajanları vasıtasıyla kotarılmaktadır…

CHP’nin fikri yapısı 6 Ok’la özetlenmiştir.

Bu husus Parti Programı ile ayrıntılı şekilde açıklanmıştır.

Program değiştirilmeden, programla çelişecek söylem ve eylemlerden kuşku duymak gerekir.

CHP’nin tabanını teşkil eden çoğunluk bu kuşkuyu duymuyorsa; efsunlanmadığına göre, korkunç bir aldatılmışlıkla karşı karşıyadır demektir.

Ne yazık ki, benim tespitlerim bu yöndedir…

CHP tabanını yattığı derin uykudan uyandırmadıkça, başımız kolay kolay beladan kurtulmayacaktır.

VI. Perde

Böyle uzun bir girişten sonra, geliyoruz “15 Temmuz ‘Kontrollü’ Darbe Girişimi”nin bilançosuna:

Şehit sayısı 172,

Yaralılar:

21 asker, 153 polis, 2 bin 558 sivil…

Sanıklar:

1 orgeneral,

3 korgeneral,

4 tümgeneral,

16 tuğgeneral,

3 tuğamiral,

26 albay,

27 yarbay,

37 binbaşı,

21 yüzbaşı

ve

çok sayıda alt rütbeli subay ve astsubay…

Darbeye katılanlardan:

200’ü tutuklu,

9’u tutuksuz,

12 sanık firari…

O gece:

8 binden fazla askeri personel,

35 uçak,

37 helikopter,

74 tank,

246 zırhlı araç

ve

4 bine yakın hafif silah kullanıldı…

Soru:

Bu kadar askeri personel, araç-gereç ve silahı kim “kontrol” etti?

Yanıt:

a.) Bayraklarını alıp sokağa çıkan her “iki kişiden biri”,

(Diğerlerinin aklına ilk gelen: “AKP iktidarından kurtarıyoruz galiba” önermesiydi. “Yurtta Sulh Konseyi”nin bildirisi (3) TRT’den okununca; spikerin heyecandan “Dünyada Sulh” sözcüklerini unuttuğuna inanlar çoğunluktaydı… Onlara göre darbeyi yapanlar “Yurtta Sulh Dünyada Sulh” ilkesini rehber edinenlerdi. Bu yüzden sevinenler bile vardı!..Türkiye’nin aşması gereken en önemli handikap budur: CHP’nin tabanı yanlış yola sokulmuştur…)

b.) Darbeye katılmayan asker ve polisler,

c.) Reis.

(c) şıkkını işaretleyen yurttaşlarımız için iki soru daha hazırladım:

Sorulardan biri çok zor olmayan bir matematik sorusudur.

Aşağıdaki ( 4 ) nolu dipnotta taralı olarak gösterilen alanı hesaplamanızı soruyorum.

Diğer soru, yıldızların dünyamıza mesafesinin nasıl hesaplandığıdır. (5)

O konuda da mutlaka bir fikriniz vardır!

Bu son iki sorunun yanıtını bilemeyen çoğunluğunuz; “kontrollü darbe” hakkında uzmandır.

“O saatte darbe olur mu?” sorusu ile başlayarak, 15 Temmuz akşamı yaşananların bir “tiyatro” olduğu hükmüne hemen varabilirler!..

Bu “tiyatro”nun oynanmasına neden ihtiyaç oldu sorusuna verecekleri yanıt; “hesap uzmanı”nki ile aynıdır:

Bilmezler ki, hesap uzmanı da CIA‘nın has adamı Mehmet Eymür’den aşırma (6) yapmıştır:

Kontrollü darbe; “Anayasayı değiştirmek” ve “başkanlık sistemine” geçmek için yapılmıştır!?…

Peki, bunun için bu kadar tehlikeli girişime ne gerek vardı?

Erdoğan’ın anayasayı değiştirmek için darbeye değil, MHP’ye ihtiyacı vardı ve MHP de zorluk çıkarmadan zaten isteneni yapıyordu.

Ayrıca, CHP’nin de çok ciddi bir sorun çıkarttığı söylenemez…

Muhalefet yapar gibi yapıyordu!

TBMM’nde gizli yapılması gereken oylama, açık yapıldı ve bu konuya Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) dahi götürmedi.

Nitekim, yaşadık ve gördük: Anayasa da değişti, başkanlık sistemine de geçildi…

Üstelik halkoylamasında “tam hukuksuzluk” hali yaşanmasına rağmen, kimse sokağa inemedi.

Ana muhalefet partisinin “sokakta silahlı-sopalı adamlar vardı” şeklindeki mazereti, toplumun kimler tarafından dizginlendiğini gösteriyor.

AYM’ne yapılan “bireysel başvuru”dan sonra, CHP örgütünün yüksek mahkeme önünde “açlık grevi”ne başlaması gerekirken, onlar ne yaptı?

Yüksel Caddesi’ndeki iki eğitimcinin eylemine destek verdiler.

“Zevahiri kurtarma” tam olarak buna derler…

Halkoylamasında yaşanan rezilliği unutturma görevini CHP üzerine aldı…

Yaşanan bu gerçeklere rağmen, hala 15 Temmuz’un “kontrollü darbe” olduğunda ısrarlı mısınız?

Öyleyse son bir soru ile bitiriyorum.

Önce bir tespit yapalım:

Darbe kontrollü olduğuna göre, bunu FETÖ’cü subaylarla Erdoğan anlaşarak yaptılar!

Erdoğan, darbeye katılmayacak olan diğer subaylarla da darbeyi bastırmaları konusunda ayrıca anlaşmaya varmış olmaları gerekir!

Peki, bu iki grubun birbirinden haberi var mıydı yok muydu?

İki seçeneği de geçerli kabul edebilirsiniz…

Sonuçta darbe bastırılacağına göre, darbeye katılanlar ömür boyu hapis cezası ile cezalandırılacaklar!

Darbeyi bastıranlar ise baş tacı yapılacaklar…

Böyle bir “tiyatro”da kim niçin oynamak istesin?

Erdoğan Cumhurbaşkanı olacak diye, böyle bir riski kim göze alır?

Bu arada bazı can kayıplarının da olacağı kesindir.

Nitekim oldu da…

O anlaşmayı yapanların, bunlar arasında olmayacağını kim garanti edebilir?

Darbe uzmanı”sınız ya, bu sorulara akla yatkın cevaplar vermeniz gerekir…

Dilediğiniz sorudan yanıt vermeye başlayabilirsiniz.

Az sonra anlatacağım hiç aklınıza geldi mi?

Hesap uzmanının onayladığı teze göre; darbeye katılan askerler Erdoğan’ın adamıdır.

Darbeyi bastıranlar da öyle…

Demek ki, Ordu tümüyle Erdoğan’dan yanaydı!

Bu şartlar altında istese hilafeti bile geri getirebilirdi.

O halde darbeye ne gerek vardı?

Ordu işin içerisinde olunca darbeye kim karşı koyabilirdi?

Siz mi?

Yoksa “iki kişiden biri” mi?

İki kişiden biri de Erdoğan’dan yana değil miydi zaten?

Emir-komuta zinciri altında yapılan bir darbeye bugüne kadar kim karşı koydu ki?..

Hadi diyelim ki, böyle bir diyaloğa kafanız basmadı.

Bari davayı takip edin lütfen, itirafçıların sözlerine kulak verin…

Aklınızla alay ettirmeyin!..

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) 1911 Çin Devrimi’nin önderi Dr. Sun Yat Sen, bu gerçeği “Asya’da bir başka ülke daha vardır ki, Birinci Dünya Savaşı’na İttifak Devletleri safında katılmış ve nihai yenilginin ardından parçalanmıştır. Ne var ki, savaştan sonra topraklarını geri kazanmasını becermiş ve bütün Avrupalıları sınırdan dışarı sürüp atmıştır. Böylelikle bu ülke de tam bağımsızlığını kazanmış bulunmaktadır. Söz konusu ülke Türkiye’dir.

(2) CHP’nin Faaliyet Raporu:

http://chp-muhalefethareketi.biz.tr/wp-content/uploads/2017/04/Y-CHPnin-faaliyet-raporu.pdf

(3) İŞTE O BİLDİRİ

Türkiye Cumhuriyeti’nin değerli vatandaşları,

Sistematik bir şekilde sürdürülen anayasa ve kanun ihlalleri; devletin temel nitelikleri ve hayati kurumlarının varlığı açısından önemli bir tehdit haline gelmiş, Türk Silahlı Kuvvetleri dahil olmak üzere devletin tüm kurumlarıideolojik saiklerle dizayn edilmeye başlanmış ve dolayısıyla görevlerini yapamaz hale getirilmiştir.

Gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içerisinde olan cumhurbaşkanı ve hükümet yetkilileri tarafından; temel hak ve hürriyetler zedelenmiş, kuvvetler ayrılığına dayalı, laik ve demokratik hukuk düzeni fiilen ortadan kaldırılmıştır.

Devletimiz; uluslararası ortamda hak ettiği itibarini yitirmiş ve evrensel temel insan haklarının göz ardı edildiği, korkuya dayalı otokrasi ile yönetilen bir ülke haline getirilmiştir.

Siyasi idarenin aldığı hatalı kararlarla mücadeleden geri durduğu terör tırmanarak birçok masum vatandaşımızın ve teröristle mücadele eden güvenlik görevlilerimizin hayatına mal olmuştur.

Bürokrasi içerisindeki yolsuzluk ve hırsızlık ciddi boyutlara ulaşmış, ülke sathında bununla mücadele edecek hukuk sistemi işlemez hale getirilmiştir.

Bu ahval ve şerait altında, yüce Atatürk’ün önderliğinde milletimizin olağanüstü fedakarlıklarla kurduğu ve bugünlere getirdiği cumhuriyetimizin koruyucusu olan Türk Silahlı Kuvvetleri, “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinden hareketle;

– vatanın bölünmez bütünlüğünü, milletin ve devletin bekasını devam ettirmek,

– cumhuriyetimizin kazanımlarının karşı karşıya kaldığı tehlikeleri bertaraf etmek,

– hukuk devleti önündeki fiili engelleri ortadan kaldırmak,

– milli güvenlik tehdidi haline gelmiş olan yolsuzluğu engellemek,

– terörizm ve terörün her türlüsü ile etkin mücadele yolunu açmak,

– temel evrensel insan haklarını, mezhep ve etnisite ayrımı gözetmeksizin tüm vatandaşlarımız için geçerli kılmak,

laik, demokratik, sosyal ve hukuk devleti ilkesi üzerine oturan anayasal düzeni yeniden tesis etmek,

– devletimizin ve milletimizin kaybedilen uluslararası itibarını yeniden kazanmak,

– uluslararası ortamda barış, istikrar ve huzurun temini için daha güçlü bir ilişki ve işbirliğini tesis etmek maksadıyla yönetime el koymuştur.

Devletin yönetimi teşkil edilen yurtta sulh konseyi tarafından deruhte edilecektir.

Yurtta sulh konseyi BM-NATO ve diğer tüm uluslararası kuruluşlarla oluşturulmuş yükümlülükleri yerine getirecek her türlü tedbiri almıştır.

Meşruiyetini kaybetmiş siyasi iktidara görevden el çektirilmiştir.Vatana ihanet içerisinde bulunan tüm kişi ve kuruluşların en kısa zamanda ulusumuz adına hakkaniyet ve adaletle karar vermeye yetkili mahkemeler önünde hesap vermesi temin edilecektir.

Tüm yurtta sıkıyönetim ilan edilmiştir.

İkinci bir duyuruya kadar sokağa çıkma yasağı uygulanacaktır. Vatandaşlarımızın kendi güvenlikleri için bu yasağa hassasiyetle uymaları önem arz etmektedir.

Havaalanları, sınır kapıları ve limanlardan yurt dışına çıkışlara yönelik ilave tedbirler getirilmiştir.

Devlet düzeninin en kısa zamanda tesis ve idamesi için her türlü tedbir alınmış ve uygulanmaktadır. hiçbir vatandaşımızın zarar görmesine müsaade edilmeyecek, kamu düzeninin bozulmasına fırsat verilmeyecektir.

Hiçbir ayrım yapılmaksızın tüm vatandaşlarımızın ifade özgürlüğü, mülkiyet hakki, evrensel temel hak ve hürriyeti yurtta sulh konseyinin teminatı altındadır.

Yurtta sulh konseyi üniter devlet yapısı içinde dil, din, etnik köken ayrımı yapmaksızın toplumun tüm kesimlerini kapsayacak bir anayasa hazırlanmasını en kısa zamanda sağlayacaktır.

Çağdaş, demokratik, sosyal, laik hukuk ilkelerine dayalı anayasal düzen tesis edilene kadar yurtta sulh konseyi ulusumuz adına her türlü tedbiri alacaktır.

Tüm vatandaşlarımıza saygıyla duyurulur.

https://www.youtube.com/watch?v=ObKoufJ7Wzo

4.)

integral 1

5.)

Bir Astronomik Birim (AB), Dünya’nın Güneş’ten ortalama uzaklığı olan 149,6 milyon kilometreye karşılık gelir.

2006’da gezegen olma sıfatını yitiren Plüton ile Güneş arasındaki mesafeyi ele alalım. “Plüton, günöte konumundayken (Güneş’e en uzak konumdayken) Güneş’e 7.375.927.931 (~7,37 milyar) km mesafededir” ifadesi pek de anlamlı değildir.Ancak “Plüton günöte konumundayken Güneş’e 49,3 AB uzaklıktadır” denildiğinde aradaki mesafenin Dünya’nın Güneş’e uzaklığının 49,3 katı olduğunu kolayca anlarız.Gökbilimde en yaygın kullanılan uzunluk birimi, ışığın bir yılda (Dünya’nın Güneş’in etrafında bir kez dönmesi sırasında geçen süre olan 365 gün 6 saat) katettiği mesafeyi belirten “ışık yılı”dır. Bir ışık yılı yaklaşık 9 trilyon kilometredir.

Gökbilimcilerin tercih ettiği bir başka uzunluk birimi ise Star Wars hayranlarının aşina olabileceği “parsek”tir. Yaklaşık olarak 3,26 ışık yılına karşılık gelen bu birimin ne anlama geldiğini şu şekilde ifade edebiliriz: En dar açısı bir arksaniye olan bir dik üçgen çizelim (matematik derslerimizden hatırlayacağımız gibi arksaniye ya da açısal saniye, 1 derecenin 1/3600’üne eşittir, yani yaklaşık 0,0003 derecedir). Bu üçgenin en küçük kenarının (1 arksaniyelik açının karşısındaki kenarın) uzunluğu, 1 AB’ye eşit olsun. Bu üçgenin dik açısını oluşturan diğer kenarının uzunluğu 1 parsektir.(Dünya’nın çevresini Eratosthenes günümüzden 2200 yıl önce, gölge boylarını hesaplayarak bulmuştur.)Yıldızların Dünyamıza olan uzaklığı da benzer şekilde varsayımlar ve biraz da geometri bilgisi kullanılarak hesaplanır. Bu bağlamda en öne çıkan yöntem “paralaks”tır.

Paralaks yöntemi, farklı noktalardan bakıldığında cisimlerin “yer değiştiriyormuş gibi” görünmesi esasına dayanır. En basit şekliyle anlatacak olursak, başparmağınızı gözünüzün hizasına getirin ve uzaktaki bir cisme odaklanın. Önce bir gözünüzle sonra diğer gözünüzle cisme bakın. Parmağınız sanki yer değiştiriyormuş gibi görünecektir. Yıldızların uzaklığı ölçülürken de benzer bir yöntem kullanılır. Önce bize olan uzaklığı ölçülmek istenen yıldız, farklı iki noktadan gözlemlenir. Daha sonra iki nokta arasındaki mesafe ve yıldızın bu noktalardan görülme açıları kullanılarak yıldızın Dünya’ya olan uzaklığı hesaplanır.

Güneş hariç en yakın yıldızlar bile çok uzakta olduğu için, paralaks hesaplarında kullanılan iki nokta arasındaki mesafenin mümkün olduğu kadar büyük olması gerekir. Bu yüzden paralaks yönteminde genellikle Dünya’nın Güneş’in etrafındaki hareketinden yararlanılır. İki gözlem arasında altı ay olduğu zaman, gözlem yapılan noktalar arasındaki mesafe yaklaşık 2 AB olur ki bu gözlemlerimiz arasında elde edebileceğimiz maksimum uzaklıktır. Eğer gözlemler sonucunda ölçülen açılar arasında anlamlı bir fark elde edilebilirse, köşe noktaları Dünya, Güneş ve uzaklığı belirlenmek istenen yıldız olan üçgenin dar açısı ve dolayısıyla basit trigonometri işlemleri kullanılarak yıldıza olan mesafe hesaplanabilir. Ancak, birbirine 2 AB mesafedeki noktalardan ölçüm yapılsa bile, günümüzdeki teknolojiyle 3000 parsekten (~10.000 ışık yılından) daha uzak olan yıldızlar ile aramızdaki mesafeyi paralaks yöntemiyle belirleyemiyoruz.

Avrupa Uzay Ajansı (ESA), 3000 parsekten çok daha uzaktaki yıldızların bize olan uzaklığını da paralaks yöntemi ile belirlemek için çalışmalar yapıyor. Gaiauydusu kullanılarak yapılacak araştırmalar sırasında 1 milyar yıldızın gözlemlenmesi düşünülüyor. 1 milyar heyecan verici bir sayı olsa da, bu, gökadamızdaki yıldızların sayısının

sadece %1’i.

(6) http://www.chp-muhalefethareketi.biz.tr/2017/06/y-chpnin-basina-eymur-yakisir/

 

TÜRKİYE “İKİYE BÖLÜNSÜN” İSTİYORUM!

külhanbeyi

Trump, seçim kampanyasında Amerikalılara söz verdi:

“Seçilirsem körfez ülkelerine gideceğim ve ABD’nin 19 trilyon dolar tutarındaki borcunu bu ülkelere ödeteceğim” dedi…

Seçildi ve sözünün gereğini yerine getiriyor.

Başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerinin çoğu teslim.

Bir tek Katar, parayı vermiyor.

Trump’un borç ödeme anlayışı “ilahi adalet”e benzemiyor, komünizm de böyle değil!

ABD’nin borçlarını körfez ülkelerine ödetmek hangi adalet anlayışın ürünüdür anlamak mümkün değil.

ABD derin devletinin beyanına rağmen, hala “ABD’nin Ortadoğu’da ne işi var?” sorusuna yanıt arayanlar var mı acaba?

Suratımıza şamar gibi inen bu yalın gerçek, hangi mevzide konuşlanmamız gerektiğini göstermiyor mu?

Şu andan itibaren ülke ikiye bölünsün istiyorum!

Hak, hukuk, adalet ve mazlum halklardan yana olanlar bir tarafa; işbirlikçiler ve hainler öbür tarafa.

Gafiller ve cahiller yine bizim tarafta kalsın…

 

***

 

Dünyanın en büyük doğalgaz rezervinin Kuzey Kubbesi Katar’ın, Güney Pars Sahası İran’ın kontrolündedir…

Doğalgaz sıkıştırılarak LNG’ye dönüştürülüyor ve dünyaya ihraç ediliyor.

Sınırsız paranın kaynağı budur.

ABD, bu kaynaktan pay istiyor işte!

Neye göre?

Bu sorunun ne ulusal ne de uluslararası hukukta yanıtı var.

ABD, dünyayı haraca bağlayan kabadayı gibidir…

 

***

 

“Yurtta barış, dünyada barış” ve “Araplar arasındaki ihtilaflarda taraf olmayın, komşuların iç işlerine karışmama” genç Cumhuriyetimizin dış politikadaki iki ana taşıyıcı sütünudur.

Ne zaman diplomatlarımızı “monşer” diyerek küçümsemeye başladık, ne zaman Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” diye isimlendirilen maceralarını uygulamayı diplomasi sandık, dünya devletler ailesi içindeki ağırlığımız iyice yok oldu.

Dış güçlerin desteği ile iktidara gelen AKP, diyet borçları nedeniyle ulusal çıkarlarımızı koruyamaz durumdadır.

Bu vahim durumu tespit edip, aklımızda tutalım.

Böyle durumlarda doğru politikaları muhalefetin savunması gerekir.

Ulusal bir ödev olan bu gereklilik, ulusal çıkarlar konusunda hassas olması için iktidara fren görevi yapar.

Çoğu zaman iktidarlar, muhalefetin çabaları ile oluşan iç kamuoyunu bahane ederek daha az tavizkar olurlar.

Gerçekten ulusal çıkarları düşünen iktidarlar, bahane olarak muhalefetin yarattığı bu durumu kullanmak isterler.

Yurtseverliğinden kuşku duyulmayan iktidarlar, hangi siyasi görüşte olurlarsa olsunlar, böyle bir muhalefetin varlığını isterler.

Dolayısıyla muhalefet görevini hakkıyla yapmak, iktidarda icraat yapmak kadar önemlidir!

 

***

 

Ne yazık ki AKP’nin ulusal çizgiden sapmasını önleyecek gerçek bir muhalefet yoktur.

Olanlar da Meclis dışında ve yeterince etkili değildir.

Ana muhalefet partisi CHP’nin gündemde ve acil olan politikalar hakkındaki görüşlerine gelmeden önce, ABD’nin Ordadoğu’da ne yapmak istediğine ilişkin projesinin hangi aşamaya geldiğini görelim.

Gazeteler yazdı:

Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani liderliğinde bir araya gelen siyasi parti temsilcileri, bağımsızlık referandumu”nun tarihini 25 Eylül olarak belirlediler.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heathers Nauert, “Kürdistan halkının meşru talebine saygı gösteriyoruz” diyerek bu “Bağımsız Kürdistan”ı desteklediğini açıkladı…

Bu aşamada ABD dışında kararı destekleyen yok.

Rusya, İran, Irak, Almanya ve bu kararla birlikte toprak bütünlüğü tehlikeye girecek olan Türkiye tepkilerini gösterdiler.

Ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu’ndan “tık” yok!

O, referandum ziyaretleri kapsamında HDP’ye gitti.

Zamanlamaya manidar!

HDP’yi ziyaret ile “bağımsızlık referandumu”nun eş zamanlı olması tesadüf değil.

Atlantik ötesinden ayarlanmış gibi…

Dersimli Kemal, PKK’nın Meclis’teki uzantısı olan HDP’nin üzerinden elini çekmek niyetinde değil.

Teröre bulaşmış bir partiyi meşrulaştırmak için yoğun çaba harcıyor.

Tıpkı FETÖ’yü “mağdur” gösterdiği gibi:

Her fırsatta FETÖ’nün borazanlığını yapan “gazetecileri” savunuyor.

Arkasında CIA’nın olduğu tartışma götürmeyen 15 Temmuz Darbe Girişimi’ni “Kontrollü Darbe” olarak niteleyip küçümsüyor.

Bu hain girişimin arkasından ABD’yi çekmekle kalmıyor, bir de FETÖ üyelerine “savunma” hazırlamış oluyor!..

 

***

 

Nitekim, Eski Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurumsal Dönüşüm Şube Müdürü Kurmay Albay Muzaffer Düzenli mahkemede yaptığı savunmada:

“TSK emir-komuta bütünlüğü içinde planlanan, ancak olayın deşifre olmasıyla faaliyet, bir ifadeyle kontrollü darbeye evrilmiş, üst komuta heyetinin girişimin dışında olduğu izlenimi verilmiştir” diyerek, bu tespitimizi doğrulamış oldu!..

 

***

 

Y-CHP yönetimi, ihanet düzeyindeki politikalarının gerekçesi olarak Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün veciz sözlerini kullanmaktan çekinmiyor:

 

Sanki bizi ilgilendirmiyor ve karışmasak bize zararı dokunmayacakmış gibi; “Araplar arasındaki sorunlarda tarafsız kal” diyor…

 

Bize karşı açık veya örtülü bir savaş ilan edilmişken, “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesini benimsiyoruz, dolayısıyla savaşmayacağız diyebilir miyiz?

 

ABD’nin karşısında yer alan avrasya güçlerinin en önemlilerinden biri olan Türkiye’yi tarafsız konumda tutmak ABD’nin arayıp da bulamayacağı bir ortam yaratır.

 

Dersimli Kemal, şimdi de bu görevi yerine getirmeye çalışıyor!..

Pentagon Sözcüsü Albay Jeff Davis, Rakka operasyonunda İncirlik Üssü’nün kullanıldığını itiraf etti.

ABD, Rakka operasyonunda tercihini PKK/PYD’den yana koydu.

Onlara ağır silahlar verdi.

Dolayısıyla İncirlik Üssü PKK’nın hizmetine sunulmuş oldu.

ABD ile imzalamış olduğumuz “İncirlik Mutabakatı” ayağımıza sıkılmış kurşuna döndü.

Bütün bunlara rağmen Y-CHP’nin İncirlik Üssü’nün kullanılmasına bir diyeceği yok!

Y-CHP, tam bağımsızlıktan yana olan Kuvayı Milliyecilerin partisi olmaktan çoktan çıktı, ABD’nin çıkarlarını savunuyor!

Dış güçlerin desteği ile iktidara gelebileceğini umuyor.

Öyle bir iktidar, AKP’den farklı olamaz!..

Olmazsa daha iyi olur…

 

Cemil Can

Y-CHP’NİN BAŞINA EYMÜR YAKIŞIR!..

Kasif

İki önemli kişi hakkında hafızalarınızı tazelemek istiyorum.

Birinci kişi Kaşif Kozinoğlu’dur:

1955 Trabzon doğumlu, katıksız bir yurtseverdir.

1976 yılında Kara Harp Okulu’ndan mezun oldu, son görevi; MİT Dış Operasyonlar Dairesi Başkanlığıydı.

10 Mart 2011 tarihinde tutuklanıp Silivri Cezaevine kondu.

TGB‘nin 13 Aralık 2012’deki “Silivri Kuşatması”nı (1) göremeden 13 Kasım 2011 günü, şüpheli şekilde yaşama veda etti.

Koğuş arkadaşları; Deniz Yüzbaşı Hasan Ataman Yıldırım ile Emekli Jandarma Albay Hasan Atilla Uğur’du.

Hasan Atilla Uğur, Abdullah Öcalan’ı ilk sorgulayan kişidir.

37 yıllık hizmetinden sonra MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın yanına giderek emekliliğini istedi.

Fidan onu Başmüşavir yapıp yeniden Afganistan’a gönderdi.

Hayati boyunca hiç görev yapmadığı Rusya’daki Cemaat okullarının kapatılmasında etkili olduğu düşünülüyordu.. “Türk okulları” ile ilgili olumsuz hareketlerde bulunmak, “Türk milliyetçiliği”ne düşmanlık yapmakla suçlanıyordu.

Bu nedenle tutuklanmıştı…

Kendisi üzerinden MİT’e operasyon yapılacağını ve bu işin arkasında Mehmet Eymür’ün olduğunu düşünüyordu…

56 yaşında iken Silivri Cezaevinde öldü!?

Arkadaşları ölümünün şüpheli olduğunu söylediler…

***

İkinci önemli adam Mehmet Eymür’dür:

Eymür, 1943 İstanbul doğumlu, MİT eski Kontrterör Dairesi Başkanıdır. 1971 Darbe girişiminden sonra MİT’te Hiram Abas‘la birlikte ZiverbeyKöşkü’ndeki işkencelerinde bulundu. Mahir Çayan ve arkadaşlarının Kızıldere’de öldürülmesinde aktif olarak rol aldı. Ergenekon davasının en önemli aktörlerinden Tuncay Güney’i de o örgütledi…

MİT içindeki CIA‘cı ekiple çalıştı.

ABD’ye yerleşti ve “atin.org” adlı bir internet sitesini yönetti.

Kaşif Kozinoğlu 1990’lı yıllarda MİT’te Eymür’le birlikte çalışmıştı…

Buraya kadar olan bilgileri daha ayrıntılı olarak açık kaynaklarda bulmak mümkündür. (2)

***

Kaşif Kozinoğlu’nun kendi el yazısıyla yazdığı Aydınlıkta yayınlanan mektuplarında; “Mehmet Eymür’ün Ergenekon Davası’nı kurgulamak için Amerika’dan getirildiğini ve Fethullah Gülen’den 50 bin dolar maaş aldığını” yazmıştı.

Mehmet Eymür MİT’ten emekli olduktan sonra “çalışmaya” hiç ara vermedi!..

“Danıştay cinayeti işlendikten kısa bir süre sonra Eymür MİT’e gitti:

Danıştay Cinayetinin Kuzey Irak’tan getirilen 500 milyon dolar yüzünden işlendiğini, paranın Veli Küçük tarafından getirildiğini, Alparslan Arslan’ın bu parayı getiren kişi olduğunu, ancak komisyon ücretinde anlaşamadıkları için Danıştay cinayetinin işlendiğini” anlattı.(3)

MİT konuyu araştırdı,iddiaların yalan olduğunu anladı…

***

Bir görev adamı olduğunu kanıtlayan Eymür, 74 yaşına gelmesine rağmen çalışmaya devam ediyor:

24 Nisan 2017 günü “Youtube” kanalından kendi hazırladığı bir video (4) paylaştı.

Twitter’daki FETÖ’cü Deniz Bayrak isimli hesapta yazılanları kaynak alarak, “15 Temmuz raydan çıkmış bir MİT çalışmasıdır” dedi.

FETÖ’cüler tarafından gündeme sokuşturulan “Adil Öksüz MİT elamanıdır” yalanını da o yaymıştı…

“Mehmet Eymür 15 Temmuz darbe girişiminden FETÖ’yü aklamak için Alman İstihbarat Teşkilatı BND’nin FETÖ’yü aklayan söylemlerine sarılıyor.

BND Başkanı Bruno Kahl, Der Spiegel’e verdiği röportajda, Türkiye’nin 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında Gülen yapılanmasının olduğu konusunda kendilerini çeşitli yollardan ikna etmeye çalıştığını, ancak bunun şu ana kadar gerçekleşmediğini söylemişti. Eymür de Kahl’ın bu açıklamalarını hazırladığı videoda yer vermiştir.”

***

Sadede gelelim:

Bu gelişmelere paralel olarak CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, NTV canlı yayınında soruları yanıtladı. (5)

Dersimli, “Adil Öksüz’ün MİT elemanı olduğunu mu iddia ediyorsunuz?” sorusuna şu yanıtı vermişti:

“Adil Öksüz’ü ben açıkladım daha kimi açıklayayım. Adil Öksüz’ün elindeki GPS cihazını devletin hangi kurumu ithal etti?” diye bir başka soru ile yanıt verdi.

“Herkes kelepçelenirken onlara kelepçe vurulmadı. Neden? MİT yasasında bir değişiklik yapıldı 2014’te. Başbakanın emri ve talimatı olmadan hiçbir MİT görevlisi tutuklanamaz gözaltına alınamaz. Adil Öksüz neden tutuklanmadı neden gözaltına alınmadı?”diye bir soru daha sorarak Adil Öksüz’ün MİT elemanı olduğunu, 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin de “kontrollü” olduğunu kamuoyuna açıkladı… (6)

Bu açıklamalara göre, Kemal Kılıçdaroğlu Mehmet Eymür’ün adeta paraleli!..

***

Osmanlı’nın küllerinde Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Kuvayı Milliyecilerin partisi CHP’nin Genel Başkanlığına getirilen ve Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün koltuğunda oturtulan Dersimli Kemal’in, kimlerin borazanını öttürdüğü ve hangi güç odaklarının hizmetinde olduğu bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmıştır.

Son gelişmeler Kılıçdaroğlu’nu yalanlamaktadır.

Nitekim ilk yalanlamayı grup toplantısında:

Biri diğerini tasfiye etti. 15 Temmuz’u fırsat bilip karşı darbe yaptılar” diyerek, kendisi yaptı. (7)

Zerre kadar utanma duygusu olsaydı, istifa edip çeker giderdi…

Çalışmaya devam ediyor, o da bir görev adamı!..

Biri bana açıklayabilir mi, CHP’nin başında neden Mehmet Eymür değil de Kemal Kılıçdaroğlu duruyor?

 

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

(1) https://www.youtube.com/watch?v=B4JkxeAxpW8

(2) http://odatv.com/kasif-kozinoglunun-silivri-gunlugu–1511111200.html

(3) http://odatv.com/mehmet-eymur-ergenekonun-beyniydi-0112111200.html

(4) https://www.aydinlik.com.tr/turkiye/2017-haziran/kontrollu-darbe-eymur-un-yalani

(5) http://www.ntv.com.tr/turkiye/chp-genel-baskanikemal-kilicdaroglu-ntvde,2a7yZfLVs0uhYe5ryQ7SbQ

(6) http://odatv.com/kilicdaroglu-adil-oksuz-mit-elemani-mi-sorusuna-ne-yanit-verdi-0504171200.html

(7) http://www.sozcu.com.tr/2017/gundem/chp-grup-toplantisi-47-1874739/

 

 

CHP’LİLER “SIĞIR ETİ” DEĞİLDİR!..

boş_makbuz

 

Darbeleri Araştırma Komisyonu Başkanı AKP Milletvekili Reşat Petek, darbe girişiminden 8, komisyonun kurulmasından ay sonra bomba gibi bir açıklama ile gündemi sartsı:

ByLock kullanan milletvekillerini MİT‘e sormadıklarını söyledi.

Pek çok kişi gibi ben de niye sormadıklarını merak ettim.

Sonra düşündüm ki:

Akıllarına gelmemiştir…

Biliyorsunuz bu Komisyon, MİT Müsteşarı ile Genelkurmay Başkanı’nı da çağırmamıştı.

O akşam Jandarma Karakolu önünde barikat kuran bizim köyün çobanı ile arkadaşlarını çağırıp dinlemişler ama!

Bu şekilde daha aydınlatıcı bilgiler elde edebileceklerini düşünmüş olmalılar…

Neyse ki, o akşam sokağa çıkanların tümüne gazi maaşı bağlamamışlar!

***

Aydınlık gazetesi, darbe girişiminden 11 gün sonra; 23 Eylül günü ByLock programını 125 milletvekilinin kullandığını, bunların 82‘sinin AKP milletvekili, 43′ünün de CHP, MHP ve HDP’li olduklarını açıklamıştı.

Başbakan Binali, yemin billah etti: “AK Parti’de FETÖ’cü yok” dedi.

Bundan sonra Petek’in, “AKP’de FETÖ’cü vardır ve isimleri de şunlardır” demesini beklemiyorduk tabii…

***

Petek, AKP’deki ByLock’cu milletvekillerini açıklayamadı ama, 15 Mart 1967 tarihinde Fetullah Gülen’in CHP’ye 5000 lira tutarında bağış yaptığını açıklayarak komisyonun görevini hakkıyla yaptığını ispatladı.

Belge olarak gösterdiği makbuzlardan koleksiyoncuların elinde bir sürü var.

Hem de boş olarak.

Üstelik de imzalı ve mühürlü…

Üzerine istediğin ismi yazıp Reşat’ın eline ver, yayınlasın…

***

Bu arada sosyal medyada Reşat’la kafa bulan bulana!

Beyefendi, sonunda dayanamadı; makbuzun “nereden geldiğini hatırlayamadığını” söyledi.

Yani çark etmiş!

Bence kıvırmaya hiç gerek yoktu…

İspatlayalım:

Fetullah, 1967 yılında İzmir’de bir yıllık genç bir vaizdi; Kestane Pazarı’nda örgütlenme çalışmalarına henüz başlamıştı.

Maaşı 950 liraya yakındı. (1)

Hazret, o tarihlerde talebe okutmak için para dileniyordu.

CHP’ye bağış yapacağını söyleyerek Saidi Nursi sempatizanlarından bir kuruş alamazdı!

Bu duruma göre, Vaiz Efendi maaşlarından biriktirdi ve yaklaşık 5 maaşını CHP’ye bağışladı.

Öyle mi?

O tarihlerde altının onsu 3.13 liraydı. (2)

Bir ons 31 gram olduğuna göre, 5000 lira ile 4424 gram altın alınabiliyordu.

Yani Fetullah Gülen Hoca Efendi, CHP’ye yaklaşık 4,5 kg gram altın bağışı yaptı…

Ne kadar da mantıklı ve inandırıcı, değil mi?…

***

Peki, Hoca Efendiniz nereden buldu bu kadar altını?

1967’de sığır etinin fiyatı 12.70 liraydı. (3)

Sümüklü Vaiz Fetullah Gülen Hoca Efendi, o tarihte bu kadar para ile 393 kilo 700 gram et alabilirdi…

Hiç değilse bol miktarda protein alır, beynini geliştirir ve ülkesine ihanet etmezdi.

Bu kadar yüklü bir bağışı, neden başka partiye değil de CHP’ye yaptı?

Sahi:

Onun bugüne kadar CHP hakkında bir tek olumlu söz ettiğini duyanınız var mı?

Reşat Petek’in, çark etmesine gerek yoktu.

Bu soruların yanıtını versin yeter!..

Bizden bu kadar.

Reşat Efendi’nin CHP’lileri sığır eti yerine koyamayacağını gösterdik!..

Geri kalan vatandaşları o ne yerine koydu, açıklayacak tabii…

Cemil Can

DİPNOT:

(1) http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/Arsiv/1966/07/20

(2) http://www.altinborsasi.gen.tr/yillara-gore-altin-fiyatlari

(3) http://blog.milliyet.com.tr/bunlari-biliyor-muydunuz—-6—-nostalji/Blog/?BlogNo=135046



 

DEMOKRAT PARTİ’NİN CHP’DEKİ AVUKATI

TOBB

 

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, bugün TOBB Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada; bütün darbeleri kötüleyerek; 27 Mayıs’ı da aynı kategoride ele almıştır.

Demokrat Parti (DP) liderleri Menderes’in torunu ile Bayar’ın kızını bir tek kendisinin ziyaret ettiğini söyleyerek; “Demokrat Parti’nin; Cumhuriyetle, Atatürk’le ve demokrasi ile bir sorunu olmadığına” vurgu yapmış ve bu şekilde sözlerine son noktayı koymuştur. (1)

Kılıçdaroğlu’nun demokrasi anlayışından, onu CHP başına getiren güçlerin tanımak olasıdır.

1945 yılında CHP’nin çıkardığı “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu” büyük toprak sahibi olan milletvekillerini oldukça rahatsız etmişti.

Kanunun yürürlüğe girmesinden kısa bir süre sonra; bir toprak ağası olan Menderes ile birlikte; Refik Koraltan, Fuat Köprülü ve Celal Bayar -dörtlü takrir olarak bilinen- bir dizi isteklerini sıraladıkları bir önerge verdiler.

7 Ocak 1946 yılında da CHP’den ayrılıp, DP’yi kurdular.

Büyük ölçüde Menderes’in kaleme aldığı DP tüzüğünde; bir sözcükle olsun Atatürk’ün ve devrimlerinin adının geçmiyordu…

Gökhan Cebeci’nin kaleme aldığı ve “ 27 Mayıs İhtilali neden yapıldı” sorusuna yanıt aradığı makalede tam 125 neden saymıştır. (2)

Zamanı olanların bu makaleyi mutlaka okumaları gerekir.

CHP’li olanların ise okumaları şarttır!

İlginçtir sayılan sebeplerin tümü demokrasi ile ilgilidir…

Denebilir ki, AKP iktidarının antidemokratik uygulamaları DP‘nin uygulamaları yanında kırk kez su yıkanmış gibidir.

Dersimlinin vermek istediği mesaj, bu duruma şükretmemiz gerektiğidir.

Demokrat Partiyi ve liderlerini kutsayan Kılıçdaroğlu, aslında sanık sandalyesine Atatürk’ün yolundan ayrılmayan, ulusalcı dediği gerçekCHP‘lileri oturtmaktadır.

Biz Atatürk’ün CHP’si değiliz” derken de aynı vurguyu yapmaktaydı.

6 Ok’u yeniden yorumlamak gerekir” şeklindeki önerisi ile zaten Atatürk İlkelerini ve CHP mirasını reddetmiştir.

Bu hususta daha pek çok kanıt vardır…

Devlet Bahçeli’nin aynı gün içerisinde 41 il kongresini yaparak, meşrebine uygun delegeleri göreve getirmesi işini, Dersimli Kemal CHP Genel Başkanlığı’na geldiği 2010 yılından bu yana adım adım bitirmiş ve CHP’yi CHP’li olmayanlara işgal ettirmelerini sağlamıştır.

Samimi Atatürkçülerin bu gerçeğe göre rota çizmesi ve strateji belirlemesi gerekmektedir.

Kaç kere yazdım, kaç kere söyledim:

Bu adam bizden değildir!..

Cemil Can

DİPNOT:

(1) https://www.youtube.com/watch?v=dfdi6kqjM6A

(Video kaydının 45.00-47.00 dakikaları arasında bu sözleri kendi ağzından duyabilirsiniz.)

(2) http://odatv.com/27-mayis-neden-oldu-2705151200.html

“ARAP NATO’SU” VE ŞEHİTLER!

Saudi Arabia's King Salman bin Abdulaziz Al Saud meets with U.S. President Donald Trump during a reception ceremony in Riyadh

Donalt Trump başkanlığa seçildikten sonra, ABD’yi teslim alıp yönetebileceğini sanıyordu.

Beklediği gibi olmadı, derin devlet birkaç aylık hazırlık aşamasından sonra Trump’u teslim aldı.

Seçimler sırasında revaçta olan popülist söylemlerini arşivledi; süratle küresel sermayenin gündemine geçtiler…

İlk iş olarak, mevcut Genelkurmay Başkanı Org. Joseph Dunford’la yola devam edileceğini açıkladılar.

Demek ki Dunford, önceden belirlenmiş görevleri yerine getirmek için, bir dönem daha ordunun başında kalması uygun görülmüş…

US Army”nin görevlerin biri:

Suudi Arabistan-Katar öncülüğünde kurdurulan; ABD, İngiltere, İsrail ve Türkiye’nin de desteklediği “Sünni-İslam Ordusu”na komuta etmektir…

Bu ordunun meşruiyetini sağlayacak olan kurumun adı:

Atlantik ötesinden “Arap NATO’su” olarak konmuştur!..

Mevcut NATO’ya bakarak, “Arap NATO’su”nun ne işle meşgul olacağını anlamak mümkündür…

***

ABD’nin yeni Başkanı Trump, bu kapsamdaki ilk ziyaretini Suudi Arabistan’a yaptı.

Bayan Trump, uçaktan başı açık indi!

Kral hazretleri, büyük patron gelene kadar tavizsiz uyguladığı şeriat kurallarını yumuşattı haliyle!

Bir zamanlar fotoğraf asmanın yasak olduğu Riyad sokaklarını; ABD bayrakları ve Trump’un posterleri ile süslediler.

Yakışır tabii…

Trump’un çantasından İsrail’in desteği ile kurulacak olan “Arap NATO’su Planı” çıktı.

Planın amacının:

İran’ı kuşatmak ve bölgedeki etkinliğini zayıflatmak olduğu çok bellidir.

İşe gerginlik çıkartılarak başlanacak.

Düşman ise bellidir:

Şii İran ve bölgedeki Şiiler…

***

Türkiye’nin çıkarları, aralarında İran’ın da bulunduğu bölge ülkeleri ile aynıdır.

Dolayısıyla İran’a karşı kurulan bu pakta yer almak, ayağımıza kurşun sıkmak gibi olacak.

Yöneticilerimiz ise Sünni ve “mezhep siyaseti” yapmaya pek hevesliler.

Mursi taraftarlarının benimsediği “rabia işareti”ni (1) kullanmaktan vazgeçmemek için içeriğini bile; “tek vatan, tek devlet, tek bayrak, tek millet” olarak değiştirdiler.

Erdoğan’ın yakın geçmişte “İran’ın Pers yayılmacılığı” vurgusunu, (2) bugünlere hazırlık gibi değerlendirmek yanlış değil!

ABD’nin Suriye’de müttefik olarak PKK/PYD’yi seçmesi, “Arap NATO’su”nda Türkiye’nin yeri olacak mı sorusunu önemli hale getiriryor!..

Arap NATO”su Türkiye için de bir tehdit gibi…

***

Erdoğan’ın danışmanları Atlantik ötesinde çam devirdiler!

Erdoğan için hazırladıkları konuşma metine “angajman” sözcüğünü saatli bomba gibi yerleştirdiler.

Washington Büyükelçiliği’nde gazetecilere yapılacak olan açıklamanın temel cümlesi:

YPG’den Türkiye’ye saldırı olursa hiç kimseye sormadan angajman kurallarını uygularız” (3)

Erdoğan’ın bu sözlerin anlamını bilerek tekrarladığını sanmıyorum…

Zira “angajman kuralları”:

Askeri unsurların kuvvet kullanımı sırasında “karşıt/düşman kuvvetler” ile karşılaşınca uyması gereken direktifler olarak bilinir.

Terör örgütlerine karşı güç kullanılırken, angajman kuralları göz önünde tutulmaz…

İşin can alıcı noktası burasıdır.

Angajman kuralları kavramının tanımı; ilk defa 1958 yılında Askeri ve Ortak Terimler Sözlüğünde yer almıştır. Sözlük angajman kurallarını ‘Yetkin askeri makamlar tarafından yayımlanan ve Birleşik Devletler silahlı kuvvetlerinin [deniz, kara ve hava] karşılaşılan karşıt/düşman kuvvetler ile ne şekilde çatışmaya gireceğinin ve çatışmayı sürdüreceğinin şartları ile sınırlamalarını belirleyen direktifler’ şeklinde tanımlamaktadır.”(4)

Bu açıklama ile YPG’yi terör örgütü değil, “karşıt/düşman kuvvet” mevkiine getirmiş bulunmaktadır.

Bu duruma, YPG’yi “örtülü tanıma” da diyebiliriz.

Anımsatıyorum:

ABD’nin sözünden çıkmayan Y-CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da 2014 yılında; PYD’nin silahlı gücü YPG’yi; “terör örgütü olarak değil, vatanını kurtarmak için örgütlenmiş bir oluşum” olarak gördüğünü açıklamıştı. (5)

Erdoğan, bu görüşe katılmasa da elçiliğimizde yaptığı açıklama ile fiilen ABD’nin istediği ve Dersimli Kemal’in savunduğu çizgide gösterilmiştir…

Farklı anlama gelecek kasıtlı yanlış tercümeden sonra, bu şekilde ABD gezisinin ikinci skandalı elçiliğimizde yaşanmıştır.

Bu beyan, Cumhurbaşkanı’nın:

Terörle mücadeleye ülkemize yöneltilmiş tüm silahlar susturulana kadar, son terörist ortadan kaldırılıncaya kadar devam edeceğiz” şeklindeki önceki sözleri (6) karşısında, PKK/PYD ile mücadeleye “ara verme” veya mücadeleyi “angajman kurallarına” bağlama anlamına gelmiyor mu?

Hendek savaşları” sırasında PKK’ya “orantılı güç kullanılması” için çabalayan Y-CHP’nin savunduğu çizginin az ötesi, işte bu “angajman kuralları”dır…

Aksini düşünen Monşerler varsa, açıklasınlar da doğrusunu öğrenelim..

***

Trump, Suudi Arabistan’dan sonra; İsrail, Filistin, Brüksel, Vatikan ve Sicilya’da temaslarda bulunacak.

Yol haritası, yakın gelecekte kimlerle iş tutacağını gösteriyor.

Emperyalistlerin Ortadoğu halklarına vaadi:

Ateş, barut kokusu, kan ve gözyaşıdır…

Bunu toplanan zirvelerin adlarından da görmek mümkün oluyor:

ABD-Suudi Arabistan Zirvesi,

ABD-Körfez Ülkeleri Zirvesi,

ABD-İslam Ülkeleri Zirvesi…

Biri söylesin bana, ABD bir İslam ülkesi midir, yoksa İslam ülkeleri Müslüman değil mi?

İslam ülkelerinin toplantılarında Allah’ın kitabı Kur’an rehberlik etmeye yeterli olmuyor mu?

***

Uranyumu zenginleştiren İran’a, konan ambargo istenilen sonucu vermediği görülüyor.

Anlaşılan Trump, Sünni Arap ülkeleri İsrail’in emrine vererek, İran’a “demokrasi” getirmeyi kafasına koymuş.

Demokrasi”yi Suudi Arabistan-Katar öncülüğündeki “Sünni-İslam Ordusu” getirecekmiş.

Asker millettir” bu Araplar vesselam!

Yeni ordunun, dünya halklarına gösterilecek bir üst örgütü de var elbette:

Adı: “Arap NATO’sudur!”

Allah’u ekber” diyerek tetiğe basacak olan kahraman erler, bir süre daha, İsrail’in vereceği emirle aynı şekilde tekbir getirecek olan kahramanları vuracaklar…

İki taraf da şehit olacak!

Kafa kirada, el tetikte durunca, bu dünyada sonuç kolay kolay değişmiyor.

***

Asker emirleri yerine getirir, tartışmaz.

Pek tabii ki, emirler uluslararası meşruiyeti olan bir örgütten gelecektir!

Şehitlerin cenaze namazları, geleneğe uygun olarak yine “er kişi niyetine” kılınacak.

Yaralılar gazidir, ömür boyu maaşa bağlanacaklar!

Toplu taşım araçlarında her zaman yerleri hazırdır…

Nokta.

Cemil Can

DİPNOTLAR:

  1. http://www.agos.com.tr/tr/yazi/5449/rabia-isaretinin-anlami-ne-rabia-kim
  2. http://www.tccb.gov.tr/haberler/410/74846/turkiye-artik-bir-yanagina-tokat-vuruldugu-zaman-obur-yanagini-ceviren-bir-ulke-degil.html
  3. https://tr.sputniknews.com/turkiye/201705181028506526-erdogan-ypg-saldiri-angajman/
  4. http://www.journals.istanbul.edu.tr/iumhmohb/article/viewFile/5000121272/5000111803
  5. http://odatv.com/kilicdaroglu-ypg-teror-orgutu-degil-2110141200.html
  6. https://www.sadecehaber.com/cumhurbaskani-son-tehdit-ortadan-kalkana-kadar-devam

 

ECEVİT VE “THE GULEN” HAREKETİ!..

 ak_gunlere_1

70’li yıllarda dağlara taşlara adını yazdık.

“Tarikat var tarikat var” dercesine “tarikatların iyisi-kötüsü” ayırımına, neredeyse bizim gibi Marksistleri de ikna edecekti!

Bu sözlerin Atatürk’ün “Laiklik ilkesi” ne ağır bir darbe olduğu bugün anlıyoruz.

O günlerde burnumuz bir karış havadaydı, dolu dizgin “Ak günlere” koşuyorduk.

Nereden bilebilirdik 40 yıl sonra, son sürat Ak Parti‘ye toslayacağımızı!

Doğu’da henüz keşfedilmemiş Fetullah Gülen adlı sulu gözlü bir vaiz vardı.

Halkı hop oturtup, hop kaldırıyordu!

İyi bir hatipti.

Said-i Nursi’den ezberlediği ağdalı, mesaj taşımayan cümleleri satıyordu.

1954‘te kurulan Komünizmle Mücadele Derneği’nin 1962 yılında açılan Erzurum Şubesi’nin kurucuları arasında yer aldı.

Komünizmi hiçbir zaman öğrenemediğine kalıbımı basarım.

Hayranları da öyledir…

1966 yılında İzmir Vaizliği’ne atandı.

Bugün FETÖ diye anılan örgütünü, Kestanepazarı Kuran Kursu Hocalığı yaptığı dönemde kurmaya başladı.

Gizliliğe önem verdi…

CIA ve MİT ile ilişkisi vardı.

Gülen’i 1966-1971 yılları arasında MİT Müsteşarı olarak görev yapan Fuat Doğu’ya, “vaiz abisi” Yaşar Tunagör tanıştırdı.

Fetullah’ı ilk keşfeden bu adamdır.

Söylenene göre; Tunagör, Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığına kadar yükselmiş Yahudi ajanı bir Masondur.

Fetullah Gülen’in Mason Locasına kaydı, 1975‘te yapıldı.

1979‘da “SIZINTI” dergisinde başyazar olarak yazmaya başladı.

Derginin adı bile gizli servisi akla getiriyor.

CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, 1999 yılında Gülen’i Ecevit’e takdim etti.

Gülek, ABD’nin Kore’de kurduğu Moon Tarikatı‘nın Türkiye Temsilcisidir.

Tarikatların iyisi” uzun zamandan beri CHP’de kendine yer bulur!

Gülen’in mahkum olduğu bir dava ile devam etmekte olan ve mahkum olması beklenen bir başka dava, Ecevit’in ANASOL iktidarında “Rahşan Affı” ile ortadan kaldırıldı.

Şanslıdır!

1980 Askeri Darbe döneminde hakkında hiçbir takibat yapılmadı.

20 Mart 1981‘de görevinden istifa ederek ayrılan bu “iyi tarikat” liderine, yurtdışına “çıkma” tavsiyesini Ecevit yaptı.

Fetullah Gülen, yurt dışına kaçana kadar, örgütü içerisinde Türkiye İmamı görevini bizzat yürüttü.

Karargahını ABD’de kuran “Kainat İmamı”, kısa sürede 170 ülkeye imam ataması yaptı.

***

Houston Üniversitesi Öğretim Üyesi Helen Rose Ebaugh’ın, –Din sosyolojisi ve Dünya Dinleri Araştırmaları dersleri veriyor– “inanç tabanlı” bir sosyolojik hareket olarak tanımladığı ve orijinal adı “The Gulen Movement” (Gülen Hareketi) olan eseriyle bu hareket hakkında dünyadaki ilk akademik çalışmayı yaptı.

Bu kitabı okuduktan sonra, aklıma gelen bazı hususları araştırma ihtiyacı hissettim.

Aldığım notları paylaşıyorum:

Kitapta, Fetullah Gülen “Türk alimi” olarak tarif ediliyor.

Fetullah Gülen’in ilham kaynağı olması nedeniyle bu hareket, Türkiye sınırlarını aşan ve dünya çapında büyüyen “toplumsal hareket” olarak sunulmaktadır.

Hoca Efendi “ilham kaynağı” olarak ele alınıyor…

Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne baktım.

İlham :

Tanrı’nın peygamberlerin yüreğine doldurduğu tanrısal aleme özgü duygu ve düşünceler olarak tarif ediliyor.

Hareket100 ülkede 1000‘den fazla okul açmıştır.

Kökünü “Ilımlı İslam”da bulan, “Dinler ve Kültürler Arası Diyalog”u geliştirmeye, böylece küresel barışa katkıda bulunmaya “adanmış” olarak kabul edilmektedir.

“Adanmışlar” hareketidir!..

***

ABD‘de 11 Eylül 2001‘deki terörist saldırı, küresel açıdan bir milat kabul edilmiş ve “Bir din, nasıl olur da binlerce insanın yok edilmesini teşvik edebilir? “ sorusuna yanıt aranmaya başlanmıştır.

11 Eylül saldırısının ertesi günü, Fetullah Gülen Washington Post gazetesine ilan vererek, saldırıları kınamış, faillerin İslam’ı temsil etmediklerini ifade etmiştir.

İslam adına şiddet kullanılmasını kınayan, İslamı radikalizme uzak duran Gülen Hareketi, çağdaş dünyada Ilımlı İslam‘ın kuvvetli bir örneği olarak desteklenmektedir.

Fetullah Gülen, kendi söyleminin “Ilımlı İslam”ı temsil ettiği düşüncesini reddeder, çünkü ona göre, İslam zaten ılımlı bir dindir…

Kanımca kitabın yazarı Ebaugh, sadece “önsöz” ile “sunuş” bölümlerini kaleme aldı.

Bilimsel bir eser görüntüsü vermek için de “içindekiler” bölümünü o hazırlamış olabilir…

İçeriğin tamamen Cemaat mensupları tarafından yazıldığına inanıyorum.

Bu hususun ayrı bir önemi vardır.

İtiraf” gibi de değerlendirilebilir…

Gülen Hareketi”ni meşrulaştırmak ve CIA bağlantısını gizlemek için yazıldığı çok bellidir.

Amacın:

Radikal İslam”ı gözden düşürüp, “Ilımlı İslam”ı kutsamak olduğu anlaşılıyor.

Baştan beri, CIA kontrolünde büyüyen Fetullah Gülen Hareketi, CIA’nın bir alt birim gibi görev yapmak üzere sahaya sürüldüğü tartışmasızdır.

İsrail’in Mavi Marmara baskınından sonra verilen mesajı bunun kanıtıdır.

Gülen:

 “İsrail’in onayı olmada hareket etmek, otoriteye başkaldırıdır” diyerek onayın hangi otoriteden alınacağını işaret etmiştir.

Belli ki; Gülen, Radikal İslamcı hareketleri ne kadar frenleyebilirse, o kadar başarılı kabul edilecekti.

Yerine göre “napalm bombası” işlevi görecek, yerine göre itfaiye…

Görevlerini ne kadar yerine getirdiğini ise efendileri bilir.

***

Böyle karmaşık işlerin içerisine, siyasi hırsına yenik düşen politikacılar hep girmiştir.

Tecrübelerimiz bize göstermiştir ki, hırs öne çıkınca ideolojiler geri plana düşüyor.

Halkçı Ecevit” bu konuda paha biçilmez dersler verdi bize.

Siyaset adamları, gizli servisler ve halkın çıkarları….

Böylesine karmaşık ilişkileri çözmek ileri bir analiz yeteneği istiyor…

***

17 Kasım 1996 tarihinde MİT Müsteşarı Sönmez Köksal tarafından imzalanıp, Başbakan Erbakan‘a verilen rapora göre; Fetullah Gülen, Çiller’in kara para aklama işindeki ortağı ve bölgedeki CIA örgütünün en önemli “sivil toplum hareketi”dir.

Hareketin ilk tarifi bizdendir…

Buna karşılık:

Gülen’e yeşil kart vermeyerek, ABD’de oturmasının engellenmesini isteyen ve İçişleri Bakanlığı adına hareket eden savcılar; “Gülen Hareketi’nin finansmanına CIA’nın katıldığı kuşkusunu” ileri sürdüler.

Aynı savcılık, Gülen’in kontrol ettiği mali gücün 25 milyar $‘a ulaştığının vurgusunu yapmıştı.

Gülen’in oturma izni almak için gösterdiği referanslar:

*CIA eski Ankara İstasyon Şefi Graham Fullar,

*CIA Analiz Bölümü eski direktörü, halen ABD Genelkurmay İstihbarat Konseyi’nde görevli George Fides,

*ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi ve Tayyip Erdoğan’ı başbakanlığa hazırlayan Marton Abromowitz’tir.

***

MİT Ortadoğu Sorumlusu Kaşif Kozinoğlu:

ABD adına istihbarat faaliyetleri gerçekleştirdikleri ve anılan okulların ABD’li istihbaratçıların barınma yuvaları olduğunu” kendi el yazısı ile yazdığı “SIRLAR” adlı kitabında ifade etmiştir.

Ayrıca 3 Mart 1997 tarihinde Başkent Öğretmen Evi‘nde yapılan toplantının konuşma metinleri, AKP Milletvekili Mehmet Sağlam’ın MEB döneminde kitaplaştırılmıştır.

Kitabın adı:

“Milli Eğitim Bakanlığı’nın Yurtdışında Açılan Özel Öğretim Kurumları Temsilcileri 2. Toplantısı”dır.

MEB yayınlarından çıkmıştır.

Bu kitap, Fetullah Gülen’in Özbekistan’daki okullarının sorumlusu Mehmet Mesut Ata’nın, bütün okullardaki İngilizce öğretmenleri CIA ajanı olduğunu söylediği yazılıdır.

Eski MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun ve yine eski MİT mensubu Nuri Gündeş’in Fetullah Gülen Cemaati’nin ve okullarının ABD istihbarat örgütü ile ilişkileri bulunduğuna ilişkin açıklamaları ve yazıları vardır.

Ecevit’in Cemaat’le ilgili “ortaklığını” ve yurtdışındaki okullara yaptığı övgüleri unutmamak gerekir.

Toprağı bol olsun…

Cemil Can

BOŞ KONUŞAN FOTOĞRAFLAR!

gul-ve-akar-yol-arkadasi-cikti-279998-5

 

Deniz Harp Okulu’nun eski Komutanı Tuğamiral Türker Ertürk, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın kendi beyanına göre 30 yıl önce çekilmiş fotoğraflarını “analiz” ederek, siyasi duruşu ile ilgili bir değerlendirme yaptı.

Kamuoyu desteği veya baskısı ile genelkurmay başkanı değiştirilmediğine göre, böyle bir değerlendirmenin bugün yapılmasının ne işe yarayacağı sorusuna yanıt arayan Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, ABD ile savaş halinde olduğumuz bir dönemde, bu tür haberlerin TSK’da moral bozukluğu yaratacağını ve “iç cephede bozgun çıkarma” amacıyla, düşmanlarınız tarafından servis edilmiş olabileceğini ileri sürdü…

Bu değerlendirmeye gereksiz alınganlık gösteren Türker Komutan, belgeleri “Atatürkçülerin sızdırdığını” söyleyerek, 1991 seçimleri nedeniyle –26 yıl önce- TRT’de yapılan ve tüm siyasi parti liderlerinin katıldığı açık oturumun video kayıtlarını paylaştı.

Perinçek o açık oturumda:

Kürt sorununun federasyonla çözülebileceğini, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının bulunduğunu ve askeri yöntemlerle sorunun çözülemeyeceğini savunuyordu.

Bugün o fikirlerini terk etti…

***

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ı savunmak bana düşmez, zaten onun da böyle bir şeye ihtiyacı yok, fakat hakkında söylenenler her Türk vatandaşı gibi beni de ilgilendirir.

Çünkü başka Ordumuz yok!

Bu yazıda:

Geçmişte hatalı fikirleri savunanların, daha sonra doğru fikirleri savunmakla saygınlıklarının azalıp azalmadığına yanıt arayacağım…

Başlıyorum:

Komutanın paylaştığı Necip Fazıl Kısakürek’in de olduğu o fotoğrafta çok adam var.

Büyük olasılıkla fotoğrafı onlardan biri sızdırmıştır.

Demek ki –Hulusi Akar hariç– aralarında en az bir Atatürkçü vardı!..

AKP iktidarının, darbe girişimini önlemek için sarıldığı Atatürkçülük, bu aralar sanki TSK mensuplarına yasaklanmış gibi…

Diğer fotoğraflar Londra’da çekilmiştir, onlarda 4 kişi var.

Bir de fotoğrafı çeken beşinci kişi…

Komutana göre o, yoldan geçmekte olan Afganlı bir kızdır!

Aynı mantıkla gidersek:

Bunlar arasında da –Hulusi Akar hariç– bir Atatürkçü aramamız gerekecek!

İsimlerinin gizli tutulmasını isteyen Atatürkçüler de varmış demek!

İlginç…

Yazı içerisinde paylaşılan ve 26 yıl önce çekilmiş olan video kaydını da TRT arşivinden bir Atatürkçü çıkarıp getirmiş ise bu çok iyi bir şeydir!

FETÖ ve Bülent Arınç’a rağmen, TRT’de kendini gizlemeyi başaran Atatürkçüler kalmış demek ki…

***

Söz konusu fotoğraflar özel olduklarından başka bir yerde yayınlanmadıkları da kesin.

Dolayısıyla ilgisiz kişilerin eline kolay kolay geçemezler…

Geriye son bir ihtimal kalıyor.

O da:

MI-6‘nın Exeter gibi üniversitelerde eğitimini sürdüren yabancı uyruklu öğrencilerin fotoğraflarını banyo yaptırdıkları stüdyolardan temin etmesi.

Kuvvetle muhtemeldir.

MI-6’da Atatürkçü olmadığına göre, yine fotoğrafları sızdıran o Atatürkçüyü –Hulusi Akar hariç tabii ki– fotoğraftakiler arasında arayacağız…

Kim olduğunu söyleyin de meraktan çatlatmayın bizi.

Atatürkçüler kendini ne zamandır gizlemeye başladı!..

***

Bir başka husus: Ertürk Komutan’ın Kılıçdaroğlu gibi; “vatan savaşı” falan yok, yaşananlar “saray savaşıdır” demesidir…

Saray’ın savaşa ihtiyacı mı vardı Komutanım?

Başkanlığa geçmek ve rejimi değiştirmek için ihtiyaç duyduğu MHP’ydi onu da aldı.

Bu acı gerçeği gördük ve yaşadık.

MHP’nin yetmediği yerde Y-CHP görevini yapıyor zaten!

Muhalefetin halkoylamasından önceki ve sonraki tutumları bunun kanıtıdır…

Saray’a kimlerin kahya olarak yazıldığı gizli değil artık.

Kusura bakma Komutanım ama, vatan savaşını “saray savaşı” gibi göstermek; çok kötü bir fikir gibi geliyor bana…

Körün fil tarifine benziyor adeta.

ABD Başkanı Trump, PKK‘nın Suriye kolu PYD/YPG’ye ağır silahları yeni teslim etti.

ABD, Türkiye’ye karşı bir terör örgütünü müttefik seçti!

Bu haberi duymamış olamazsınız.

ABD ile Türkiye arasındaki savaş, namlu namluya geldi…

Ayrıca Türkiye rotasını ŞİÖ‘ne çevirdi.

Dolayısıyla cepheler iyice belirlendi diyebiliriz…

Bir asker olarak; bu kadar açık ve görünür durumu “saray savaşı” olarak açıklarsanız, birkaç ay sonra sözlerinizi geri almakta çok zorlanırsınız!

Bir şey daha:

Aydınlık’taki Ergenekon ve Balyoz mağduru eski komutan-yazarların neredeyse tümü, bu savaşın VATAN SAVAŞI olduğu konusunda hem fikir.

Bir tek farklı düşünen sizsiniz.

Hatalı değerlendirme yapma olasılığınız hiç mi yok?

Fikirlerinizi gözden geçirseniz diyorum, eski arkadaşlarınızla bir akşam yemeğine ne dersiniz?..

İçimde kalmasın söyleyeyim:

CHP’den ayrılarak yeni parti kuran ve ağır bir yenilgi alarak siyaset sahnesinden çekilmek zorunda kalan Emine Ülker Tarhan’ın peşinden giden tek general olma unvanı da size aittir.

O zaman da “hatalı analiz” yapmadığınızı söyleyebilir misiniz?

Bir de:

Kontrollü darbe” meselesi var, ona da azıcık temas edelim.

Kontrollü darbe nedir, nasıl yapılır, bu konuda örnekler var mı, darbe kontrolden çıkmasa da kontrol altındakiler bir gün konuşup gerçekleri anlatmazlar mı acaba?

Bir gün olup biteni anlatırlarsa, bu işe kalkışanların hali nice olur?

Darbeciler böyle bir riski göze alabilirler mi?

Bunları da bizim anlayacağımız basitlikte ve basiti bir dille anlatabilir misin?

Darbeye karşı koyanlar güvenlik güçleri Erdoğan’dan yana darbeciler ise Erdoğan’ın kontrolü altında

Komiklik olsun diye söylenmez bu sözler!

Hulusi Akar ve enterne edilen diğer komutanlar, darbeye destek verseydi, yani darbe eskiden olduğu gibi emir-komuta zinciri içerisinde gerçekleşseydi, yine de başarılı olamaz mıydı?

Onları hangi güç, nasıl durduracaktı?

Bu sorunun yanıtını çok merak ediyorum.

Darbeye karşı koyan meslektaşlarınız ile güvenlik güçlerine haksızlık etmeyiniz.

Lütfen…

***

Son bir şey:

Doğu Perinçek hakkındaki sözlerinizi de çok haksız buldum.

Perinçekçi olduğumu sanmayın sakın.

Ben sadece doğruların peşindeyim…

Onu savunmak en son bana düşer.

Zira savunma konusundaki yeteneğini (1) Ergenekon-Balyoz davalarında gördüm.

Bizim gibilerden çok çok iyidir.

Bir hukukçu olarak ona hayran kaldığımı ve kıskandığımı da söyleyebilirim.

Kumpas mağduru komutan arkadaşlarınız da bu gerçeği görmüş olmalı ki, çoğu bundan sonraki mücadelelerinde onunla birlikte olmayı tercih ettiler…

Perinçek’i, “solu bölmekle” görevli bir eleman gibi göstermenizi oldukça tuhaf karşıladım.

Sol” ne zaman birlikte hareket etti de Perinçek onu bölmeye çalıştı?

Kendilerini “sol” olarak tanımlayan grupların bugüne kadar gelebilen uzantıları, yakın geçmişte PKK‘nın kuyruğuna takılmadı mı?

Daha dün, 12 Mart 2016’da “Halkların Birleşik Devrim Hareketi”ni birlikte kurmadılar mı? (2)

PKK ile “eylem” ve “güç birliği” yapan bu gruplar, hep birlikte “karagücü” kabul edildikleri ABD’ye, asker yazılmadılar mı?

Eşitlikçi-özgürlükçü söylemleriyle bizleri de etkileyen fakat bugün emperyalizmin hizmetine girmiş bulunan sözde “sol“ grupların, geçmişlerinin de pek aydınlık olduğu söylenemez!

Sanmam ama, Perinçek onların bölünmesine katkı verdiyse yanlış mı yaptı acaba?

Bu nedenle onu gerçekten de suçluyor musunuz?

“Sol”un bölünmüşlüğü kendi doğasından gelir, 1957 doğumluların bunu bilmesi gerekir Komutanım.

Böyle bir payeyi Perinçek’e vermeyin, çünkü o kadarını hak etmedi!..

***

Gelelim asıl söylemek istediğime de bitirelim:

İnsanları geçmişte savundukları fikirlerle değil, bugün bulundukları mevzi ile değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum.

Tartışmaların amacı:

Farklı düşüncede olanları “ikna” ederek, doğru olan fikirlerin egemen kılınmasını sağlamak olmalıdır.

İkna edilmiş veya kendiliğinden doğru fikri savunmaya başlayanların, her fırsatta başlarına kalkarak bedel ödettirmek, aşağılamak, defolu göstermek doğru bir davranış olamaz.

Çağdaş insanlara yakışmaz!

Paylaştığınız fotoğraflardan yola çıkarak, bir ilişkinin varlığı söylenebilir ama, fotoğraf üzerinden geçmişi veya geleceği okumaya kalkışmak falcılığın konusuna girer!..

Bir çarpıcı örnek vermek isterim:

Ergenekon ve Balyoz davaları ile Atatürkçü subaylar tutuklanıp zindana atılırken, Türker Ertürk Komutan hedef alınmamıştı.

Bu yüzden kimse onu başka bir ilişki içerisinde gösteremez.

İstifa edip Ordu’dan ayrılmak ise kendi takdiridir.

Bu kararını da kimse eleştiremez…

Çünkü her terazinin çekebileceği siklet farklıdır…

İzin verirse bu noktada Komutana birkaç sorum olacak:

Deniz Harp Okulu Komutanlığı görevinden kendi isteğinizle ayrılırken, bu önemli makama gelecek olan astınızın sizin gibi biri olmasını garanti ettikten sonra mı istifa etmiştiniz?

Bu yüce makam, sizden sonra FETÖ üyesi birinin eline geçmiş olsaydı, kendinizi sorumlu hissetmeyecek miydiniz?

Bu varsayım gerçekleşseydi eğer, “istifa ederek FETÖ’ye yol açmak”la itham edilmek, size karşı yapılmış büyük bir haksızlık olmayacak mıydı?

Örneğin:

Arkadaşlarınızın size yöneltecekleri; Ordu’ya kurulan kumpasın açığa çıkartılması için Deniz Harp Okulu Komutanı olarak katkı vermek; CHP Trabzon İl Başkanı veya Anadolu Partisi üyesi olarak katkı vermekten çok daha etkili olacaktı, eleştirisine karşı ne diyeceksiniz?

Adı ve soyadı güzel soylu komutanım:

Askerlik mesleğinde kusursuz olabilirsiniz.

Lakin siyasette sandığınız kadar iyi değilsiniz.

Hiç kusura bakmayın ama, siyasi analizleriniz doyurucu değil.

Hiçbir hazırlık yapmadan CHP Trabzon İl Başkanlığına adaylığınızı koyup, sıradan bir kasaba politikacısı karşısında yenilmeniz ise, bu tespitimin en çarpıcı kanıtlarıdır.

Siyasete bulaştıktan sonra, yaptığınız hatalı değerlendirmeleri, dedenizin madalyası veya meslekteki başarılarınızla örtmeniz imkansızdır.

Özür dilemek, hatadan dönmek bir erdemdir.

Yerinizde olsaydım, “Atatürkçüler sızdırdı” başlıklı yazımı yayından kaldırırdım!

Perinçek’i itibarsızlaştırma işini, Aydınlık’tan ayrılan arkadaşlarından daha iyi yapamazsınız…

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) https://www.youtube.com/watch?v=i7tKOYWdZT8

(2) http://www.diken.com.tr/pkk-ve-mlkp-dahil-10-orgut-halklarin-birlesik-devrim-hareketini-kurdu/

akar_gül

 

Biz kazanacağız…