SEKİZDE SEKİZ ELDE VAR BİR!..

Anayasa-Mahkemesi

Biraz geriye gidelim:

2016 yılının Ocak ayıydı; 1128 akademisyen yemedi içmedi bir bildiri (1) kaleme aldılar.

Sebep:

Sur, Cizre ve Silopi başta olmak üzere, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi ve PKK’ya karşı operasyonların başlatılmasıydı.

Akademisyenlerin operasyona itirazları vardı.

Anımsatalım:

AKP’nin “Açılım Süreci”nde dokunmadığı PKK, her tarafa hendekler kazmış, evleri ve kamu binalarını tünellerle birbirine bağlamıştı.

Silahlar ve patlayıcıların şehirlere doldurulması MİT’in bilgisi içerindeydi (2) zaten.

Akademisyenlerimizim kaleme aldığı bildirinin başlığı içeriğine uyuyordu:

Hep bir ağızdan “Bu suça ortak olmayacağız” diyorlardı.

Suç ne idi peki?..

***

Takip eden satırlardan anladık ki; mevziiye girip silahla mukavemet eden terör örgütü –aynı zamanda ABD’nin kara gücü olmayı kabul etmiştir- güvenlik kuvvetlerini yerleşim merkezlerine sokmamak için çatışıyor, acımasızca Mehmetçiğin kanını akıtıyordu.

Mehmetçik ise her zaman olduğu gibi göğsünü siper etmiş, vatan toprağı üzerinde yaşanan bu rezalete son vermek için elinden geleni yapmaya çalışıyordu.

Aklıma gelmişken söyleyeyim; sonra unuturum ne olur ne olmaz, Y-CHP operasyonların durdurulması için en gözü kara milletvekillerini bölgeye gönderip teröristlere kalkan olmuştu.

Yazdıkları raporlarda; güvenlik kuvvetlerinin “sivil halkı” katlettiğini, bölgede “insan hakları ihlalleri yaşandığını” raporlara bağlayıp dünyaya duyuruyorlardı…

***

İşte tam da bu sıralarda, 1128 akademisyen Y-CHP’nin raporlarına paralel olacak şekilde bu bildiriyi kaleme almışlardı.

“Güvenlik kuvvetleri suç işliyordu” ve akademisyenler bu suça ortak olmadıklarını ilan etmişlerdi.

Durum son derece önemliydi!

Yerel mahkemelerde bildiriyi kaleme alanlar ve imzacılar için “terör örgütü propagandası yapmak” suçlaması ile kamu davaları açıldı:

İmzacılar mahkûm edildiler.

KHK ile görevlerinden uzaklaştırıldılar.

Bir grubu, yargılama sırasında ve sonrasında “hak ihlallerine” maruz kaldıkları iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulundular.

Anayasa Mahkemesi’nin sekiz üyesi, bu olayda “hak ihlali yoktur” diye kararını verdi.

Diğer sekiz üye, bildiriyi “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirip, “hak ihlali vardır” dediler.

Beraberlik halinde başkanın oyu iki sayıldığı için “hak ihlali vardır” diyenlerin kararı Anayasa Mahkemesi kararı haline geldi.

Doğru ya da yanlış sonuçta bir yargı kararıdır ve herkesi bağlar.

Gereği yerine getirilmelidir.

Demek ki, yeniden yargılanacakları muhakkak.

Nasıl bir karar çıkacağını yaşayıp göreceğiz…

***

Şimdi gelelim bizim eleştirilerimize:

Akademisyenler “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan yargılandılar.

Oysa iddiaları güvenlik kuvvetlerinin sivil halkı katlettiği şeklindeydi.

Açıkça “iftira” (3) atıyorlardı.

Aynı zamanda devletin güvenlik kuvvetlerini aşağılıyorlardı… (4)

Bu suçlardan yargılanıp mahkûm olsalardı, sonucun çok daha farklı olacağına şüphem yoktur.

Çünkü bu suçu işlediler…

***

Kullandıkları ifadeleri terör örgütü propagandası olarak yorumlamak zordur.

Sonuçta operasyonların durdurulmasını isteyerek terör örgütünü, korumaya çalıştılar.

Bu şekilde örgüte “yardım” ettiler denebilirdi

Örgüt mensupları ile mevzilere girip çarpışacak değillerdi her halde.

Dolaysısıyla eylemleri belli, suçları sabittir!..

***

Anayasa Mahkemesi üyeleri liyakat esasına göre seçilmedikleri için, bu kadar basit bir konuda bile, suç vasfının tayininde hataya düşürüldüler.

Yüksek yargının günlük siyasetin etkisinde karar verdiğine kuşkum kalmadı artık.

Yüksek Mahkeme üyelerinin bir kısmını Abdullah Gül seçmişti, bir kısmını R. Tayyip Erdoğan.

Ahmet Necdet Sezer tarafından seçilenlerin de konularına hâkim olmadıkları ortaya çıktı.

Dolayısıyla bu mahkemenin; “kararlarına uymuyorum, saygı da duymuyorum” noktasına bu şekilde gelinmiştir.

Görevinin gereğini yapan güvenlik kuvvetlerine -suç işlemedikleri halde- suç işledikleri isnadında bulunmak, “terör örgütü propagandası” sayılabilir mi?

Suçlu olan; hendek ve tünel kazarak sivil halka baskı yapan, güvenlik kuvvetlerine ateş açan terör örgütü değil miydi?

Bu akademisyenler, “terör örgütünün işlediği suçlara ortak değiliz” neden diyemiyor acaba?

Yoksa onlarla ortak mıdırlar?..

Onların “kara gücü” olmadığı belli, “beşinci kol” faaliyeti mi yapıyorlar?!

***

Hiç kuşku yok ki, işlerin bu noktaya gelmesinin asıl sorumlusu AKP iktidarıdır:

Çanakkale Zaferi’ni Mustafa Kemal’siz, Lozan’ı İsmet Paşa’sız anlatan hastalıklı zihniyet; “Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalışıyorlar” noktasından, “Dünyanın en güçlü ordularına karşı verdiğimiz Milli Mücadele, ülkemizin bağımsızlık belgesi olan Lozan Antlaşması’yla taçlanmıştır” noktasına, ancak 17 yılda gelebilmiştir.

Milli Mücadelenin Başkomutanı ile Garp Cephesi Komutanını saygı ile anma günleri de elbette gelecektir.

Gaflet uykusu içerisinde iktidarını sürdürenler, “Bağımsız ve Tarafsız Yargı”nın önemini kim bilir ne zaman anlayabilecekler.

Unutulmamalıdır ki, Yüksek Mahkemelere yüksek seciyeli yargıçlar atanmazsa adaletli kararlar üretmek hayaldir.

Siyasetçilerin etkisinde kalarak hukuk dışı karar verenler, ülkemizi dünya devletler ailesi içerisinde küçük düşürmekle kalmayıp, gelecek nesillere kötü örnek de olmakla tarihe geçecekler.

Kuvvetler ayrılığı”nın önemi, bu olay nedeniyle bir kez daha ortaya çıkmış, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin işe yaramadığı ve yaramayacağı bir kez daha test edilmiştir.

Dolayısıyla, kim ne derse desin işlerin bu noktaya gelmesinin baş sorumlusu Reis’tir.

İkinci sıradaki sorumlu ise her zamanki gibi; FETÖ ve PKK’ya kol-kanat geren ve bu kararı da pek beğenen Y-CHP yönetimidir.

***

Anayasa Mahkemesi’nin “Barış Bildirisi”ni “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirmesi son derece hatalıdır:

Zira devletin güvenlik güçlerine iftira atmak; onları zaafa düşürmek ve aşağılamak suçtur.

İfade özgürlüğü, suç işleme özgürlüğü değildir…

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

(1) https://t24.com.tr/haber/baris-icin-akademisyenlerin-1128-imzayla-acikladigi-bildirinin-tam-metni,324471

2.) https://odatv.com/sehirlere-bomba-yerlestirilirken-kimlerin-izledigini-acikliyoruz-0809151200.html

 

3.) Günlük yaşamda, “adını lekeleme, çamur atma, atıp tutma” anlamlarına gelen iftira ceza hukuku bakımından ise; bir kişinin işlemediğini bildiği halde bir kimse hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için, ihbar veya şikayette bulunarak ya da basın ve yayın yoluyla hukuka aykırı bir fiil isnat etmesidir.

4.) Özel tahkir suçu olan “Türklüğü, Cumhuriyeti, Devletin Kurum ve Organlarını Aşağılama Suçu”, 5237 sayılı TCK’nın 301. maddesinde;

“(1) Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni, Devletin yargı organlarını, askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.

(4) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz“ şeklinde düzenlenmiştir.

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir