Cemil Can tarafından yazılmış tüm yazılar

SELAMETLE!..

görev emri_1

16 Mayıs 1919 günü İstanbul’dan denize açıldılar.

Bandırma Vapuru ile Samsun’a doğru 3 gün sürdü yolculukları.

Karadeniz’in dalgaları; 24 er ve erbaş ile 22 subaydan oluşan karargâhı, bebek gibi korudu, geceleri hırçın dalgaların kollarında sallandılar.

19 Mayıs’ta Samsun’dan başladıkları büyük yürüyüş; 3 yıl, 3 ay, 23 gün sonra İzmir’de noktalandı.

Başımızda Çanakkale Kahramanı Mustafa Kemal Paşa vardı.

Yemin ederim ben de aralarındaydım!

Onlar göçüp gitti bu dünyadan ben kaldım…

***

Aylardır konuştuğumuz “beka sorunu” biz Türkler için 1919’da gerçekten vardı.

Beka” sözcüğünün, 1 ve 9 rakamları olmadan yapılan tarifi, yeterli olamaz artık.

Umumi manzara” tam da Paşanın anlattığı gibi korkunçtur yine:

O günlerde; yoksulluk, hastalık ve hayal kırıklığı kartopu gibi büyüyerek üzerimize geliyordu.

16 Mayıs günü, galip devletlerin savaş gemileri İstanbul Boğazı’nda gövde gösterisi yaparken, Paşa kurtuluş için bir yol arıyordu.

Anadolu’ya geçmek için durmadan kafa yoruyordu.

İngilizlerin öncülüğünde hareket eden İşgal Kuvvetlerinin, Sevr Anlaşması ile yetinmeyeceğini çok iyi biliyordu.

Kimi zaman “Mülk”, bazen de “Devlet” olarak tarif edilen Saltanatı kurtarmak için, Padişaha öneri üzerine öneri geliyordu…

O da çaresizdi kuşkusuz!..

***

O günlerde, Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Pontus Çeteleri azdırılmıştı.

Arkalarında kimler vardı biliyorduk.

Türk köylerine saldırıyor, sivil halkı katlediyorlardı.

Topal Osman gibi az sayıda yerel direnişçi, bu çetelerle baş etmeye çalışıyordu.

İstanbul’a demir atan İşgal Kuvvetleri Komutanlığının, bu durumu “asayişsizlik” olarak değerlendirip, işgali genişletmeyi planladığı açıktı.

Orduların terhisini bile kabul eden Osmanlı Hükümeti, elindeki az sayıda jandarma ile güya asayişi sağlayabilecekti.

Aksi halde; asayişsizlik yaşanan ve Gayrimüslimlerin can güvenliği bulunmayan her yer işgal edilecekti.

Karadeniz için Samsun Limanında bir gemi dahi hazırda bekliyordu…

***

İstanbul Hükümeti, “Devlet”i kurtarmak için en parlak subayını göreve çağırdı.

Mustafa Kemal Paşa’dan, Müslüman yerel direnişçileri etkisiz hale getirmesi istendi.

Paşa, bu işe pek sevindi!

Aklından geçenleri hayata geçirebilirdi artık.

“Emriniz başım üstünedir” dedi.

Görev emrinin yazılmasına bizzat katıldı:

Harbiye Nazırı Abuk Ahmet Paşa ve Genelkurmay İkinci Başkanı Kazım Paşa ile birlikte hazırladıkları fermanda yazılı yetkileri, olabildiğince geniş tutmaya çalıştılar.

Harbiye Nazırı, taslağı imzalamaya çekindi:

“Padişah bunu benim hazırladığımı öğrenirse kellemi uçurur” dedi.

Mührü masanın üzerine bırakıp, dışarı çıktı.

“Siz mührü basarsınız” diye de yol gösterdi…

Paşalar, mührün üstündeki imza yerine “selametle” yazdılar…

***

Bu nedenle, o fermanda Ahmet Paşa’nın imzası yoktur.

Padişahın onaylaması ile “irade-i seniyye” ortaya çıktı.

Mustafa Kemal Paşa artık 9. Ordu Müfettişidir.

Görevi:

Türk çetecileri” etkisiz hale getirmektir!..

Moda deyişle söylüyorum:

“Burası çok önemlidir”!..

9. Ordu Müfettişliğine verilen görevler arasında: Anadolu’daki dağıtılmamış orduları dağıtmak, silahları toplamak ve direniş şuralarını kapatmak da vardı…

***

İşgal Kuvvetleri Komutanlığı Mustafa Kemal’den şüphelendi.

Ama biraz geç kalmışlardı.

O, arkadaşları ile birlikte Karadeniz’e çoktan açılmıştı.

Karargahı denizde batırmayı düşündüler.

Paşa haberi aldı, Bandırma Vapurunun kaptanına sahile yakın yüzme emrini verdi.

Bir şey olmadı…

Samsun’daki komutana tevkif emri verdiler; siyah kalpaklı Kuvayı Milliyeciler anında limana yığıldılar.

Onu da başaramadılar….

***

İşin rengi belli olmuştu artık…

Paşa da kafasında yoğurduğu fikirleri bir sıraya koyup uygulamaya başladı:

Türk çetecileri etkisiz hale getirme yerine, tam aksini yaptı.

Onlara vatanı ve milleti savunma görevini verdi…

Kelleyi koltuğu aldığı buradan belli değil mi?

Askeri ve Mülki amirlerle irtibatını hiç kesmedi; sürekli fikirlerini sordu, onları aydınlattı.

Telgraf hatlarını örümcek ağı gibi kullandı.

Halkı, işgale karşı direnmeye çağırmakla kalmadı, müdafaayı hukuk cemiyetlerini Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti çatısı altında topladı.

Türk halkı, yavaş yavaş örgütleniyordu, örgütün bir de başı vardı…

***

Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Gününe kadar en kritik görevleri, padişahımız efendimizin etkisiz hale getirilmesini buyurduğu o, eşkıya denen çetecilerle yürüttü.

Onları yüreklendirdi, aydınlattı ve örgütledi…

Türk halkını onun duruşu ayağa kaldırdı…

***

Sonrası tarih kitaplarından öğrendiğiniz gibidir:

Sevr haritası yırtılıp tarihin çöplüğüne atıldı.

Misakı Milli ile çizilen yeni Türkiye Haritası Lozan’da masaya sürüldü.

Kibirli diplomatların “restleri” görüldü.

Osmanlı’nın küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti adlı yeni devleti, bütün dünya tanımak zorunda kaldı.

Yemin ederim; o günün koşullarında, bu kadarı olabileceklerin en fazlasıydı…

***

Aradan tam olarak bir asır geçti.

ABD öncülüğündeki emperyalistler; yine gözlerini Anadolu’ya ve Mavi Vatanımız üzerine diktiler.

On yıllar içerisinde devşirdikleri hain işbirlikçileri, PKK adı altında toplayıp, “kara gücü” yaptılar.

Kurtuluş Savaşı’nda omuz omuza çarpıştığımız Kürtlerin torunlarını aldatıp, üzerimize saldılar.

Yüce dinimizi, emperyalizmin eline silah olarak veren ve Türk halkının dini duygularını alabildiğine sömüren Fetullah Gülen gibi din adamları yetiştirdiler.

Sonra bu kuvvetleriyle, Ordumuza ve yurtsever aydınlarımıza kumpaslar kurup, darbe yapmaya kalktılar.

Özetle:

100 yıl önceki düşmanlarımız yine sahne aldılar…

***

Doğu’da “Ermeni Devleti”, Güney Doğu’da “Bağımsız Kürdistan”ı kurmaktan hiç vazgeçmediler.

Doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik bölgemizde hidro-karbon kaynaklarını arayan koalisyon, 100 yıl önce “kapitülasyon” imtiyazı olan asalaklardan farklı değildir.

Ege’de adalarımızı işgal ettirenler, GKRY’yi AB’ye kabul edip düşman cephesini genişletenler, Lozan’daki taleplerimizi ceplerine atanların torunlarıdır.

İşin kötü yanı, düşmanla işbirliği içerisinde olanlar 1919’dan daha fazladır…

***

Bugünkü “beka sorunumuz” 100 yıl öncekinden daha risklidir.

O gün başımızda Mustafa Kemal Paşa vardı.

Bugün “Allah’a emanet” bir hükumet.

17 yıldır varlık gösteremeyen Ana muhalefet ise kitlelere güven vermiyor.

Yavru muhalefet, iktidar partisine monte olmuş; ne yaptığını kendi bile bilmiyor…

***

Neyse ki, yeterli tecrübemiz ve bir de rehberimiz var.

Tek sermayemiz de bu değil mi?

Daha önce gittiğimiz yoldan yürüyerek, evvel Allah ikinci kurtuluşumuzu da gerçekleştireceğiz.

Araçlarımız sık sık arızalansa da aldırış etmeyeceğiz.

Yürüyerek başlıyoruz:

Dağ başını duman almış/Gümüş dere durmaz akar/Güneş ufuktan şimdi doğar/Yürüyelim arkadaşlar/Sesimizi yer gök su dinlesin/Sert adımlarla her yer inlesin, inlesin”…

Cemil Can

YSK’NIN “FONKSİYON GASBI”!..

 

hukuksuzluğun karşısındayız_2

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinin Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından iptal edilmesi üzerine başlayan tartışmalar bitecek gibi değil.

 

YSK kararının gerekçesi tatmin edici bulunmuyor.

 

Kurul, sandık kurulları üyelerinin kamu görevlilerinden seçilmemiş olmasını, seçimlerin iptal nedeni kabul etmiş, fakat bu durumun ne şekilde seçim sonuçlarını etkilemiş olduğunu açıklayamıyor.

 

Açıklamak bir yana, bu konuda elinde hangi kanıtlar olduğunu bile söyleyemedi.

 

3 valiz içerisinde getirilen belgelerin ne olduğunu getiren bile bilmiyor!

 

Zor duruma düşürülen YSK’yı, TV kanallarında yandaş yazarlar savunmaya çalışıyorlar.

 

Saçmaladıkça daha çok batıyorlar tabii ki…

 

Madem seçimlerin iptalini gerektirecek bir kanunsuzluk hali vardı; neden ilçe belediye başkanlıkları, belediye meclis üyeleri ve muhtarlık seçimleri de iptal edilmedi?

 

İptal edilen Büyükşehir Belediye Başkanlığı oy pusulaları da aynı zarftan çıkmadı mı?

 

Pusulaların üçünü geçerli, birini geçersiz hale getiren olgu nedir?

 

YSK, bu soruyu yanıtsız bıraktıkça, haklı olarak tartışmalar da sürüp gidecektir…

 

***

 

Yandaşların en çok sarıldıkları gerekçe: Diğer üç seçim için itiraz edilmediğidir.

 

Bir bakıma, YSK’nın itiraz edilmeyen konuları kendiliğinden inceleyemeyeceğini vurguluyorlar.

 

Bugünkü yazımızın asıl konusu bu husus olsun.

 

CHP Milletvekili Muharrem Erkek bütün seçimlere itiraz ettikleri gibi, aynı sandık kurullarının Cumhurbaşkanlığı seçiminde de görev yaptığını ileri sürüp, o seçimin de iptalini istedi…

 

Belki geç kalındı ama haksız da sayılmazlar.

 

YSK’yı kendi mantığı ile köşeye sıkıştıran bu çıkış karşısında, nasıl bir karar verileceğini tahmin etmek bile imkânsız değil…

 

Reis, Birlik Vakfı’nın iftarında:

 

“YSK onlar da sağ olsun haklı kararımızı teyit ettiler” diyerek (1) bu konularda tek karar verici olduğunu ağzından kaçırdı.

 

Anlaşılıyor ki, YSK, Reis’in kararını teyit etti!..

 

YSK, onay makamı haline getirildi mi sonuç bellidir…

 

***

 

Gelelim asıl konuya:

 

YSK, itiraz konusu edilmeyen hususları re’sen inceleyebilir mi?

 

İnceleyebilir ve incelemelidir tabii…

 

Seçimlerin “kamu düzeni(2) ile ilgili olduklarına şüphe yok.

 

Doktrinde farklı anlatımlarla tanımlanan kamu düzenini, Yargıtay ihlal eden olgular üzerinden tanımlamış:

 

“Ahlak ve dürüstlük kurallarını toplumun temel ilke ve yargılarını adaleti, ahlak anlayışını Anayasada yer alan temel hakları ciddi şekilde sarsan ve aykırılık oluşturan olaylar kamu düzenini ihlal eden olgulardır.”

 

YSK’nın kararını, kamu düzeni ölçeğinde tartışmak mümkündür.

 

O, şimdilik ayrı bir başlık olarak kalsın.

 

Bundan başka bir tuhaflık daha vardır:

 

  1. madde Kurulun 7 asıl 4 yedek üyeden oluştuğunu söylüyor. (4)

 

Karar 7’e 4 çoğunlukla alındığına göre; iptal kararının alındığı toplantıya yedek üyeler de alınmış.

 

Bu durumda yedek üyeler de “asıl” üye olarak görev yapmışlar.

 

Yasa koyucu “asıl” üye, “yedek” üye ayırımını neden yapmış?

 

Son derece açıktır ki, asıl üyeliklerde boşalma veya mazeret nedeniyle toplantıya katılamama söz konusu olursa yerlerine sırayla yedekler çağrılır.

 

YSK uygulama ile kanunun içeriğini değiştirmiştir.

 

Bir bakıma Yasa Koyucu yerine geçmiştir.

 

Bunun adı “fonksiyon gasbı”dır.

 

Bu durumun bir an evvel bir yargı organında tespit ettirilmesi şarttır.

 

Verdikleri karar yok hükmündedir.

 

***

 

Şimdi de YSK’nın kamu düzenine aykırılık teşkil eden bir olguyu kendiliğinden ele alıp alamayacağını inceleyelim…

 

Öncelikle YSK’nın görev ve yetkilerinin nelerden ibaret olduğunu görelim:

 

YSK’nın görev ve yetkileri 7062 Sayılı Yasanın 6. maddesi ile 298 Sayılı Yasanın 14. maddesinde sayılmıştır. (3)

 

Seçimin dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapmak ve yaptırmak, seçimin sonucuna etki edecek bütün yolsuzlukları inceleyip karara bağlamak, YSK’nın başlıca görevidir.

 

Temel ölçü; yapılan yolsuzluğun seçimin sonucuna etki edip etmediğidir.

 

O halde, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimine etki eden yolsuzluğun -her ne iseler- ilçe belediye başkanlıkları, belediye meclis üyelikleri ve muhtar seçimlerine nasıl etkisiz olduğu açıklanmalıdır…

 

YSK, kamu düzeni ile ilgili konularda şikâyet edilip edilmediğine bakmaksızın kendiliğinden gerekli incelemeyi yapıp, karara bağlamakla görevlidir.

 

Seçim sonucuna etki eden yolsuzluk ortaya çıkartıldıktan sonra, YSK bir bütün halinde bu yolsuzluğun sirayet ettiği diğer seçimleri de iptal etmek zorundadır.

 

Aksi halde, yolsuzluk yapılan seçimleri onaylama makamı durumuna düşer…

 

***

 

Kamu düzeni ile ilgili konularda yargı organları tarafların talepleri ile bağlı değildir:

 

Çocuğun velayeti ve iştirak nafakası ile ilgili bir konuda Aile Mahkemeleri, tarafların anlaşmalarına uymak zorunda değildir; kamu düzeni ile ilgili olduğu için, hâkim kendiliğinden araştırma yaparak, çocuğun yararını gözetecek şekilde, vicdanına göre kararını vermektedir.

 

Mülkiyet hakkı, en fazla korunan hak olmasına rağmen, “kamu yararı” söz konusu olduğunda, kamulaştırma yapılarak bu hakka kolaylıkla el atılabilmektedir.

 

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

 

Bir çocuğun velayet ve nafaka durumunu, kamu düzeninden kabul eden yasa koyucunun, 22 milyondan fazla çocuğun geleceğini ilgilendiren seçimleri kamu düzeninden saymaması düşünülemez.

 

Dolayısıyla, YSK seçim sonuçlarına etki eden bir yolsuzluk tespit etmişse, bu yolsuzluğun sirayet ettiği diğer seçimleri de iptal etmek zorundadır.

 

Ya da bu yolsuzluğun diğer seçimlere neden etkili olmadığını açıklamalıdır…

 

***

 

Vatandaşların, adalete ve demokrasiye olan inancının sarsılmaması gerekir.

 

Bu yüzden YSK, seçimleri; tarafsız, şeffaf ve güvenilir bir şekilde yapmak zorundadır.

 

Tüm oyların adil ve tarafsız bir şekilde değerlendirildiğine olan inancın sarsıldı mı, demokrasiye olan inanç sarsıldığı gibi Devlete olan güven de zedelenir.

 

Böyle zamanlarda, düşman devletler bizim seçimlerle ilgilenmeye başlayarak, birlik ve beraberliğimizin bozulması için ellerinden geleni yaparlar…

 

Herkes aklını başına devşirmelidir.

 

Başka Türkiye yok…

 

Av. Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

 

(1) https://www.milligazete.com.tr/haber/2500369/cumhurbaskani-erdogan-ysk-sagolsun-kararimizi-teyit-ettiler

 

(2) https://www.hukukdershanesi.com/wp-content/uploads/2018/06/Kamu-D%C3%BCzeni-Kavram%C4%B1.pdf

 

(3) 7062 Sayılı Yasa:

MADDE 6- Kurulun görev ve yetkileri şunlardır:

  1. a)Seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğüyle ilgili bütün işlemleri yapmak veya yaptırmak, seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları, şikâyet ve itirazları incelemek ve kesin olarak karara bağlamak,

  1. d)Bu Kanunun uygulanmasına ilişkin konular ile görev, yetki ve sorumluluk alanına giren hususlarda prensip kararları almak ve diğer düzenlemeleri yapmak,

298 Sayılı Yasa

MADDE 14-

  1. Seçimlerden sonra, kendisine süresi içinde yapılan, seçimin sonucuna müessir olacak ve o çevre seçiminin veya seçilenlerden bir veya birkaçının tutanağının iptalini gerektirecek mahiyette itirazları, altkurullara yapılan itirazların silsilesine ve sürelerine uygunluğunu araştırmaksızın inceleyip kesin karara bağlamak,

http://www.ysk.gov.tr/tr/ysk-gorev-ve-yetkileri/1493

 

(4) MADDE 4 – (1) Kurul, yedi asıl ve dört yedek üyeden oluşur. Üyelerin altısı Yargıtay, beşi Danıştay Genel Kurullarınca kendi üyeleri arasından gizli oyla ve üye tamsayılarının salt çoğunluğuyla seçilir.

 

“GÖNÜLLER HUZUR BULACAK”!..

Cemaatler

Reis, dayanamadı sonunda konuştu.

Bu defa Cumhurbaşkanlığı sıfatıyla değil tabii.

Genel Başkan sıfatıyla uyardı:

Dünyanın bir çok yerinde yarım puan bir puan olduğu yerlerde bile seçimler bile yenilenmiştir. Niye? Gönüller huzur bulacak” dedi…

Mesele bu kadar basittir yani.

Gönüller huzur bulacak, o kadar!

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri yenilenip, sonuçlar açıklanınca, AKP’nin adayı bir puan fark ile seçimleri kazanırsa, gönüller huzur bulabilecek mi, yoksa seçimler tekrar yenilenecek mi?

Bence o zaman gönüller huzur bulacak!

Belediye işi gönül işi”dir.

Diyelim ki, seçimler tekrar yenilendiler.

Bu defa da CHP’nin adayı yarım puanı ile seçimleri kazanırsa ne olacak?

Gönüllerin huzur bulmayacağı kesindir.

Tekrar seçimleri yenilemek gerekecektir!..

Ne zamana kadar mı?

Gönüller huzur bulana kadar elbette ki…

Belediye işi gönül işidir…

***

Bugün hangi gönüller huzursuzdur acaba?

Dilerseniz bir de ona göz atalım:

Sözcü gazetesinden Çiğdem Toker’in 28 Ocak 2019’da yazdığı hususun (1)üzerinde o gün gereği gibi durulmadı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin tanıdık vakıflara aktardığı kaynak toplamının; 847 milyon 592 bin 858 lira, 27 kuruş olduğunu açıklamıştı.

Şimdi o yazının değeri daha iyi anlaşılıyor.

Halkın paralarının hangi vakıflara aktarıldığını önemseyenler, (1) nolu dipnotu “tıklayıp” okusunlar.

Gönüllerinin huzur bulacağına kalıbımı basarım!

Diğerleri için bir şey diyemeyeceğim, zira onların gönülleri bu şekilde huzur bulamaz.

Toker, 30 Ocak 2019 tarihli yazısını (2) da bu konuya ayırmıştı.

O yazının da okunmasında yarar var.

Gönlü huzur bulamayanları rakamlarla anlatıyor.

Ne kadar da fazlaymışlar:

Evet şu bildiğiniz meşhur vakıflara aktarılan paraları kuruşu kuruşuna yazıyor.

Meğer, Milletten toplanan vergilerle beslenen o vakıfların ticari faaliyetleri de var.

Bu vakıflar, ticari faaliyetleri nedeniyle vergi mükellefi olmaları gerekirken; hükümetimiz tümüne vergi muafiyeti tanımış.

Hem vergilerle besleniyorlar, hem vergi vermiyorlar…

İyi mi?

Vergi muafiyeti tanınan vakıfların sayısı çok fazla değilmiş, 265 kadar varlar.

Yetmezmiş gibi bir de protokole dâhil edilmişler.

Resmi protokol listesinin 18. sırasını onlara ayırdılar….

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını Ekrem İmamoğlu kazanınca; vakıflar, arpalarının kesilme tehlikesi ile karşı karşıya kaldılar.

Birkaç tanesinin ismini veriyorum, diğerlerini (2) nolu dipnottan siz bakarsınız artık.

TÜRGEV, TÜGVA, ENSAR VAKFI, Önder İmam Hatipliler Vakfı, Okçular Vakfı vb…

Say sayabildiğin kadar.

İmamoğlu, bu vakıflara yapılan parasal desteği keserse, gönülleri huzur bulabilir mi?

Bulamaz elbette!

Bu nedenle de mutlaka İstanbul seçimleri yenilenmelidir derim…

Benimki de çözüm işte!

***

Alın size gönlü huzur bulamayan birileri daha:

Antalya’nın Demre İlçesi Belediye Başkanlığını İyi Parti Adayı Okan Kocakaya kazandı.

Başkan Kocakaya ile bir bankamatik memuru arasında geçen konuşma gazetelerde birinci sayfadan yayınlandı.

Dinleyelim bakalım ne konuştular:

Başkan: Nerede çalışıyorsun?

Memur: Ben mi.. Bilmiyorum!

Başkan: Hiç işe gelmiyorsun.

Memur: Beni kimse aramadı ki.

Başkan: Maaşını alıyorsun ama.

Memur: Evet, maaşımı alıyorum…

***

Bankamatik memurlarından İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde kaç tane var biliyor musunuz?

Ben de bilmiyorum.

Ne yazık ki, Başkan Ekrem İmamoğlu da bilemiyor!

Ankara’dakileri de Mansur Yavaş bilemiyor.

Geçenlerde bir belediye meclis üyesinin talebi üzerine, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanının belediye ile ilgili verileri kopyalamasının yürütmesi durduruldu.

Bir anlamda başkanın belediyenin sırlarını öğrenmesini engellediler.

Mahkeme kararıdır, herkes bu karara uyacak.

Buna kimsenin itirazı olamaz elbette!

Bu nedenle İmamoğlu da karara uydu, “kozmik oda”ya girmedi!

Kamuoyu, süreci dikkatli bir şekilde takip ediyor.

Seçimler yenilenmezse yakında öğreneceğiz, bakalım Başkandan gizlenen bilgiler nelerdi.

Bir an için düşünelim ki, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde binlerce bankamatik memuru çalışmadan maaş alıyor.

Ve yeni Reis, bunların arpasını kesmeyi düşünüyor.

Böyle bir icraat gerçekleşirse eğer, gönüller huzur bulabilecek mi?

Söyleyin Allah aşkına…

Bulamazlar değil mi?

O halde İstanbul’da belediye seçimleri yenilenmelidir…

Ne zamana kadar mı?

Gönüller huzur bulana kadar tabii ki…

***

Reis, İstanbul seçimleri ile ilgili diyor ki:

“ Düşünebiliyor musunuz 27 binden 28 binden 13 bine kadar bir sayıda oylar düşüyorsa, burada bir yolsuzluğun olduğu apaçık ortadayken bunu kovalamayalım mı?

Bence de kovalamak lazım!

Yolsuzluk bulundu ya!

Gönüller bu şekilde huzur bulabilecekse kovalasın tabii ki…

Cemil Can

DİPNOT:

(1)https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/cigdem-toker/ibbden-vakiflara-hizmet-raporu-3288303/

(2) https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/cigdem-toker/ibbnin-secilmis-vakiflara-destegi-3321490/

 

MHP, “DIŞ GÜÇLER” VE “OSMAN DAYI” !..

oSMAN sARIGÜN

Reis’in temel sorunlarından biridir:

Meclis’te çoğunluğu kaybeden AKP, MHP’den karşıladığı milletvekili eksiğini diğer partilerden tamamlayarak Bahçeli’ye olan bağımlılığını ortadan kaldırabilir mi?

Samimiyetinden her zaman kuşku duyduğum MHP’nin, son zamanlardaki “anti Amerikancı” tutumu, Atlantik’i rahatsız edecek boyuta ulaştı mı?

Reis’in ortaya attığı “Türkiye ittifakı”na MHP’nin bu kadar sert tepki vermesinin geçerli bir nedeni olmalı.

Örneğin; Reis, ileride MHP yerine İYİ Parti’yi tercih ederse, Bahçeli bu duruma katlanabilir mi?

MHP’nin “Cumhur İttifakı” ile durdurulan parçalanma süreci, yeniden başlarsa, MHP’nin yöneticilerinin hali nice olur?

Bu korku yüzünden olsa gerek, Bahçeli “Türkiye ittifakı”nı duyunca adeta deliriyor!

Bahçeli’nin “Türkiye ittifakı” önerisine; “Türkiye ittifakından bahsetmek kafamızdaki soru işaretlerini çoğaltmıştır. Bizim ittifakımız cumhurladır”(1) şeklinde verdiği tepki, neyin nesidir?

Anlaşılan odur ki; Bahçeli, AKP ile kıydığı nikâhı ne pahasına olursa olsun sürdürmek niyetindedir…

***

Bütün bu gelişmeler AKP’nin geniş tabanlı bir “milli mutabakat hükümeti” arayışına girdiğini gösteriyor.

Geçekten de içerisine girdiğimiz ekonomik yıkımdan kurtulmanın iki yolu var:

Biri Atlantik Sistemine (IMF, Dünya Bankası vb. gibi finans kuruluşlarına) teslim olmak ki, bu halde, Türkiye’nin dış borcu 457 milyar dolardan (2) 500 küsur, belki de 600 milyar dolarlara çıkacak ve gelecek kuşaklara külliyetli bir borç mirası bırakılmış olacaktır.

Bu şekilde ancak günü kurtarmak söz konusu olabilir; yandaşlara makarna-kömür yardımını yapmak, yönetim kademelerinde görev alanların “lüküs hayat”larını sürdürmelerine ortam hazırlamak belki mümkün olabilecektir…

İkinci yol, gerçekçi ve ülke yararına olanıdır; gerekli ekonomik tedbirler alarak, derhal “üretim ekonomisine” geçmek, bunun için ihtiyaç duyulan “tekalif-i milliye emirleri” yayınlamak ve herkesin elini taşın altına sokmasını istemek, kolay verilecek karar değildir.

Milleti el ele tutuşturmayı başarıp, ekonomik seferberlik ilan edilebilirse; kısa zamanda ülke düzlüğe çıkabilir ve dışarıya olan bağımlılığımız en aza iner…

***

Bunun için bir milli hükümete ihtiyaç vardır.

Tıpkı Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi; iktidarıyla, muhalefetiyle her kesimi yurtseverlik sınavına sokacak.

Milli koalisyon hükümeti”nde Meclis’te grubu olan partilerden başka, Meclis dışında kalan partilerin de yer alması şarttır.

Ancak o zaman “Türkiye ittifakı”nın bir anlamı olabilir.

Böylesine olağanüstü zamanlarda, hükümet dışında kalan parti, iktidara muhalefet yapma fırsatçılığını değerlendirebileceği ve buna bağlı olarak yapılacak ilk seçimlerde avantajlı duruma geçebileceği için, haklı olarak sorumluluğu taşıyanlar bu duruma izin vermezler.

Dolayısıyla, büyük koalisyonda külfete katlananlar, siyasi rantı da bölüşeceklerdir.

Böyle bir bölüşüm, ancak demokratik sistemde; eşit, adil ve gizli seçimlerle gerçekleştirilebilir.

Açıktır ki, demokrasinin yerleşmesi açısından da, “Türkiye ittifakı” önemli bir işlevi yerine getirecektir…

***

Düşünebiliyor musunuz?

AKP önderliğindeki bir hükümette; CHP, MHP, İYİ P, HDP, SP, VP, TKP, ÖDP vs. yer almış ve milli politikaların yaşama geçirilmesi için bir biriyle yarışırcasına uyumlu çalışıyorlar!..

Hayal gibi ama olmayacak şey değil.

Nitekim, özlenen o “büyük koalisyonun” ilk işareti İstanbul’dan geldi bile:

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Kararlar Daire Başkanlığı ile Özel Kalem Müdürlüğü’ne AKP döneminde işe alınanlardan ilk atamaları yaptı.

Olayı sunuş şekli ise son derece ilginç: ”Liyakat ilkesini hayata geçirdik” diyorlar.

Sınavlarda ve mülakatta unutulan bu ilkenin, yönetim değişikliğinden sonra, AKP’nin tavassutu ile işe girenlere uygulanması bayağı “adaletli” oldu!

Zaten başka seçenek de gözükmemektedir!

Sınavı kazandıkları halde, mülakatta elenenlere ise nasıl bir çözüm (iş) bulacaklar çok merak ederim.

CHP’lilerin açıktan belediyeye doldurulmasına hükümet asla izin vermez…

Belediye başkanları AKP’nin politikalarını uygulamaya mecbur kaldılar!

Bu şekilde fiilen uygulamaya giren AKP-CHP koalisyonuna, diğer partilerin katılması, yeni gelişmelere kapı aralanmış olacak.

Türkiye koalisyonu”nda yer alan partilerin çoğunun, “Başkanlık Sistemi” nedeniyle, ilk seçimde Meclis dışında kalacağı açıktır.

Aynı şekilde, koalisyona katılmayanlar da siyaset sahnesinden silinip gideceklerine şüphe yoktur.

İşte bu tehlikeyi sezen dış güçler, yerli işbirlikçileri eliyle, müspet yönde oluşan ortamı sabote etmek için aklımıza gelmeyecek eylemler yapmayı, mutlaka planlamışlardır.

Emperyalistler, işlerini şansa bırakmazlar…

***

İşte Kılıçdaroğlu’na yapılan linç girişimini de bu kapsamda değerlendirebiliriz:

Dersimli’ye o yumruğu atan inek hırsızı Osman Sarıgün, AKP üyesidir. (3)

Olaydan sonra kaçan “Osman Dayı” yakalandı ama tutuklanmadı.

AKP’den milletvekili ve belediye başkan aday adayı olan bazı zevat, Sarıgün’ü evinde ziyaret edip, elini öptüler ve hayır duasını aldılar.

Avukatlar, “Osman Amca”yı savunmak için safta esas duruşta bekliyorlar.

Bahçeli, Kılıçdaroğlu’nun ne yaptı da saldırıya uğradı sorusuna yanıt arıyor!

Reis, AKP’nin Kızılcahamam toplantısında, adeta Kılıçdaroğlu’nu olaylardan sorumlu tuttu; Osman’ım için ağzından tek kırıcı söz çıkmadı.

Demek ki, pek yakında “Osman Emmi”, çözümün anahtarı olarak sunulacaktır!..

***

Sözleşmeli Er Yener Kırıkçı, ne ilk şehidimizdir ne de son olacaktır.

Kılıçdaroğlu’nun devirdiği çamlar da öyledir.

O halde bu ne iştir, “bu ne şiddet ne celal”?

Reis’in Osman’ı sahiplenmesinden yola çıkarsak, bu olayın, “Türkiye ittifakı”nı dinamitlemek isteyen “dış güçlerin işi” olduğunu söylemek mümkündür.

FETÖ’nün siyasi kanadı gibi, toplumsal infial yaratan böylesine kışkırtıcı eylemleri yapacak olanlar da AKP içerisinde aranmalıdır.

Dolayısıyla Reis’e rağmen, bir AKP üyesine, böyle bir eylemi yaptırmak imkansız görünmemektedir.

Kim ne derse desin, elimizdeki veriler, hiç de yabancı olmadığımız o aşağılık tahrikin, dış kaynaklı olduğunu ve yerli işbirlikçiler eliyle sahneye konulduğunu göstermektedir.

Bu noktada göze batan bir husus da; Türkiye’yi yeniden “yabancı sermaye”ye mahkum etmek isteyenlerin, AKP içerisinde Reis kadar etkili olduğudur…

Cemil Can

DİPNOTLAR:

  1. https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-48003077
  2. https://tr.sputniknews.com/ekonomi/201809281035421960-turkiye-dis-borc/
  3. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1366276/AKP_Sozcusu_Omer_Celik__Kurul_ihrac_edecektir.html

BİR DÖNEM SONA ERİYOR!..

saldırı

Çubuk’taki şehit cenazesinde o menfur eylemi kimler yaptı?

Eylem “organize” miydi yoksa “spontane” mi?

Bu soruların yanıtı, video kayıtlarından bellidir.

Video kayıtları onlarca kişinin elinde var!

Eyleme katılanların; kimliklerini, ne iş yaptıklarını, geçmişlerini, siyasi eğilimlerini ve bağlantılarını ortaya çıkarmak, Emniyet ve İstihbarat için sadece birkaç saatlik iştir…

Elde edilecek bilgilerin, kamuoyuna açıklanması soruşturmanın selameti açısından ne kadar geciktirilecek onu bilemem.

Eylemin “organize” olduğunu varsayarak; uluorta değerlendirmeler yapmanın veya çalakalem yazı yazmanın, eylemcilerin amacına hizmet edeceği açıktır…

Kılıçdaroğlu; her ne kadar, sıcağı sıcağına yaptığı değerlendirmede; “Artvin’deki PKK saldırısının aynısı” şeklinde dedi ise de, ilk görüntüler, eylemin PKK-FETÖ işi olmadığını göstermektedir.

Kılıçdaroğlu’nun güvenlik amacı ile götürüldüğü evin taşlanması, otomobilinin parçalanması ve sığındığı evin yakılmasının eylemcilere hatırlatılması, Sivas’taki Madımak Oteli yangınının bir benzerinin yaşandığını akıllara getirmektedir.

Yorum yapmadan önce, şüphelilerin ilk ifadelerini beklemek en doğru hareket biçimi olsa gerekir…

O halde, yetkililerden gelecek olan açıklamaları bekleyelim…

***

Reis’in, birkaç gün önce yaptığı; “Dönem kızgın demiri soğutma, kucaklaşma, birlik ve beraberliğimizi yeniden perçinleme dönemidir(1) şeklindeki çağrıya, muhalefet partilerinin olumlu yaklaşması, (2) Türkiye için bir dönüm noktasıdır.

O bakımdan bu konunun üzerinde durmak gerekir:

Reis’in, sonuçlarından 17 yıldır yararlandığı “kutuplaştırma siyaseti”ni (polarizasyon), “Türkiye ittifakı” şekline dönüştürme önerisini, siyasette yumuşama aşamasına gelindiğinin açık bir işareti olarak kabul etmek gerekir.

“Türkiye ittifakı”nın gerçekleşmesi, birlik ve bütünlüğümüzü pekiştireceği gibi önümüzdeki zorlukları daha kolay aşmamızda da en önemli basamak olacaktır.

Türkiye’nin gündemini bu noktaya zorlayan, hiç kuşku yok ki, siyasetçilerin öngörüleri değildir.

31 Mart yerel seçimlerinde halkın ortaya çıkan iradesi bu ittifakı 82 milyona dayatmıştır…

***

24 Haziran 2018 genel seçimlerinde iktidarı yüzde 53.7 ile “Cumhur İttifakı”na veren

Türk halkı, 31 Mart yerel seçimlerinde en büyük illerin yönetimini muhalefete vermiştir.

Ortaya çıkan siyasi tablo, adeta bir zorunlu “koalisyon” gibidir.

Siyasi iktidardan bağımsız icraat yapması mümkün olmayan yeni belediye başkanlarının, hükümet ile uyumlu çalışmaları kaçınılmazdır.

Denebilir ki, Reis’in onay vermediği icraatları yapma olanakları bulunmadığı gibi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının onayını almadıkça personel istihdam etmeleri de mümkün gözükmemektedir.

Dolayısıyla uzlaşma olmadıkça, muhalefetin yönetimindeki belediyelerin başarı şansları bulunmamaktadır.

Yerel yönetimlerin başarısız olmaları, genel yönetimi de etkileyeceğinden, siyasi iktidarın da başarısız kalması sonucunu doğuracağı tartışmasızdır.

Bu nedenle siyasi iktidarın önünde, uzlaşmadan başka seçenek kalmamıştır…

***

Türkiye’de “uzlaşma siyaseti”nin uygulamaya girmesi, bazı güç odakları ile onların yerli işbirlikçilerinin işlerine gelmeyeceğini söylemeye gerek yoktur.

Türk halkını, siyasi açıdan bir araya gelemeyecek şekilde bölmek ve parçalardan birini yönetmek; yönetilen parça iktidarda olmasa bile, bir anlamda Türkiye’yi yönetmek değerindedir ki, ancak birlik ve bütünlük içerisinde hareket edilmesi halinde, emperyalistler bu avantajlarını yitirecektir.

O bakımdan “uzlaşma siyaseti”nin birinci sıradaki düşmanı, dış güçlerdir.

Kılıçdaroğlu’na karşı yapılan eylemi bu bağlamda değerlendirmek, çok da yanlış olmasa gerekir…

***

Başka bir ifade ile söylersek; “Türkiye ittifakı”nın başarıya ulaşmasının önündeki en büyük engel, ABD ve AB‘dir.

İki acı, fakat gerçek tespitimiz daha var:

Birincisi; 15 Temmuz Darbe Girişimi ile karşı karşıya gelen AKP’nin, ABD’nin kontrol ettiği FETÖ’nün siyasi ayağı ile halâ hesaplaşma aşamasına gelememiş olmasıdır.

Bunun nedeni, FETÖ’nün siyasi desteğine duyduğu ihtiyaçtır!

İkincisi; CHP’nin, ABD’nin kara gücü olarak istihdam ettiği PKK/PYD’nin Meclisteki siyasi uzantısı HDP ile arasına mesafe koyamamasıdır.

Bunun da nedeni, HDP’nin siyasi desteğine duyulan ihtiyaçtır!

Sonuç olarak; hem siyasi iktidar, hem de ana muhalefet, belli ölçüde de olsa, Batı’nın kontrolü altında hareket etmekten kurtulamamaktadır.

Bu da “uzlaşma siyaseti”nin yaşama geçmesinin önündeki en büyük engelimizdir…

***

Çözüm vardır:

AKP’nin FETÖ üzerinden elde ettiği siyasi destek CHP tarafından, CHP’nin HDP üzerinden elde ettiği siyasi destek de AKP tarafından sağlanırsa veya iki taraf da anlaşarak bu desteklerden vazgeçerse; “Türkiye ittifakı”nı kurabilecek ve bağımsızlık temelinde yeniden ve daha güçlü bir şekilde ayağa kalkmamız mümkün olabilecektir.

“Türkiye ittifakı”nın yaşama geçmesi ile birlikte, “yandaş” olmaktan başka hiçbir özelliği olmayan, soruları çalarak kamu hizmetlerine girmiş; niteliksiz, liyakatsiz on binlerce “bankamatik memuru”nun, işsiz ve işlevsiz kalacağı da muhakkaktır.

Buna karşılık, hak ettikleri halde yıllarca işsiz bırakılan pek çok kişinin, haklarına kavuşacağına olasılık dâhilindedir.

Dolayısıyla “Türkiye ittifakı”nın, içerideki düşmanları dışarıdakilerden daha çoktur.

***

İç ve dış şartların Türkiye’ye dayattığı “Türkiye ittifakı”na kimsenin burun kıvırmaya hakkı yoktur.

Her şeyden önemlisi böyle bir ittifak; proje üretmeden, hizmet yapmadan, sadece kutuplaştırma üzerinden iktidara gelme ve iktidarını sürdürme dönemi için, sonun başlangıcı olacaktır.

O bakımdan, AKP Genel Başkanının çağrısına, muhalefetin balıklama atlaması gerekmektedir.

(İşaret etmek gerekir ki, bu noktada Bahçeli’nin negatif tutumu gerçekten ibret vericidir…)

Sırası gelmişken, bugüne kadar AKP’nin acımasız bir şekilde yürüttüğü “kutuplaştırma siyaseti”ne aynı ağız ve söylemlerle verilen yanıtların, bu siyasete hizmet ettiğini vurgulamak gerekir.

Zira kutuplaşma siyasetinin “başarılı” olması halinde; sağın tabanı yüzde 70 bandında, solun tabanı ise yüzde 30 bandında sıkışıp kalacağından, iktidar daima sağ partilerden olacaktır.

Son Anayasa değişikliği ile geçtiğimiz iki partili “yeni rejimde” ise, iktidara gelebilmek için yüzde 50 artı bir şart olduğundan, solun iktidara gelmesi olanaksız hale getirilmiş bulunmaktadır…

Bu nedenle, muhalefetten gelmesi gereken ittifak teklifinin, iktidar kanadından gelmesi tarihi önemdedir…

Eften püften sebeplerle ziyan edilmemesi gerekir…

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) https://odatv.com/insanoglu-hem-cahildir-hem-zalimdir…-18041956.html

(2) https://www.aydinlik.com.tr/turkiye-ittifak-ina-muhalefetten-destek-turkiye-nisan-2019-1

81 İLİN ANKARA’YA YÜRÜYÜŞÜ!..

ysk-

Millet İttifakı” rejimi değişikliği getiren “Anayasa Referandumu” öncesinde tutarlı olamamış, sonrasında geçersiz oyların “geçerli” sayılması suretiyle tam hukuksuzluk yapılması karşısında, dik duramamıştır.

Türkiye’nin her ilinden Ankara’ya doğru yürüyüş başlatarak, seçimin yenilenmesine kadar açlık grevi yapmayı bile göze alamamıştır.

Böyle etkili ve sonuç alıcı bir eylem yerine, Ankara’dan İstanbul’a “Adalet Yürüyüşü” yaparak muhalefetin gazını almayı (ve PKK’nın Meclis’teki uzantısı HDP’yi meşrulaştırmayı) tercih etmiştir.

Dolayısıyla, muhalefet sessiz sedasız rejim değişikliğini kabul ederek, bir anlamda iktidar ile “gizli ittifak” yürütmüştür.

Başkanlık Sistemine” geçme sonunda; gelecek olan değişikliklerin, Anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen hükümlerine aykırılığı nedeniyle, Anayasa Mahkemesine başvurmayı bile becerememiştir.

Ne yazık ki, tüm uyarılar -en büyük mahkeme halktır diyerek- duymazdan gelinmiştir.

İktidara alternatif olmayan Y-CHP, genel başkanını Cumhurbaşkanı adayı gösterme yerine, parti içinde muhalif olan Muharrem İnce’yi aday olarak ileri sürüp, gerçekte göze batan bir muhalifinden kurtulmuştur.

Bu uğurda rejimi feda edebilmiştir.

Dersimli Kemal yönetimindeki Y-CHP, böyle basit hesapların ötesinde, ne yazık ki siyaset üretememektedir.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sandıklar açılmasından sonra muhalefet cephesinde yaşananları, “fecaat” sözcüğü bile anlatmaya yetmez…

***

Tek Adam Rejimi”ne geçildikten sonra, neleri yaşayacağımız üç aşağı beş yukarı belliydi.

AKP’nin “Zillet İttifakı” olarak tanımladığı muhalefete, öyle kolay genel (veya yerel) iktidarı teslim etmeyeceği tahmininde bulunanlar asla yanılmadılar.

Nitekim, 14 gündür İstanbul seçimlerini sonuca ulaştırmamak için direnen AKP iktidarı, kırk dereden su getirmekte bir beis görmemektedir.

Şu gerçeği unutmayalım ki:

AKP, 15 Temmuz’dan sonra NATO ile karşı karşıya gelmiş ve doğru olarak tercihini Avrasya’dan (ŞİÖ) yana koymuştur.

Buna karşılık Ana Muhalefet Partisi Y-CHP (ve müttefikleri), AKP’nin (önceki) rolünü üstlenmeye gönüllü olmuşlar ve ABD’nin kara gücü olarak kullandığı PKK/HDP ile CIA’nın yardımcı istihbarat örgütü olarak istihdam ettiği FETÖ’ye kol kanat gerip, ABD’nin safında yerlerini almışlardır.

Öte yandan; Türkiye, Suriye’de ABD ve müttefikleri ile namlu namluya gelmiştir.

Hal böyle olunca muhalefet Türk ve Türkiye düşmanları ile aynı mevziye girmiş gözükmektedir…

Bu gerçekler gözardı edilerek yapılacak olan analizler duyguların tatmininden başka hiçbir işe yaramazlar.

***

Bu koşullar altında girilen seçimlerde; ileri görüşlülüğünü kaybetmeyen Türk halkı, yine de iktidar ile muhalefete birlikte çalışma (koalisyon) görevini vermiştir.

Bu görevlendirmenin sonunda, başarı ve iyi niyet durumuna göre, bir sonraki seçimde iktidarın hangi ittifaka verilmesine karar verecektir…

Çünkü kabul etsek de etmesek de “Parlamenter Rejim” sona ermiştir!..

Bir tespit daha yapalım:

Devletin PKK ve FETÖ ile mücadelesinde; Y-CHP bu iki örgüte kol kanat germesine rağmen oylarını artıramamıştır.

24 Haziran Seçimlerinde alınan yüzde 24 oranındaki oy, 31 Mart Seçimlerinde yukarıya çekilememiştir.

Kılıçdaroğlu doktrini” bir kez daha iflas etmiştir.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in, KHK ile görevlerine son verilen (PKK ve FETÖ mensubu) öğretmenleri, zabıta olarak istihdam edeceğini açıklaması, bu akılsızca yapılan işbirliğinin en çarpıcı son kanıtı olarak, ittifaka oy verenlerin yüreklerini kanatmaktadır.

Açıktır ki, PKK ve FETÖ cephesinden gelen destek kadar, ittifakın tabanından oy kopmaları olmuştur.

31 Mart Yerel Seçimleri sonunda Y-CHP’nin oylarının artmamış olması bunun en açık kanıtıdır…

***

Gelelim AKP iktidarının durumuna:

Muhalefetin düşman cephede yer alması ve Batı’nın desteğini alarak iktidara gelme düşü kurması, iktidara hukuk dışına çıkma hakkını verir mi?

Hiçbir duraksamaya yer vermeden bu soruya “vermez” yanıtını verebiliriz.

İktidarın son zamanlarda hangi konularda nasıl hukuk dışına girdiğine kısaca göz atalım:

İktidar, yerel seçim takvimi açıklanmadan önce, YSK üyelerinin görev süreleri uzatmıştır.

Reis, buna neden gerek duyuldu sorusuna:

Dere geçerken at değiştirilmez” yanıtını vermiştir.

Hangi dere geçiliyordu da yeni seçilecek YSK üyeleri ile bu dere geçilemezdi?

Yüksek Yargı üyelerinden seçilecek olan YSK üyelerinin, topu topu yedi yasa ile belirlenmiş bir mevzuatı (1) uygulamalarında bir sorun yaşanacağını kabul etmek, en hafif tabiri ile fazlasıyla tecrübesi olan bu üyelerin, yargıçlık niteliklerinin “yetersiz” olduğunu ileri sürmektir.

Kaldı ki, yerel seçimlerde bu yasalar dörde inmektedir.

Üyelerin görev sürelerinin uzatılması ile yeni seçilecek üyelerin; “seçilme hakları” ve onları seçecek üyelerin de “seçme hakları” ellerinden alınmıştır.

Anayasa değişikliği yapılmadan, Anayasadan gelen bir yetkinin yasa değişikliği ile ortadan kaldırılması meşru kabul edilebilir mi?

Elbette ki hayır!

Anayasa değişikliğinin özenle tartışılmaktan kaçınılan “meşruiyeti” konusu, bir yana bırakılsa da bugünün tartışmasını, “YSK’nın meşruiyeti” üzerinden başlatmak gerekir…

***

Bu noktada kendi meşruiyeti zaten tartışma konusu olan YSK, yasada yazılan “seçilme koşullarını” değiştirebilir mi?

Bu sorunun da yanıtı “değiştiremez” şeklindedir.

Zira YSK, yasa koyucu değil, yasaları uygulamakla görevli bir Anayasal kurumdur.

O halde, mevcut yasalara göre aday olması sakıncalı olmayan kişilere, seçimi kazanmaları halinde, mazbatalarının verilmemesine hükmedemez!

YSK; adayların Anayasa’ya ve diğer ilgili yasalara göre “seçilme yeterliliği” olup olmadığı tespit etmekle görevlidir.

Aday olmalarında sakınca görülmeyenlere, kazanmaları halinde mazbatalarının vermemesi fetvasını vermek; siyasi partilere, adaylara ve seçmenlere “tuzak” kurmaktan başka bir anlama gelemez.

Öte yandan, idare hukuku ilkelerine göre; mazbata “kurucu” olmayıp, “açıklayıcı” nitelikte bir işlem olmakla; seçilen adaylara verilmemiş olmakla, onların seçilmedikleri anlamına gelmez.

Kurucu işlem seçimdir, seçilen kişi belediye başkanı olmuştur.

Demek ki, YSK aday olmasında sakınca görmediği adaylara, mazbatalarını vermek zorundadır.

Son sözü YSK söyler” sözü, hukuki değeri olmayan siyasi bir söylemdir.

Son sözü seçmen söyler ve söylemiştir.

Seçilen bir adaya mazbatasını vermemek (veya seçilmemiş olan ikinci sıradaki adaya mazbatayı vermek,) “görevi kötüye kullanmak” suçunu oluşturur.

Hiç kuşku yok ki, seçildikten sonra kesinleşmiş bir yargı kararı ile seçilme koşullarını kaybedenlerin mazbatalarını iptal etmek hukuken olanak dahilindedir…

***

Gazete ve televizyon haberlerinden öğrendiğimize göre; İstanbul’un Büyükçekmece ve Maltepe ilçelerinde, güvenlik kuvvetleri bazı adreslere giderek vatandaşlara hangi partiye oy verdiklerini sormuştur.

Bu hareket Anayasamızın 25/2 maddesinin;

“Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse,düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz” hükmüne açıkça aykırıdır. (2)

Polisin vatandaşlara böyle bir soru sorması ile aynı zamanda Anayasanın 67/2. fıkrasında kabul edilen “gizli oy ilkesi” de çiğnenmiş olmaktadır. (3)

7062 Sayılı Yasanın 6. maddesinde 11 bent halinde sayılan YSK’nın görevi: seçimlerin “dürüstlük” içerisinde yapılmasını sağlamaktır. (4)

Seçimlerin Anayasa ve yasa kurallarına göre yapılmasını ve denetlenmesini yapmakla görevli YSK’nın, kuralları çiğnemesi, “hukuk güvenliği” sorunudur.

Kılıçdaroğlu’nun “çete” olarak tarif ettiği YSK’dan, şimdi “adalet” dilenmesi ayrı bir çelişkimizdir.

Böyle bir durum karşısında yapılacak olan iş bellidir:

Ankara’dan İstanbul’a doğru yapılan ve sonuç itibariyle PKK’ya yol açan “Adalet Yürüyüşü”nü Maltepe’den geri çevirmek gerekir.

Bu defa yapılacak olan eylem; 81 ilin yurtseverlerini Ankara’ya doğru yürütmek ve bu haklı yürüyüşe terör örgütlerinin (PKK ve FETÖ) gölgesini düşürmemektir.

Meşruiyet çizgisinden ayrılmayan böyle bir eylemi AKP’nin görmezden gelmesi olanaksızdır..

Ne var ki, Kılıçdaroğlu ile ekibini, yürüyüş kortejin en arkasına yerleştirmek ve inisiyatifi halkın ele alması şarttır.

Zira en haklı eylem bile, onların önderliğinde kısa zamanda kuşkulu hale gelebilmektedir…

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) Yüksek Seçim Kurulunun görev alanını belirleyen yasalar şunlardır:Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun,Türkiye Cumhuriyeti Anayasası,Siyasi Partiler Kanunu, Milletvekili Seçimi Kanunu, Mahalli İdareler ile Mahalle Muhtarlıkları ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkında Kanun, Anayasa Değişikliğinin Halkoyuna Sunulması Hakkında Kanun, Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu.

http://www.ysk.gov.tr/tr/mevzuat/liste

(2) ANAYASA Madde 25 – Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.

http://www.ysk.gov.tr/doc/mevzuat/dosya/1541/2709.pdf

(3) ANAYASA Madde 67 – Vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara uygun olarak seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunma ve halkoylamasına katılma hakkına sahiptir.

(Değişik fıkra: 23/7/1995-4121/5 md.) Seçimler ve halkoylaması serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılır. Ancak, yurt dışında bulunan Türk vatandaşlarının oy hakkını kullanabilmeleri amacıyla kanun,

(Değişik fıkra: 23/7/1995-4121/5 md.) Onsekiz yaşını dolduran her Türk vatandaşı seçme ve halkoylamasına katılma haklarına sahiptir. Bu hakların kullanılması kanunla düzenlenir.

http://www.ysk.gov.tr/doc/mevzuat/dosya/1541/2709.pdf

(4) 7062 sayılı Yüksek Seçim Kurulunun Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun;

Seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğüyle ilgili bütün işlemleri yapmak veya yaptırmak, seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları, şikâyet ve itirazları incelemek ve kesin olarak karara bağlamak,

http://www.ysk.gov.tr/tr/ysk-gorev-ve-yetkileri/1493

KOALİSYONA DOĞRU UÇAR GİDER “GÖVEL ÖRDEK”!

chpakp

Kabul etmek gerekir, 31 Mart Yerel Seçimleri sonunda ortaya çıkan tablo, AKP iktidarının temellerini sarstı.

İstanbul, Ankara, Adana, Mersin ve Antalya gibi büyük şehirlerin muhalefetin eline geçmesi, siyasi dengeleri de değiştirdi.

Demokrasiyi özümseyemedikleri için, başarısızlığı tolere edemeyen AKP’lilerin seçim sonuçlarını değiştirme çabaları, akıl almaz yöntemlerle devam ediyor.

Sonuçların ortaya çıkmasından sonra, bir haftadan fazla zaman geçmesine rağmen, muhalefete mensup milletvekillerinin oy torbaları üzerinde yatmasını içimiz kan ağlayarak izliyoruz.

Böyle bir tablo Türkiye adına utanılacak bir durum…

***

Ne yazık ki, seçimleri selametle sonuçlandırması gereken kurullar, iktidarın etkisinde hareket ediyorlar.

Yasaya uymayan itirazları reddetmeleri gerekirken, işleme koymaları Türkiye Cumhuriyeti’ne hiç yakışmıyor.

Bugün yaşadıklarımız, biraz da son Anayasa Referandumunda yaşatılan “yasanın açık hükümlerine rağmen mühürsüz oyların geçerli sayılması”na benziyor.

1961’den bu yana yürürlükte olan Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun 112.maddesine göre:

“…itirazlar gerekçesiyle birlikte tutanağa yazılır. …delil ve gerekçe gösteremeyenlerin itirazları incelenmez, bu sebeple incelenmediği tutanağa yazılır.deliller itiraz dilekçesine eklenir. Gerekçesi ve delili olmayan yazılı itirazlar da incelenmez…”

Yasa GEREKÇE ve DELİL diyor beyler!

112. madde hükmü geçmişte doğru işletilmişti; gerekçesi ve delili olmayan itirazlar reddedilmişti.

Şimdi ise “delilsiz” ve “gerekçesiz” olan bütün itirazlar inceleniyor.

Neden?

Amaç sadece AKP tabanını tatmin etmek olamaz elbette; sinekten yağ çıkartabilir miyiz düşüncesi daha egemen görünüyor.

Bu defa çıkartamazsınız, çıkartamayacaksınız!..

Zira bugün yapılan iş, sandık başında itiraz edilmeyen hususların incelenmesidir ki, tamamen yasaya aykırıdır…

***

Siyasetçilerden çok alt düzeydeki “memurlar” üstünü başını paralıyor!

Büyükşehirlerin muhalefetin eline geçmesi ile çalışmadan (veya sadece AKP için çalışarak) Devletten maaş alan; niteliksiz, tahsilsiz ve liyakatsiz önemli miktardaki “bankamatik memuru”nun arpası kesilmiş olacak…

Devletin kesesini “deniz” gibi gören domuzların, yemi kesilme tehlikesi ile karşı karşıyadır.

Panik bundandır!

“31 Mart’ta PKK ve FETÖ sandık darbesi yaptı” yalanını uyduranlar, büyük olasılıkla bunlardır.(*)

Sandık başkanlarını AKP iktidarı atadı; (AKP ve MHP’li) üyelerden ikisini kendileri seçti, her sandıkta en az iki müşahitleri de vardı; güvenlik kuvvetleri onlara bağlıdır ve iktidarın verdiği görevleri yaptı, bütün bunlara rağmen, PKK veya FETÖ “sandık darbesi”ni nasıl yaptı?

Yalanın dozu bayağı kaçınca, bu konunun üzerinde fazla duramadılar.

Geçersiz oyları zorlayarak geçerli hale getirmek, tek çareleri kaldı, o da farkı kapatmaya yetmeyecek tabii…

***

Bir ihtimal daha vardı:

O da; giderayak bazı usulsüzlükler ile yolsuzluklara kılıf hazırlamaktır.

Bunun için de biraz zamana ihtiyaç vardır.

Yerli-yersiz akla gelebilecek her türlü itiraz bu nedenle yapılıyor olabilir…

Ama bir başka gerçek daha var ki, kamu malını çalanlar, hazineyi talan edenler sonsuza kadar bunun üzerine yatamazlar.

Yakın tarihimiz bunun çarpıcı örnekleri ile doludur…

***

Reis, ilk gün gerçeği gördü ve açıkladı:

Yeni başkanlar, “topal ördektir” dedi…

Gövel ördek gerçekten topal mı?

17 yıllık AKP iktidarı sonunda, belediyelerde numunelik bir tek CHP’li bırakılmadığı için memurların tamamı AKP’lidir.

Yeni başkanların, Reis’in izni olmadan yeni memur alımı söz konusu olamayacağına göre, partilileri işe yerleştirme olanakları da kısıtlıdır.

AKP’nin kadroları ile çalışılacak!

Çoğu yerde belediye meclislerindeki çoğunluk da AKP’nin elindedir.

AKP’nin istemediği kararları çıkarmak olanaksız gibidir.

Hiçbir belediye geliriyle mütenasip harcamalar yapmadığı için tümü borç batağındadır:

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, geçen yılı 21.9 milyar liralık borçla kapattı.

Ankara’nın 4.5 milyar lira borcu var.

Diğerleri de öyledir…

Mali açıdan da belediyeler iktidara bağımlıdır

O halde, belediyeler iktidarla birlikte yönetilecektir.

Bunun adı:Koalisyondur.

Türk halkı, “Cumhur İttifakı” ile “Millet İttifakı”nı koalisyon yapmaya mecbur bıraktı…

***

Mecburi koalisyon “Millet İttifakı” açısından sakıncalı olmuştur.

“Cumhur İttifakı”na karşı açıktan muhalefet yapamayacaklar.

Bir anlamda MHP’nin durumuna düştüler denebilir.

Tuhaf ama gerçek, iktidarın günahlarını izah etmek, muhalefetin üzerine vazife olarak yazılmıştır!

Gerçeklerin bu şekilde yaşanacağının ilk işaretleri geldi bile:

CHP Parti Sözcüsü Faik Öztrak’ın, “Kimsenin ekmeği ile oynayacak değiliz” şeklindeki açıklaması iktidara verilmiş bir taahhüt gibidir.

Yargının “bağımsızlığı” nedeniyle, zaten aksini de yapacak durumda değiller…

Y-CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Ekonomik krizin aşılması için üzerimize düşeni yapmaya hazırız” sözleri, AKP iktidarına boyun eğmenin senedidir.

“Açılım”a verilen “açık çek” gibidir…

Ekonomik krizin aşılması için muhalefet ne yapabilir ki, muhalefetin elinden gelen nedir?

Hiç duraksamadan bu soruya, alınacak ekonomik tedbirlere “muhalefet etmemek” denebilir…

Ekonomik tedbirlerin başında, iğneden ipliğe her şeye zam yapmak, geldiğini anlatmaya gerek yok.

Defalarca yaşadık ve gördük…

Kaldı ki, benzer tedbirleri belediyeler de almak zorundadır.

Dolayısıyla, iktidar ile muhalefet, halkın cebine birlikte ellerini uzatacaklar.

Böylece muhalefet görevini yapamaz hale gelecek ve zaman içerisinde etkisizleştirilmiş olacaktır.

İki partili sisteme geçmeye “evet” demekle, asıl kaybımız muhalefet olmuştur…

Muhalefet yoksa demokrasiden de söz edilemez.

“Demokrasi” süslü bir söz olarak nutuk metinlerinde kalacak…

Nereden nereye geldik!

***

Peki, “Millet İttifakı” yerel seçimlerde başarılı mıdır?

Büyükşehirlerde seçilen belediye başkanlarına bakarak, bu soruya olumlu yanıt vermek aldatıcıdır.

Gerçeği rakamlar söyler:

2018 Genel Seçimleri ile 2019 Yerel Seçimlerini karşılaştıralım.

2018 Genel Seçimlerinde kurulan “Millet İttifakı”na dahil olan Saadet Partisini, 2019 Yerel Seçimlerinde her yerde aday çıkarttığı için bu hesabın dışında tutarsak:

2018 Genel Seçimlerinde (CHP: yüzde 22.65, İYİ P: yüzde 9.96, HDP:11.70) “Millet İttifakı”nın oy yüzdesi 44.31 idi.

2019 Yerel Seçimlerinde (CHP: yüzde 30.12, İYİ P:yüzde 7.45, HDP:yüzde 4.24) “Millet İttifakı” nın oy yüzdesinin 41.81’e düştüğünü görüyoruz.

Yerel Seçimlerde ittifaka dâhil oyların büyükşehirlerde CHP adaylarının üzerinde toplanması ittifakın da CHP’nin de başarılı olduğunu göstermez…

Daha da önemlisi:

Ana muhalefet partisi Y-CHP, giderek başarı grafiğini yükseltmesi gerekirken, muhalefet partisi olma niteliğini de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya gelmiştir…

Cemil Can

(*) AKP Genel Başkan Yardımcılarından Ali İhsan Yavuz, sandık başkanı olamayacak kişilerin sandık başkanı yapıldığını, sandık kurulu üyesi olamayacak kişilere de sandık kurullarında görev verildiğini vurguladıktan sonra, seçim kurullarını işaret etti. Bazı ilginç örnekler de veren Yavuz; “organize usulsüzlükler var” dedi ve “hata ötesi şeyler var” diyerek organize bir suç şebekesine dikkat çekti. Bu söylenenlerin doğru olmadığını varsayarak değerlendirmemi yapıyorum.

EKONOMİYİ DÜZELTİN GELİYORUZ!..

ekrem-mansur-tunc

Yerel seçim sonuçlarını bütün kanalları gezerek izlemeye çalışıyordum.

Bir ara ekrana, FOX TV’nin meşhur sunucuları; Fatih Portakal ile İsmail Küçükkaya geldi.

.

Biri, seçim sonuçları nasıl olursa olsun, muhalafetin genel seçim tartışmalarını başlatmayacağını söyledi.

Diğeri, ekonomiyi bu hale AKP getirdi, düzeltmesini de onlar yapsınlar dedi.

Kulaklarıma inanamadım…

***

Benzer sözleri daha önce Kılıçdaroğlu’ndan da duymuştum.

O zaman yanlış duydum galiba diye düşünüp, üzerinde durmadım.

O da; yerel seçim sonuçlarına bakarak, genel seçim istemeyeceklerini söylemişti.

Hayret ettim.

Bu sözleri ana muhalefetin lideri söyleyebilir miydi?..

***

Mantık nasıl ama:

Ortalığı siz berbat ettiniz diye iktidara sitem ediyorlar.

Temizleyin de öyle gelelim diyorlar.

Böyle bir strateji olabilir mi?

Ana muhalefet, bu kafaya sahip kişilere nasıl teslim edilebilir ki?

Ettik işte!..

***

AKP, gerçekten de memleketi yönetilemez ve yaşanmaz hale getirdi.

Bu tespit son derece doğru ve yerindedir.

Lakin, memleketin düzlüğü çıkartılmasını yine AKP’den beklemek ve ondan sonra iktidara talip olmak akıl işi değildir!..

Memleket düzlüğe çıktıktan sonra, iktidarı size neden versinler?

Lale devri”ni yaşayasın diye mi?

Düzlüğe çıkartan ülkeyi yönetir de…

***

Kendinize güveniyorsanız; ülke kötü yönetildiğinde Devleti yönetmeye talip olacaksınız.

Ekonomiyi biz düzeltiriz, halkın refahını biz yükseltebiliriz iddianızda ısrar edeceksiniz.

Dış sorunları en iyi biz çözeriz; “Yurtta sulh Cihanda sulh” ilkesini en iyi biz uygulayabiliriz diyebileceksiniz…

Mızıkçılık yapan oyun çocuğu gibi “ben oynamıyorum” demeyeceksiniz!..

***

Muhalefetin iktidara talip olduğu dönem, ülkenin en kötü yönetildiği dönem olmalıdır ki, halk muhalefeti bir seçenek olarak değerlendirebilsin…

Seçenek olmayanlara ne diye yetki verilsin ki?

Daha da beter olalım, iyice dibe batalım diye yetki verilmez herhalde!

Akıl en büyük sermayedir; Allah akıldan etmesin…

Cemil Can

YEREL SEÇİM Mİ “GÜVEN OYLAMASI” MI?

 

Atataürk ders kitaplarında_1

Reis, seçimleri “yerel” olmaktan çıkartıp “genel” seçime çevirmiş.

Sonuçlar bir anlamda “güven oylaması” sayılacak.

Türkiye’ye özgü olan bu iki partili sistemde; büyük parti AKP,  yetkilerini muhalefetle paylaşmak istemez.

Bu yüzden olsa gerek, parlamenter sistemin kurumları birer birer tasfiye ediliyor.

Cumhur İttifakı”nın karşısında, zorunlu olarak kurulan “Millet İttifakı” iki partili sisteme geçtiğimizin en somut kanıtıdır.

Bundan böyle; MHP iktidar kanadında, MHP’den ayrılanlar ise muhalefet kanadında yerlerini almak zorunda kalacaklar.

Belediye başkanlıkları da bu gerçekliğin üzerinden tespit edildi zaten…

 

***

 

Önemli merkezlerde “ülkücü” kökenli siyasetçilerin aday yapılması, bu tespitin bir sonucudur.

Kim ne derse desin, Ülkücülerin oyları sonuçları belirleyecek durumdadır.

Cumhur İttifakı içerisindeki ülkücülerin Millet İttifakı’na oy vermesi olasılık içerisindedir.

Tersi de olabilir tabii ki…

Aynı şekilde, HDP’nin oyları son derece değerli hale geldi.

Batı’daki sonuçları, HDP’liler belirleyecek.

Reis’in sinirleri bu yüzden bozuktur.

AKP’nin açılımdan vazgeçmesiyle, HDP tabanını kontrol edecek argümanları yok oldu sanırım.

Eski Meclis Başkanı Binali Yıldırım’ın; “HDP’nin adayı yok, bana oy verecekler” demesi havada kalan bir temennidir sadece.

HDP/PKK, taviz koparmadan hiçbir partiye destek vermez.

Millet İttifakı’na verdikleri desteği ve aldıkları tavizleri de gizlemiyorlar zaten.

Batı’da AKP’ye kaybettirmek” tezine inanan var mı bilemem.

Bal gibi ittifaka dâhildirler…

Belli ki, istedikleri tavizler; belediye başkanlığı ve meclis üyeliği olarak Millet İttifakı’ndan kopartılmışlardır.

Cumhurbaşkanının muhalefeti, “zillet” sözcüğü ile tarif etmesi ve belediye başkanlarını doğrudan muhatap alması, durumun hassasiyetini gösteriyor…

 

***

 

Reis, belediye başkan adayı mıdır yoksa Cumhurbaşkanı mı belli değil!

Birikmiş dış sorunlarımız üzerine, ekonomik sorunlar da yüklenince, AKP iktidarının sallanmaya başladığını, en iyi o görüyor zahir…

Önemli belediyelerin muhalefete mensup adaylar tarafından kazanılması halinde; iktidarın meşruiyetinin tartışılmaya başlanacağına kimsenin şüphesi kalmadı.

Mansur Yavaş’ın; “Yavaş Yavaş Çankaya” sloganı ile anlatmak istediği de bu değil mi?

Reis, böyle tartışmalar devam ederken iktidarını sürdüremez.

Mutlaka başka çarelerin düşünülmesi gerekiyor.

Danışmanlarının akıllarına bir şey geldi mi bilemem; ben aklıma gelenleri paylaşıyorum.

Bu noktada iş yine Bahçeli Bey’e düşüyor:

Geç kalmadan “Belediyelerin tümüyle kaldırılıp, Cumhurbaşkanına bağlanması” hakkında Anayasa değişikliği teklifini hazırlamaya başlasa iyi olacak…

Fiili duruma göre Anayasayı uydurmak” onun görevi değil miydi?

Nasıl fikir ama!?

Gerekçesi hazır nasılsa:

“Ülkenin beka sorunu var”!..

O kadar…

 

***

 

Belediye başkan adaylarının bulduğu sloganlar, uzman hekim reçetesi gibi.

Anlaşılmalarına imkân yok!

Memleket İşi, Gönül İşi” de ne demek?

Hiçbir mesaj taşımıyor aslında.

İçerikten yoksundur tabii ki…

Muhalefetinkiler de farklı sayılmaz.

Tencere kapak misali yani…

Yavaş Yavaş Ankara” sloganı ile anlatılmak istenen nedir acaba?

Bu tekerlemeler, sokakta oyun oynayan çocukların bile ilgisini çekmiyorlar!

Halkla alay ediliyor sanki.

Yoksa halkın anladığı dilden mi konuşuluyor, anlayamadım bir türlü.

Ben başka bir galaksiden mi geldim buralara!

Kafiye ile biten ve yerel seçimlerle ilgisi olmayan iki küçük cümleyi duyup da oyunun rengini belirleyen halkla,  aynı ülkenin vatandaşları olabilir miyiz?..

Sanmıyorum…

 

 

***

 

Size bir sır verebilirim aslında; Reis’in çıkmazını çok iyi biliyorum.

Onu kısmen anlıyorum da:

İktidara geldiği 2002 yılında, Devletin tepesinde kalıcı olacağına hiç inanmıyordu.

Kısa sürede Erbakan’ın başına gelenlerin, kendi başlarına da geleceğine inanıyordu.

Milli Görüş gömleğini henüz çıkarmış bir siyasetçinin, siyasette kalıcı olması için muhalefet lideri eliyle ne lazımsa yapılacağına inanılır mıydı hiç!

“Olmaz olmaz dememeli” oldu işte bütün bunlar.

Ülkeyi yönetmek, ABD’nin desteğini alan bu ekibin üzerlerinde kaldı sonunda!

BOP Eş Başkanlığı görevini de diyet olarak kabul ettiler…

İktidarı teslim aldıktan sonra, istila ordusu gibi davrandılar:

Devletin soyulup soğana çevrilmesine göz yumdular.

Kendi milyarderlerini yarattılar.

Cumhuriyet tarihi boyunca elde ettiğimiz kazanımların tümünü aslanlar gibi satıp savdılar.

Yap-işlet-devret modeliyle, yandaşlarının geleceğini garanti altına aldılar.

“Deli Dumrul” köprüleri yaptılar.

İHL üzerinden Devletin her kademesinde kadrolaştılar.

Kamu kurumlarını niteliksiz ve yetersiz insanlarla doldurdular.

Üretimi bir tarafa bırakıp, borçlandıkça borçlandılar…

 

***

 

 

Halkın büyük bir kesimi, geçim derdi ile inim inim inlerken, yandaşlarına devlet kesesinden yardımlar dağıttılar.

Bütün bunlara rağmen; bu Necip Millet yine de onları destekledi.

17 yıl boyunca iktidarlarını alternatifsiz korudular…

Denebilir ki, muhalefet bile onlar için çalıştı!

Korkularının hiçbiri gerçekleşmedi ama yönetilemez hale getirdikleri Devleti de artık yönetemiyorlar artık.

Çünkü “Tulumbada su kalmadı.

Bundan sonra, mecburen “Demir hap” kullanacaklar.

Seçimlerden sonra, birer birer halka dolaylı-dolaysız vergilerin yükleneceği kesin.

Bu defa, kazı bağırtmadan yol amayacaklar!

Bu yüzden, otoriter bir rejime ihtiyaçları var.

Mankurtlaşmış halk” da bir seçenekti ama bunu başaramadılar!

Aksi halde yolcudur Abbas…

Daha önce ayaklarının altında ezilmeye ayırdıkları Devlet Bahçeli’yi de bu yüzden yanlarında taşıyorlar…

 

 

***

 

 

İçişleri Bakanı açıkladı:

15 Temmuz 2016’dan bu yana yapılan çalışmalarda; güvenliğimizden sorumlu İçişleri Bakanlığından 38 bin 578 personel ihraç edildi.

5 bin 679 kişi görevinden uzaklaştırıldı.

Türkiye çapında; 511 bin kişi gözaltına alınmış, tutuklu sayısı 30 bin 821.

Demirel’in Dış İşleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in “CIA altımızı oydu” sözü ne kadar da doğruymuş meğer!

FETÖ operasyonları her gün aralıksız sürdürülüyor.

Verilen müebbet ağır hapis cezalarını Yargıtay onamaya başladı.

Kontrollü darbe” yalanıyla, CIA’yı darbenin arkasından çekmeye çalışanlar ve bu şekilde ABD’yi aklamak için akla hayale gelmez senaryolar üretenler utanıyor mu şimdi, bilmiyorum!

Tecrübeli diplomat Rahmetli Kâmran İnan’dan duymuştum:

Her ülkede hain çıkar ama bizde fidanlığı var”…

Hakikatten öyle:

Hainimiz kadar ahmağımız da var…

Bir birini aratmazlar!..

 

***

 

Bütün bu karanlık tabloya rağmen, aydınlık Batı’dan sızmaya başladı yine.

Nasıl mı?

Şöyle:

Hollanda’nın kurucusu William I’in yanında “Atatürk’ün hayatı ve felsefesi” de ders kitaplarına konuluyormuş, iyi mi?

Batı’da çocuklara Atatürk’ün felsefesi öğretilecek.

Bizimkiler Devletimizin kurucusunu unutturmak için yarış halinde:

Çanakkale Zaferi’nin 104. Yıldönümü anma törenlerinde kürsüye çıkartılan Çanakkale Kız İmam Hatip Lisesi öğretmenine, bu Cennet vatan uğruna canlarını seve seve veren şehitler için dua yaptırmışlar.

Hoca Efendi, “Size ölmeyi emrediyorum!” emrini veren o büyük komutana dua etmeyi unutmuş!!!

Mustafa Kemal Atatürk’ün adını ağzına alamıyorlar, acaba neden?

Bilmiyor ki, ne şehitlerin ne de onların Yüce Komutanının duaya ihtiyacı var…

Asıl kendileri acınacak durumdalar…

Zavallılar….

 

Cemil Can