Cemil Can tarafından yazılmış tüm yazılar

FABRİKA AYARLARIMA DÖNDÜRÜN BENİ!..

anneler

Her gün, bir önceki gün tanık olduğumuzdan daha önemli olaylarla karşılaşıyoruz.

Hiçbiri unutulacak gibi değil.

Tümü manşetlere çıkacak önemde.

Haberler, adeta birbirini itekliyor aşağılardaki satırlara.

Aralarında ilişkili olanlar da var elbette…

Bağımsız olanlar arasında; bağ kurmaya çalışan simsarlar, siyasi yarar sağlamak için ha bire mesai yapıyorlar sütun aralarında.

Halkın asla unutmayacağı ihanet ve hataları gölgede bırakmak, öyle kolay mı sanki!..

Bizleri sonsuza dek aldatamayacaklar…

***

Ekrem İmamoğlu’nun Yenikapı’da açtığı “makam otomobili sergisi” bunlardan biri.

Kayyum atanan belediye başkanlarına verdiği gereksiz desteği, bu korkunç yolsuzluk ve israf haberi bile gölgede bırakamadı.

Halkı enayi yerine koymak yakıştı mı?

Diyarbakır HDP İl Başkanlığı önünde eylem yapan annelerin feryadı ise, şehit cenazelerinden yükselen çığlığı bastıramıyor.

Reis’in Avrupa’ya çektiği “sınırları açarız” resti, dikenli tellere dayanan yüz binlerce Suriyeli ile ilgili AB’den yükselen “sabotaja açık hale geldik” haberini üçüncü sayfaya gönderemiyor.

PKK’nın ormanlarımızı yakarak operasyonlara cevap vermesi, altın arayan Kanadalı şirketlerin ormanlarımızı kesmesi ile birlikte haber oluyor.

On binlerce ağacımızın yakılıp, yüz binlercesinin Devletin izni ile kesilmesini, dizi izler gibi izliyor yurdum insanı.

Doğayı mahvediyorlar, tınmıyoruz…

***

ABD’nin Kuzey Irak’taki yerel güçleri (PYD/YPG) eğitip donatarak; 60 bine çıkarma kararı, Fırat’ın doğusunda oluşturulan “güvenli bölge”nin devamı gibi sunuluyor!..

Trene bakar gibi bakıyoruz…

Ha bire “stratejik ortak” yalanı ile birbirimizi aldatıyoruz.

Nedense;

Bir türlü uyanamıyoruz yattığımız o derin uykudan…

Bonzai” mi içirdiler bize, ayılamıyoruz!..

***

Bu hengamede neredesiniz?

Çocuğu kaçırılan/kaybedilen annelerle; HDP binasının önünde midir yeriniz, yoksa kan ve ölümler üzerinden siyaset üreten ve ABD’nin “kara gücü” olmayı sindiren içeridekilerle birlikte misiniz?

Gag gug etmeyin yeter artık!

Bir an önce verin kararınızı!..

Yangın bizin mahalleye doğru geliyor, kör müsünüz!..

***

Toplum olarak hastalandık galiba.

Bu öyle bildiğiniz bir hastalık değil ki.

Mevsim dönüşlerinde gelen salgın gibi durmuyor:

Dilerseniz ilk önce, şikayetlerimi arz edeyim size.

Ondan sonra koyarsınız teşhisinizi…

Geçmişte; hatalı bulduğum fikirleri eleştirir, doğru olanları anlatmaya çalışırdım.

Herkesin kabul edebileceği kanıtları sürerdim ileriye.

Tartıştığım insanları ikna edip, doğru çizgiye getirdiğimde; mutlu olur, kale fethetmiş kumandan gibi gururlanırdım…

O günler nerdeeee!..

***

Son yıllarda fabrika ayarlarım bozuldu iyice.

Geçmişte farklı düşündüğü için “düşman” gibi gördüğüm insanların; bir arada olmak şöyle dursun, bugün benim gibi düşünmesine dahi katlanamıyorum.

Her gün dengem sarsılıyor yok yere!

Bir şeylerimi çaldıkları hissine kapılıyorum.

***

Bu hastalığın belirtisi midir bilmem; karşıdan yanıma gelenlere, sürekli eskiyi anımsattığımda rahatlıyorum.

Eskiden savunup/sahiplendikleri hatalarla yaşasınlar, her zaman öyle anılsınlar istiyorum…

Sizce de tuhaf değil mi bu durumum?

O kadar mı hasta oldum!..

***

Yanlıştan dönmek erdem değil miydi?

Öyle öğretilmedi mi bize orta mektepte?

O halde, nedir bendeki bu çelişki?

Bilerek ya da farkında olmadan (aldatılarak) emperyalizme uşaklık yapan biri, dönemez mi ihanetinden?

Hatalı yolda olduğunu anladıktan sonra, aynı safta duramayız mı onunla?

İyi niyetli böyle biriyle, aynı yolda yürümekten daha zevkli ne olabilir ki?

Hele de ufacık bir katkınız varsa bu sonuca gelmesine…

***

İlla da bir bedel mi ödemesi gerekiyor insanların?

Biliyoruz ki:

Suç işleme kastı kanıtlanmadıkça, suçlu sayılmaz hiç kimse!

Bu temel hukuk kuralını yok saymak ne haddimize!..

***

Hadi, bu defa kendinizi bırakın başka bir güne.

Benim için bir karar verin dürüstçe.

Arıza; doğru yola gelende midir, yoksa onu kabul etmeyen bende mi?..

“Türk Milleti Adına” karar verme yetkisinin kullanıldığı kürsüde düşünün kendinizi ve öyle verin kararınızı…

***

Gelelim sadede:

Dün akşamdan beri, bazı sesler artarak kulaklarımda çınlıyor:

Ben oğlumi istirem” diyor bir teyze.

Diğeri, “Oğlumi almadan burdan bir yere gitmem” diye dizlerini dövüyor.

Ben yanmişem oğul” diyenin sözleri mermi gibi işliyor insanın yüreğine.

Boğazında hıçkırığı düğümlenen o nine, kollarını semaya açmış Yüce Tanrı’ya yalvarıyor…

Görmezden gelebilir misiniz?

***

Hani “empati” diye bir şey vardı ya, şimdi size onu yapma sırası geldi!..

Yapın işte…

***

Soruyorum:

Başlarım sizin Kürdistanınıza” diyerek içerisindeki alevi ağzından fışkırtan kadına söyleyecek bir sözünüz yok mudur?

Benim oğlumi Amerika’ya uşak gönderemezsiniz” diye ortalığı yıkan annenin isyanı, özgürlük ve bağımsızlığımızın teminatı değil mi?..

Buna da mı bir itirazınız var?!..

“Bu da mı gol değil oğlum!”

***

Diyorum ki:

Bir kere daha şapkalarımızı koyalım dizlerimizin üzerine.

Dört tarafımızda yanan bu Cehennem ateşinden nasıl kurtuluruz, birlikte düşünelim.

En akıllımız ile daha az akıllımızdan; biri biraz erken, diğeri biraz daha geç olsa da doğru yolu er geç bulur.

Öyle değil mi oğlum!?..

Yaşam bunu defalarca öğretmedi mi bize!

Birlikte çözüm üretelim…

Böyle olduğu için değil mi “aklın yolu birdir” demiş atalarımız…

Allah aşkına daha neyi bekliyoruz?

Godot”yu (1) beklemeyelim yine.

O, hiçbir zaman gelmeyecek ki…

Godot içimizdedir!..

Av. Cemil Can

(1) GODOT:

Peki gerçekten, kimdir bu Godot? Neden bekleriz onu?

Godot hiç var olmamıştır, çünkü varlığın var olması gerekmemektedir.

Godot hiç gelmez, çünkü aslında Godot hep oradadır.

Godot, hiçliğin içindeki tek bütündür, Godot sensindir, Godot benimdir.

Yaşama devam edebilmenin tek yolu, içinde bulunduğumuz durum ne denli anlamsız olursa olsun, yaşamın bir anlamı olması gerektiğidir.

Godot hiççi bir yaklaşım değil, Godot hiççiliğin bir imkansızlığıdır.”

https://www.mevzuedebiyat.com/godotyu-beklerken/

AKLIN YOLU BİRDİR!..

abd-idlibe saldırdı_1

ABD ile “güvenli bölge” tartışmaları sürerken; Rusya, ABD’nin Moskova ve Ankara’ya bildirimde bulunmadan İdlib’e saldırdığı haberini verdi.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), Suriye’nin İdlib bölgesinde El-Kaide bağlantılı bir örgütün (Hayat Tahrir eş-Şam) karargahı olduğunu ve bu karargahta aralarında örgüt lideri Abu Muhammet el Cubani’nin bulunduğu 30’dan fazla komutan bulunduğunu bildirdi.

CENTCOM Sözcüsü Yarbay Early Brown, karargaha saldırının havadan yapıldığını söyledi…

Brown, Amerika ve ortaklarının hedef alındığını açıkladı…

***

Erdoğan, MSB Üniversitesi’nin açılış töreninde mesajlarını ABD’ye verdi:

32 km derinliğinde kurulmasını istediğimiz “güvenli bölge” konusunda ABD, 9-15 km derinliğinde ısrar ediyor.

Erdoğan, “güvenli bölge”nin TSK tarafından denetlenmesinde ısrar ediyor.

Türkiye’nin, kendi kontrolü dışında güvenli bölge oluşturulmasına razı olmayacağımızı söyledi.

2-3 hafta içerisinde adım atılmazsa, gereğini bizim yapacağımızı söyledi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan “Çok zamanımız ve sabrımız yok” dedi…

***

Suriye Ordusu ise tek taraflı olarak ilan ettiği ateşkesi bozarak, topçu ateşi ile İdlib’e saldırılarını sürdürdü.

Sivil halk, TSK’yı ve Erdoğan’ı protesto ederek Türkiye sınırına doğru yürüyor…

***

Bütün bu gelişmeler, İdlib’te ellerin tetikte olduğunu, her an sıcak bir çatışmanın yaşanabileceğini ve yüzbinlerin sınırımıza yığılabileceğini gösteriyor.

“Astana Süreci” ve “Soçi Mutabakatı” ile çatışmasızlık bölgesi ilan edilen İdlib’e, ABD’nin hava saldırısı düzenlemesi, bir anlamda bölge ülkelerine meydan okuma anlamına geliyor.

Amerika’nın saldırı gerekçesi de oldukça ilginç:

Amerikalılar ve “ortakları” için tehdit oluşturan örgütün hedef alındığı söyleniyor.

Amerika’nın Suriye’deki ortağının PYD/YPG olduğunu biliyoruz.

Suriye’nin PYD/YPG’den temizlenmesini isteyen de Türkiye’dir.

Dolayısıyla, PYD-YPG için tehdit oluşturan güçlere ABD saldırabileceğinin işaretini verdiğine göre, gözdağı doğrudan bize verilmiş oluyor…

***

Bu durum karşısında Türkiye’nin Esat ile ilişki kurması ve görüşmelere derhal başlaması şarttır.

Geçmişte yapılan diplomatik hataların üstüne sünger çekme zamanı gelmiş de geçiyor bile.

Bu konuda Esat’ın, uzatılacak eli tutacağına kuşku yoktur.

TSK’nın Suriye topraklarında bulunma nedeni, tıpkı Rusya’nın olduğu gibi Suriye Devletinin isteğine bağlanırsa, ABD’nin bu topraklarda tutunması imkansızdır.

Emperyalizmi Ortadoğu’dan kovmak için bu işbirliği şarttır…

***

Bu şekilde, yeni göç dalgalarının da önüne geçilmiş olur.

Türkiye’de misafir olarak bulunan 4 milyondan fazla Suriyeli ülkelerine dönebilirler.

Bugüne kadar 37 milyar dolar harcadığımız Suriyeliler için daha fazla harcama yapmaktan kurtuluruz…

***

Bütün bu gelişmeler, Erdoğan’ın iki dudağı arasından çıkacak sözlere bağlanmıştır.

Kollektif akla” değer veren Reis, aklın yolunun bir olduğunu görme ve gösterme zamanı gelmiştir…

Cemil Can

VASİYETİMDİR!..

diyanet

 Eyyyyyy!.. “İsmet Paşa asker kaçağıydı” yalanına inananlar;

Eyyyyyy!.. “Kurtuluş Savaşı olmadı”diyenleri adam yerine koyanlar;

Eyyyyyy!.. “Keşke Yunan kazansaydı” diyen meczubu bir şey sananlar:

30 Ağustos’un 97. Yıldönümünde; Büyük Taarruz’un Başkomutanı Mustafa Kemal’i unutturmaya nasıl teşebbüs edersiniz?

O büyük insanların “gazi” ve “mareşal” unvanını verdiği kurtarıcıyı nasıl yok sayarsınız?

Üstelik de bu yalanları Allah’ın evi camilerde yayarsınız…

***

Ülkemizi düşman işgalinden kurtaran şehitlere dualar edersiniz de; onlara “Size ölmeyi emrediyorum” komutunu veren komutanı hangi akılla Tanrı’dan gizlersiniz?!

Demek bu Cuma günü Mustafa Kemal için bir şey dilemediniz, öyle mi!..

Öyleyse, indirin aşağıya semaya doğru kaldırdığınız ellerinizi!

Yüce Tanrı; yalancıların, sahtekarların, riyakarların, inkarcıların dualarını dinlemez!..

***

26 Ağustos 1922’de Afyon’da başlayıp, 30 Ağustos’da Dumlupınar’da zaferle sonuçlanan “Büyük Taarruz”dan Başkomutan Mustafa Kemal’i çıkarttınız?

Yoksa onun duaya ihtiyacı olmadığından mı bunu yaptınız?

Peki, şehitlerin var mıydı?

***

İhanetle eş değerde olan bu büyük aymazlığa, neden ortak oldunuz?

O hutbeyi dinledikten sonra camiyi terk etmek mi günahtır, yoksa yalan söyletilen bir imamın arkasında durmak mı?

O hutbeyi hazırlayan ve okuyanlara “din adamı” denebilir mi?

Ülkenin kurtuluş hikayesine yalan katan, gerçekleri inkar edenlere teslim edilen mekanlara ibadethane denebilir mi?..

***

Düşünce ve inanç özgürlüğü” içinde “din ve vicdan özgürlüğü”ne saygım vardır elbette.

İnanmayanı bile anlayışla karşılarım da inancının gereğini yerine getirmeyen vicdansızlara tahammülüm kalmadı artık.

Bu sorumsuzca hazırlanmış hutbeyi hazırlayanları, içeriğine katılanları, onu okuyanları nefretle kınıyorum…

***

Benim Tanrım; her şeyi gören, her şeyi bilen ve her şeye kadir olandır, çok şükür.

Yalancıların, inkarcıların şahadetine de ihtiyacı yoktur!

Sırası geldi söylüyorum.

Vasiyetimdir:

Gerçekleri inkar edenlerin peşinden gidenler, cenaze törenime gelmesinler.

İki yüzlülerin arkasında duranlar da o gün, benim için el açıp Yüce Tanrı’ya yakarmasınlar!..

Onların duasına ihtiyacım yoktur…

***

O halde:

Benim dinim bana, sizin dininiz size…

Vergilerimden aldığınız maaşlar da haram olsun hepinize…

Cemil Can

KEŞKE PARANOYAK OLSAYDIM!..

bakırköy1

Bu hafta Bakırköy Akıl Hastanesinin bahçesindeki heykelin önünde tartışacak çok konumuz var:

1.) İçişleri Bakanının Olağanüstü Hal (OHAL) koşullarında kullanabileceği bir yetkiyi neden olağan halde kullandığını;

2.) Bu yetkinin belediye başkanlarının “görevle ilgili bir suç işlemesi” halinde kullanabileceği son derece açık iken, “seçilmiş” belediye başkanlarının göreve başlamadan önce işlendiği iddia edilen suçlar için neden kullanıldığını;

3.) Seçim sonuçları daha kesinleşmeden, yerlerine kayyım atanan belediye başkanlarının görevden alınmaları için ilgili valilerin İçişleri Bakanlığından talepte bulunma yerine, başkan adaylarının seçime sokulmamaları için bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi (!) çıkarılmasının daha az zararlı olup olmayacağını;

3.) Seçilmiş organ olan “belediye meclisi”nin, bir tek Danıştay kararı ile feshedilmesi olanaklı iken, kayyımlık görevini yapan valinin, belediye meclisini feshederek neden “yetki gaspı” tartışmalarını başlattığını;

4.) ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde; Akdeniz’e uzanan bir koridor oluşturma projesini, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonları ile kesmiş olmamıza rağmen, ABD’nin “kara gücü” olarak faaliyet gösteren PYD/YPG’nin işine yarayacak şekilde “güvenli bölge” oluşturma ve “Ortak Harekat Merkezi” kurup, birlikte devriye görevi yapmanın Devlet aklı ile yapılıp yapılmadığını;

5.) Rusya’nın uçağını düşürüp; pilotunu öldürdükten sonra, gerginleşen ilişkilerimizi düzeltmek amacı ile “özür dileyerek” attığımız adımı, S-400 füzelerini satın alma kararı ve Astana Sürecine katılıp, Soçi Mutabakatı ile görev üstlenmek sureti ile pekiştirmiş iken, bu görevlerimizi neden yerine getiremeyip, Suriye Ordu’suna bıraktığımızı;

6.) 31 Mart Yerel Seçimlerinde; Kürtlerin oyunu almak için PKK Lideri Öcalan’a mektup yazdırıp; Devlet televizyonlarından okutarak ve kardeşi Osman Öcalan’ı televizyon çıkartıp, Kürtlerin yerel seçimlerde “tarafsız kalmalarını” sağlama çabalarına karşılık, Y-CHP’nin Kandil’in kontrolündeki HDP ile ittifak yapmasında ülkemize ne gibi bir yarar sağladığını;

7.) Topraklarımızdan çıkartılacak altınların, yüzde 96’sını alıp götürecek olan Kanadalı şirketin, ormanlarımızı kesip yok etmelerine neden göz yumulduğunu;

8.) Emekçilerin aylık ücretlerinde iyileştirme yapmak üzere yetki verilen sendika başkanlarının, işverenin çıkarları için neden bu kadar çaba sarf ettiklerini;

9.) Beş milyonu bulan memur ve emeklilerin maaşlarına yapılacak zamlarla ilgili son kararı verecek Hakem Kurulu’nda; Erdoğan’ın elini öpmek isteyenler ile AKP’ye yakın Cihannüma Derneği temsilcilerinin ne işi olduğunu;

10.) Diplomasi ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan eğitimsiz ve deneyimsiz yandaşların neden büyükelçi olarak atandıklarını;

11.) Şüpheli orman yangınlarında, THK uçaklarının neden kullanılmadığını;

12.) PKK’ye karşı Van, Hakkâri ve Şırnak’ta “Kıran Operasyonu” devam ederken, PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD/YPG’ye koruma kalkanı anlamına gelecek “güvenli bölge” tuzağına nasıl düşürüldüğümüzü;

13.) Dersimli’nin eşi Sevli Kılıçdaroğlu’nun; Selahattin Demirtaş ile Ekrem İmamoğlu’nun eşlerini davet edip, Demirtaş’ın doğum gününü kutlama bahanesi ile kamuoyuna hangi mesajı verdiklerini;

14.) Olağanüstü bir oy patlaması ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini kazanan Ekrem İmamoğlu’nun, kayyım atamaları nedeniyle genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ndan önce sahne alıp, amiri pozisyonunda olan İçişleri Bakanını eleştirmesini; izin alıp 31 Ağustos’da Diyarbakır’a bizzat gidip, görevden alınan belediye başkanı Selçuk Mızraklı ve HDP Diyarbakır Yönetimine destek vererek ne yapmaya çalıştığını…

Yukarıdaki maddelerden birini veya birkaçını sorgulayıp tartışabiliriz…

Kısa süre içerisinde yaşadığımız bu olayların birbirleriyle olan ilişkilerini de irdeleyebiliriz…

Çok mu ağır olur?

***

O halde birkaçını basit cümleler ve sorularla kurcalayalım:

***

Siyaset, ekonomi ve güvenlik…

Üçünü bir arada yönetmek eğitilmiş “Devlet adamları”nın işidir.

Devlet adamlarını seçmek ise biz eğitilmemişlerin işi.

O halde üçünü de bir ölçüde bilmeliyiz…

El yordamıyla “doğru” kişileri seçmeyi nasıl başarabiliyoruz, doğrusu bu soruya cevap veremiyorum…

***

Komşu bir ülkenin iç işlerine karışma/karıştırma hakkını kendinde gören bir “devlet adamı”, başka ülkelerin de kendi ülkesinin iç işlerine karışmasının yolunu açar.

Hatta bu tür eylemleri, dünya kamuoyu önünde meşrulaştırır…

Türkiye’de son 17 yılda yaşananları galiba en isabetli bu paragraf özetler…

***

En sonda söyleyeceğimi burada söylüyorum:

Yukarıdaki 14 soruya verdiğim yanıtlar; bana hem iktidarın hem de muhalefetin PKK’nın ekmeğine yağ süren eylem ve söylemler içinde bulundukları gerçeğini kanıtlıyor.

Siz ne düşünüyorsunuz, bilemem tabii ki…

Diplomasiyi küçümseyen, Devlet aklını kullanamayan siyasetçileri desteklemeye devam eden Türk halkı, bu kafayla daha çoook fatura öder…

Bana öyle gibi geliyor…

***

Şimdi de şu yaşadıklarımla ilgili bazı sorular soralım:

Kanadalı o şirketin, Kaz Dağlarındaki tahribatına tepkiler dinmeden, Samsun’da Şahin Dağları’nın bir başka Kanadalı şirket tarafından delik deşik edilecek olmasını içinize sindirebiliyor musunuz?

Açıkça hukuka aykırı kararlar alacak yerde; olağanüstü hal ilan ederek (!) yasal zemini hazırladıktan sonra, PKK ile iltisaklı olan bütün belediye başkanlarını görevden almak daha doğru olmaz mıydı?

Hiç değilse o zaman, bir tek OHAL kararının gereksizliği tartışılırdı!

De mi ama!..

Bu fikir diyelim Reis’in aklına gelmedi, Bahçeli’nin de mi gelmedi?!..

***

Alın size bayağı kafa yoracak başka bir konu:

“CİHATÇI ÖRGÜTLER” ve TSK destekli grupların, Şam yönetimine karşı son kale gördükleri İdlip’te; kontrolün yüzde 90 civarında El Nusra (El Kaide), Heyet Tahrir Üş Şam (HTŞ), Çeçen ve Doğu Türkistanlı “radikal dinci örgütler”in eline geçmesi üzerine; Rusya destekli Suriye Ordusu’nun güneyden saldırılarını sürdürmesi, Astana Sürecinin sonuna yaklaşıldığını ve Soçi Mutabakatı’nın işletilemediğini gösteriyor…

Ankara, Soçi Anlaşması ile üzerine aldığı -(nasıl olacaktıysa) ılımlı muhaliflerle terörist grupları ayırarak- bu bölgeyi teröristlerden temizleme görevini neden yerine getiremedi acaba?

Reis’in, ABD ile Fırat’ın Doğusunda girdiği “güvenli bölge” pazarlığı ve Urfa’da kurduğu “Ortak Harekat Merkezi” Türkiye’nin yeniden ABD’nin yörüngesine girdiğini göstermez mi?

Son derece tehlikeli değil mi?

Suriye’de “siyasi çözüm” için başlatılan Astana Süreci, “askeri çözüm”e evirilmek üzeredir diyebilir miyiz?…

Reis’in Moskova’da yapacağı görüşmelerin sonucunu görmeden bir önceki cümleye ihtiyatla yaklaşmak gerekir!..

En iyisi cevap vermemek…

***

Suriye’nin “toprak bütünlüğü” konusunda bölge ülkeleri ile anlaşmaya varıp, uygulamada Suriye’nin bölünmesine neden olacak girişimler, Türkiye’yi güvenilir bir ülke olmaktan çıkartır.

Nokta…

Suriye’nin toprak bütünlüğü tehlikeye girerse, bizimki haliyle girer.

Zira Kürtlerin çoğu Türkiye sınırları içerisindedir…

***

Doğu Akdeniz’i her konunun tartışılmasında göz önünde tutma mecburiyetimiz vardır:

Buradaki hidrokarbon (doğalgaz ve petrol) kaynakları yağmalanıyor.

Yağmacılar ve işbirlikçileri gerçek hak sahibi olan Türkiye ile Kıbrıs’a pay vermek istemiyorlar.

İlginç ama gerçek; Akdeniz’e kıyısı olmayan ülkeler bile, bu yağmadan pay alma peşindedirler.

İçerisine girmek için havai fişekler patlattığımız AB, Kıbrıs’ı Rum toprağı olarak görüyor ve Türkiye’yi “Kıbrıs’ın münhasır bölgesine girmek ve ihlal etmekle” suçluyor…

AB, bu nedenle de Türkiye’ye yaptırım uygulama kararı aldı…

Onların derdi, Avrupa’nın Rus doğalgazına olan bağımlılığını en aza indirmektir.

Uluslararası hukuk” istim gibi arkadan gelir…

Rusya’dan S-400 satın almamız yüzünden, ABD’nin aldığı ve Trump’ın bir süre erteleme yetkisini kullandığı yaptırım kararı ise sırada bekliyor…

Bir tek dostumuz kalmadı gibi…

***

Y-CHP’ye dokunmadan gelmeyeceğim:

Bir ara Ekrem İmamoğlu’nu, Y-CHP’den farklı düşünüyor sanıp, umut olabilir diye desteklemiştim:

İmamoğlu’nun, 31 Mart Yerel Seçimlerinden sonra arkasına yığılan halk desteğini hızla tükettiğini fark ettim.

Paylaşayım istedim.

Hala da İmamoğlu’nu son günlerde sahneye iteleyenlerin Kılıçdaroğlu ve ekibi olduğuna inanmak isterim.

O saf ve temiz bir Karadeniz delikanlısıdır…

Öyle kalsın isterim.

Büyük olasılıkla etrafındaki bir grup; onu, Türkiye’nin genel meselelerine sahip çıkıp, iç siyasette Reis’i muhatap alarak, ancak CHP’nin yeni genel başkanı olabileceğine inandırdılar!..

Oysa, Y-CHP’nin kurnaz siyasetçileri, bu şekilde aslında Dersimli Kemal’in koltuğunu garanti altına aldılar.

HDP/PKK ile al takke ver külah ilişkiler, zaten Kılıçdaroğlu’nın asıl kamburu idi.

İmamoğlu da aynı ilişkilere bulaşırsa, “taze kan Kılıçdaroğlu”ndan başka bir sıfat alamaz…

Siyasette önü kesilmiş olur ve sempatik kişiliği ile topladığı krediyi PKK’nın amaçları yolunda heba eder…

İmamoğlu hayali böylece biter…

Bu defa yanılmış olmayı yürekten isterim tabii…

Paranoyak değilsem eğer, peşinen lider arayışının hem sağda hem solda bir süre daha devam edeceğini söyleyebilirim…

İyi geceler Türkiye…

Cemil Can

FEYZİOĞLU’NA LİNÇ KAMPANYASI!..

Danıştay 146. yıl_1

Yargıtay’ın Adli Yıl Açılış Törenine davet ettiği Türkiye Barolar Birliği (TBB), oy birliği ile katılma kararı aldı.

Yargı erkinin üç ayağından biri olan “savunma”nın temsilcileri olan avukatlar adına TBB Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu törende bir konuşma yapacak.

Genel olarak yargının özel olarak da avukatların sorunlarına değineceğini tahmin edebiliyoruz.

Beş yıl önceki Danıştay’ın 146. Yıl Etkinliğine Başbakan olarak katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Feyzioğlu arasında geçen tartışmayı da hatırlıyoruz. (1)

Feyzioğlu, Reis’in toplantıyı terk etmesine neden olan sözleri, çekinmeden söylemişti. (2)

Başımızı hiçbir zaman hiç bir zeminde öne eğmedi.

Büyük olasılıkla TBB Yönetim Kurulu, bu yıl yapılacak olan törende TBB adına konuşacak olan başkanın hangi konulara temas etmesi gerektiğini de saptamıştır…

***

Başta İstanbul olmak üzere Ankara, İzmir gibi büyük baroları, diğer barolar izleyerek arka arkaya açıklamalar yapıp; Yargıtay’ın Beştepe’de yapacağı törene TBB’nin katılmamasını ve Başkanın konuşma yapmamasını savundular.

Bunun anlamı son beş yıl olduğu gibi alternatif tören yapılmasıdır.

Galiba bu defa barolar şeytanın avukatlığını yapıyorlar!

Bunun ne işe yarayacağını ise açıklayan yok.

Ankara Barosu açıklaması ile bu soruya bir ölçüde “felsefi” bir yanıt verdi.

Dediler ki:

Asıl “Şehir hakkı” (3) tanımı ile ün yapan Henri Lefebvre, mekânı, “toplumsal ilişkilerin yeniden üretildiği yer” olarak tanımlamıştır.

“Savunmanın yeni adli yılın tarafı kendinden menkul siyasal iktidara ait bir mekânda karşılaması ise siyasi tahakkümün bir saray çatısı altında bizzat hukukçular tarafından yeniden üretilmesidir.(4)

***

Benim de bağlı olduğum Ankara Barosu’nun kurduğu bu ibretlik cümleyi, tercüme etmekte zorlanıyorum.

Anladığım kadarıyla demek istiyorlar ki:

Beştepe’deki törene TBB katılacak olursa, Erdoğan’ın siyasi tahakkümünün bu defa da hukukçular tarafından üretilmiş olmasına neden olurlar!

TBB, bu toplantıda Saray’ın değil kendi görüşlerini dile getireceğine göre, bu tahakkümü nasıl üretmiş olabilir, onu anlatamadılar.

Bu soruya esaslı bir yanıt verilmesini bekliyoruz…

***

Diğer yandan; Fransız Sosyolog, Felsefeci ve Neo-Marksist olarak bilinen Henri Lefebvre’nin “mekân” konusundaki tezi ne kadar doğru, onu da tartışmadılar.

Ankara Barosu, bu konudaki -saçma- fikrini Lefebvre’nin tartışmalı tezi ile savunma durumuna düştü.

Onlara göre artık avukatları filozoflar savunmalıdır!

Değerli Avukatlar:

TBB’nin Kültür Merkezi de bir kamu binası değil midir?

Yürürlükteki mevzuata göre; bütün kamu binaları ile ilgili her türlü tasarruf yetkisi Reis’in iki dudağı arasında değil mi?

Demek ki, bir KHK ile bu binaların tümünü TOKİ’ye bağlayabilir,

Onu hangi güç, nasıl engelleyebilir?

Reis’in böyle bir idari kararını, hangi yüce mahkemenin kararı ile durdurabilirsiniz?

O sözünü ettiğiniz mahkeme nerededir, söyler misiniz?

Bu ülkede gerçekten “bağımsız ve tarafsız” bir mahkeme olduğuna siz de inanıyor musunuz?..

***

Demek ki, mesele “mekân” değil, daha derinlerdedir.

Bu da bir siyasi partiye entegre olarak çalışanların çapını fazlasıyla aşar!..

Yasama, Yürütme ve Yargıyı Cumhurbaşkanına bağlayan ve gerçekte “geçersiz” ve “yok hükmünde” olan anayasa değişiklikleri ile ilgili referandum kararı alındığında harekete geçecektiniz.

O zaman mekânımız 780 bin km kareydi.

Ve son derece haklı bir zeminde bulunuyorduk.

En haklı davamızın bir hiç uğruna heba edilmesine ortak oldunuz.

Takıldınız bir proje olduğu kesinleşen Dersimli Kemal’in peşine, düştünüz İstanbul yollarına…

Hak, hukuk adalet”i, 80 milyon halk yerine, Y-CHP Milletvekili Enis Berberoğlu için istediniz.

Baroların, siyasette sıçrama tahtası olarak kullanılmasına ses çıkarmadınız.

Mühürsüz oyların” geçerli kabul edilmesi kararı üzerine, YSK’ya doğru yürüseydiniz ve seçim yenilenene kadar direnseydiniz bugünleri görmeyebilirdik.

Şimdi utanmadan, sıkılmadan Türk halkına Fransız Henri’nin “mekan” masallarını anlatıyorsunuz?..

Yürüyün oradan, anca gidersiniz.

Siz de onlar kadar suçlusunuz…

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) http://www.hurriyet.com.tr/gundem/feyziogluna-kizan-basbakan-toreni-terk-etti-26391061

(2) https://t24.com.tr/haber/analiz-feyzioglu-ile-5-yil-once-5-yil-sonra-tbb-baskani-yargi-bagimsizligi-gerekcesiyle-gitmedigi-cumhurbaskanligi-kulliyesi-nde-bu-kez-konusmaci,835262

(3) Henri Lefebvre ( d. 16 Haziran 1901 – ö. 29 Haziran 1991) Fransız sosyolog, entelektüel ve felsefecidir. Daha çok Neo-Marksist olarak bilinir. 1965 yılında Nanterre’deki üniversiteye geçmeden önce, 1961 yılında başladığı Strasbourg Üniversitesi’nde sosyoloji dersleri verdi. “Şehir hakkı” ilk olarak Henri Lefebvre tarafından 1968 tarihli Le Droit à la ville kitabında önerilen fikir ve slogandır.

“Şehir hakkı şehir kaynaklarına bireysel olarak erişme özgürlüğünden çok fazlasıdır: şehri değiştirerek kendimizi değiştirme hakkıdır. Dahası, bireysel değil ortak bir haktır çünkü bu dönüşüm kaçınılmaz olarak şehirleşme süreçlerini yeniden şekillendirecek kolektif bir gücün uygulanmasına dayanır. Şehirlerimizi ve kendimizi yapma ve yeniden yapma özgürlüğü, iddia ediyorum, insan haklarımız içinde en kıymetli ve en ihmal edilmiş bir haktır.” (Vikipedia)

(4) https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/ankara-barosu-da-yargitayin-davetini-reddetti-atamizin-huzurunda-karsilayacagiz-5285961/

CHP’DEN AHLAKSIZLIĞA KILIF YASASI!..

siyasi ahlaksızlık yasası

CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel:

Vereceğimiz bir yasa teklifi ile birinci derecede yakınların tayinine engel olmayı düşünüyoruz” dedi.

Kılıçdaroğlu teklife onay verdi.

Siyasi Etik Yasası”, hazırlanıp Meclise verildi…

***

Yasal düzenleme yaparak, siyasi yoldan belli makamlara gelenlerin yakınlarını kamu kuruluşlarına doldurmalarına engel olunabilir mi?

Bence olunamaz!

Böyle bir yasanın anında delinmesi işten bile değildir:

Şöyle ki:

(A) belediye başkanının yakınları (B) belediyesinde işe alınır, buna karşılık (B) belediyesinin yakınları da (C) belediyesinde alınırlar…

Böylece hiçbir belediye başkanı yakınını işe almış olmaz.

Ama bütün belediye başkanlarının yakınları “kardeş belediyelerde” işe alınmış olurlar.

Yasanın bu şekilde dolaşılmasına engel olmak mümkün müdür?

Hayır…

***

Seçimle iş başına gelenlerin yakınlarının işe girmeleri yasaklanabilir mi?

Yasaklanamaz tabii ki…

Zira onlar da vatandaştır ve aralarında mutlaka o makamlara layık olanlar vardır…

O halde, CHP’nin Meclise sunduğu yasa tasarısı, günü kurtarmak için hazırlanmıştır; hiçbir işe yaramaz!..

Hatta “siyasi ahlaksızlığa kılıf” olarak kullanılmaya müsaittir.

Ana muhalefet partisi olarak CHP’nin yapması gereken iş, kendi belediye başkanlarının ahlaksızlıklarını yasa ile engellemek değildir.

20’li yaşlarında iş bulmak için sınavlara girip kazanan ve 17 yıldır işe giremeyen; bugünlerde 40’lı yaşlarını sürenlerin, şimdi de çocukları işe girme derdindedir.

Onları tatmin etmeyen çözüm önerileri, kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur.

CHP, Türkiye’nin en önemli sorunlarının başında gelen işsizliğe çözüm için bir şeyler yapamasa da; mevcut durumda işe alınacakların “liyakat” esasına göre istihdam edilmelerinin sağlanması için bir yasa teklifi verseydi çok daha iyiydi…

***

Hiç kuşku yok ki, bizim gibi değerlerin hızla yozlaştığı ülkelerde, yasa çıkarmak tek başına çözüm değildir.

Yasayı uygulayacak olanların; dürüst, namuslu ve ahlaklı kişiler olması şarttır.

Bütün bunlara rağmen, mantıklı çözümler her şart altında vardır:

Çözümü, her koşulda sağduyu sahibi halka (seçmene) bırakmak en doğru davranış şeklidir.

Seçimle gelinecek makamlara, kimlerin geleceği halka bırakılırsa, yarışlara da en doğru insanlar sokulmuş olur.

Doğru insanlar arasındaki kazananlardan, zaten adaletli davranmaları ve doğru işler yapmaları beklenir…

Şeytana uyanları az olur ve onların sistem içerisinde elenmeleri daha kolaydır…

***

Kamu hizmetlerine alınmalar, objektif kurallara bağlandığında ve yerel yönetimlerin ihtiyaç duyduğu personel de aynı havuzdan karşılandığında, sorun büyük ölçüde çözüme kavuşturulmuş olur.

Bağımsız ve tarafsız” bir kurulun adil bir şekilde yapacağı sınavı kazananlar, puanlarına göre sıralanıp, bu sıralamaya göre açık kadrolara atandığında sorun kökünden çözülmüş olacaktır…

Sınavı kazanamayanlar da kazanamadıklarına inanacakları için devlete güvenleri sarsılmaz ve tatmin olmuş olarak, başka şekilde başlarının çaresine bakarlar.

Sınavsız işe alınmalar, suiistimalin kılıfı olduğundan, bu yöntem de kesinlikle yasaklanmalıdır

***

Kamu hizmetlerinde istihdam sorununun çözümünde, siyasi parti liderlerinin demokrasi anlayışı da son derece önemlidir:

Parti içi demokrasi” işletildiğinde; gerek partinin yetkili organlarına ve gerekse kamu kurum ve kuruluşlarının atanılarak gelinen kadrolarına en layık olan insanlar göreve gelebilirler.

Bir tek parti içi demokrasi işletildiğinde, görevlendirmeler liderin iki dudağı arasından çıkacak sözlerden kurtarılarak nesnel hale getirilebilirler.

Demokrasilerde işe girmek için, “hamil-i kart”lar değil “kurallar” esas alınmalıdır.

Kurallar işletildiğinde ise; tavassut, torpil, adam kayırma vb. gibi ilkelliklere yaşam alanı bırakılmamış olur.

Dolayısıyla işe alınacak kişiler, atamaya yetkili amirlerin yakını da olsa, uzağında da bulunsa fark etmeyecektir.

Herkes hak ettiği yere gelebilecek ve hak ettiği kadar yükselebilecektir.

Kurallar rejimi olan demokrasiyi kendi partisi içerisinde işletmeyenlerin, bu konudaki sözleri ciddiye alınamaz.

Kendi üyelerine adil davranmayan bir siyasi partinin, yönetime geldiğinde halkın her kesimine adil davranacağı sözüne de kimse inanmaz.

Bu yöndeki vaatler boş kabul edilir ve ciddiye alınmazlar…

***

CHP’nin yeni seçilen ve seçilir seçilmez yakınlarını belediye ve şirketlerine dolduran talancı ve yalancı başkanlar, gökten zembil ile inmediler ki!

Tümü, siyasetin içerisinde ve Genel Merkezle irtibat halinde olan kişilerdi.

Çünkü Y-CHP’deki delege sistemi değişmedikçe, kimse kişisel yeteneği ile bir yerlere gelemez!

Denebilir ki, Genel Merkeze “yakın” olmayanların veya Genel Başkanın “adamı” olmayanların ya da Genel Başkanın oluşturduğu “ekibin içerisinde” yer almayanların, milletvekili veya belediye başkan adayı olma şansları sıfırdır.

Hal böyle olunca, yasa çıkartarak dizginlenmeye çalışılan bu açgözlü arsızları başımıza bela edenlerin, parti yönetiminde bulunduğuna en ufak bir kuşku bulunmamaktadır…

***

Balık baştan kokar.

Çözüm, parti içi demokrasinin hayata geçirilmesindedir.

Gerisini -en az hatayla- sağduyu sahibi halk zaten halleder…

Cemil Can

SEKİZDE SEKİZ ELDE VAR BİR!..

Anayasa-Mahkemesi

Biraz geriye gidelim:

2016 yılının Ocak ayıydı; 1128 akademisyen yemedi içmedi bir bildiri (1) kaleme aldılar.

Sebep:

Sur, Cizre ve Silopi başta olmak üzere, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi ve PKK’ya karşı operasyonların başlatılmasıydı.

Akademisyenlerin operasyona itirazları vardı.

Anımsatalım:

AKP’nin “Açılım Süreci”nde dokunmadığı PKK, her tarafa hendekler kazmış, evleri ve kamu binalarını tünellerle birbirine bağlamıştı.

Silahlar ve patlayıcıların şehirlere doldurulması MİT’in bilgisi içerindeydi (2) zaten.

Akademisyenlerimizim kaleme aldığı bildirinin başlığı içeriğine uyuyordu:

Hep bir ağızdan “Bu suça ortak olmayacağız” diyorlardı.

Suç ne idi peki?..

***

Takip eden satırlardan anladık ki; mevziiye girip silahla mukavemet eden terör örgütü –aynı zamanda ABD’nin kara gücü olmayı kabul etmiştir- güvenlik kuvvetlerini yerleşim merkezlerine sokmamak için çatışıyor, acımasızca Mehmetçiğin kanını akıtıyordu.

Mehmetçik ise her zaman olduğu gibi göğsünü siper etmiş, vatan toprağı üzerinde yaşanan bu rezalete son vermek için elinden geleni yapmaya çalışıyordu.

Aklıma gelmişken söyleyeyim; sonra unuturum ne olur ne olmaz, Y-CHP operasyonların durdurulması için en gözü kara milletvekillerini bölgeye gönderip teröristlere kalkan olmuştu.

Yazdıkları raporlarda; güvenlik kuvvetlerinin “sivil halkı” katlettiğini, bölgede “insan hakları ihlalleri yaşandığını” raporlara bağlayıp dünyaya duyuruyorlardı…

***

İşte tam da bu sıralarda, 1128 akademisyen Y-CHP’nin raporlarına paralel olacak şekilde bu bildiriyi kaleme almışlardı.

“Güvenlik kuvvetleri suç işliyordu” ve akademisyenler bu suça ortak olmadıklarını ilan etmişlerdi.

Durum son derece önemliydi!

Yerel mahkemelerde bildiriyi kaleme alanlar ve imzacılar için “terör örgütü propagandası yapmak” suçlaması ile kamu davaları açıldı:

İmzacılar mahkûm edildiler.

KHK ile görevlerinden uzaklaştırıldılar.

Bir grubu, yargılama sırasında ve sonrasında “hak ihlallerine” maruz kaldıkları iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulundular.

Anayasa Mahkemesi’nin sekiz üyesi, bu olayda “hak ihlali yoktur” diye kararını verdi.

Diğer sekiz üye, bildiriyi “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirip, “hak ihlali vardır” dediler.

Beraberlik halinde başkanın oyu iki sayıldığı için “hak ihlali vardır” diyenlerin kararı Anayasa Mahkemesi kararı haline geldi.

Doğru ya da yanlış sonuçta bir yargı kararıdır ve herkesi bağlar.

Gereği yerine getirilmelidir.

Demek ki, yeniden yargılanacakları muhakkak.

Nasıl bir karar çıkacağını yaşayıp göreceğiz…

***

Şimdi gelelim bizim eleştirilerimize:

Akademisyenler “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan yargılandılar.

Oysa iddiaları güvenlik kuvvetlerinin sivil halkı katlettiği şeklindeydi.

Açıkça “iftira” (3) atıyorlardı.

Aynı zamanda devletin güvenlik kuvvetlerini aşağılıyorlardı… (4)

Bu suçlardan yargılanıp mahkûm olsalardı, sonucun çok daha farklı olacağına şüphem yoktur.

Çünkü bu suçu işlediler…

***

Kullandıkları ifadeleri terör örgütü propagandası olarak yorumlamak zordur.

Sonuçta operasyonların durdurulmasını isteyerek terör örgütünü, korumaya çalıştılar.

Bu şekilde örgüte “yardım” ettiler denebilirdi

Örgüt mensupları ile mevzilere girip çarpışacak değillerdi her halde.

Dolaysısıyla eylemleri belli, suçları sabittir!..

***

Anayasa Mahkemesi üyeleri liyakat esasına göre seçilmedikleri için, bu kadar basit bir konuda bile, suç vasfının tayininde hataya düşürüldüler.

Yüksek yargının günlük siyasetin etkisinde karar verdiğine kuşkum kalmadı artık.

Yüksek Mahkeme üyelerinin bir kısmını Abdullah Gül seçmişti, bir kısmını R. Tayyip Erdoğan.

Ahmet Necdet Sezer tarafından seçilenlerin de konularına hâkim olmadıkları ortaya çıktı.

Dolayısıyla bu mahkemenin; “kararlarına uymuyorum, saygı da duymuyorum” noktasına bu şekilde gelinmiştir.

Görevinin gereğini yapan güvenlik kuvvetlerine -suç işlemedikleri halde- suç işledikleri isnadında bulunmak, “terör örgütü propagandası” sayılabilir mi?

Suçlu olan; hendek ve tünel kazarak sivil halka baskı yapan, güvenlik kuvvetlerine ateş açan terör örgütü değil miydi?

Bu akademisyenler, “terör örgütünün işlediği suçlara ortak değiliz” neden diyemiyor acaba?

Yoksa onlarla ortak mıdırlar?..

Onların “kara gücü” olmadığı belli, “beşinci kol” faaliyeti mi yapıyorlar?!

***

Hiç kuşku yok ki, işlerin bu noktaya gelmesinin asıl sorumlusu AKP iktidarıdır:

Çanakkale Zaferi’ni Mustafa Kemal’siz, Lozan’ı İsmet Paşa’sız anlatan hastalıklı zihniyet; “Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalışıyorlar” noktasından, “Dünyanın en güçlü ordularına karşı verdiğimiz Milli Mücadele, ülkemizin bağımsızlık belgesi olan Lozan Antlaşması’yla taçlanmıştır” noktasına, ancak 17 yılda gelebilmiştir.

Milli Mücadelenin Başkomutanı ile Garp Cephesi Komutanını saygı ile anma günleri de elbette gelecektir.

Gaflet uykusu içerisinde iktidarını sürdürenler, “Bağımsız ve Tarafsız Yargı”nın önemini kim bilir ne zaman anlayabilecekler.

Unutulmamalıdır ki, Yüksek Mahkemelere yüksek seciyeli yargıçlar atanmazsa adaletli kararlar üretmek hayaldir.

Siyasetçilerin etkisinde kalarak hukuk dışı karar verenler, ülkemizi dünya devletler ailesi içerisinde küçük düşürmekle kalmayıp, gelecek nesillere kötü örnek de olmakla tarihe geçecekler.

Kuvvetler ayrılığı”nın önemi, bu olay nedeniyle bir kez daha ortaya çıkmış, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin işe yaramadığı ve yaramayacağı bir kez daha test edilmiştir.

Dolayısıyla, kim ne derse desin işlerin bu noktaya gelmesinin baş sorumlusu Reis’tir.

İkinci sıradaki sorumlu ise her zamanki gibi; FETÖ ve PKK’ya kol-kanat geren ve bu kararı da pek beğenen Y-CHP yönetimidir.

***

Anayasa Mahkemesi’nin “Barış Bildirisi”ni “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirmesi son derece hatalıdır:

Zira devletin güvenlik güçlerine iftira atmak; onları zaafa düşürmek ve aşağılamak suçtur.

İfade özgürlüğü, suç işleme özgürlüğü değildir…

Cemil Can

 

DİPNOTLAR:

(1) https://t24.com.tr/haber/baris-icin-akademisyenlerin-1128-imzayla-acikladigi-bildirinin-tam-metni,324471

2.) https://odatv.com/sehirlere-bomba-yerlestirilirken-kimlerin-izledigini-acikliyoruz-0809151200.html

 

3.) Günlük yaşamda, “adını lekeleme, çamur atma, atıp tutma” anlamlarına gelen iftira ceza hukuku bakımından ise; bir kişinin işlemediğini bildiği halde bir kimse hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için, ihbar veya şikayette bulunarak ya da basın ve yayın yoluyla hukuka aykırı bir fiil isnat etmesidir.

4.) Özel tahkir suçu olan “Türklüğü, Cumhuriyeti, Devletin Kurum ve Organlarını Aşağılama Suçu”, 5237 sayılı TCK’nın 301. maddesinde;

“(1) Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni, Devletin yargı organlarını, askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.

(4) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz“ şeklinde düzenlenmiştir.

 

 

O KOLTUKTAN KALKILACAK BAŞKA YOLU YOK!..

563347_401992143193003_668289651_n

15 Temmuz’un üçüncü yıldönümünde Ana Muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu:

Doğrudan darbe girişimidir” dedi…

Daha önce söylediği:

Ön görülen, önlenmeyen ve sonuçları kullanılan kontrollü darbe(1) teşhisinden geri dönülmesini iyi bir gelişme olarak değerlendirmek gerekir.

CIA’nın ürettiği ve üç yıldır tekrarlatılan “kontrollü darbe” yalanını ağzında pelesenk edenlerin durumu hakkında bir şey söylemeye gerek yok.

Siyasette sadece liderini takip edip, beyinlerini tatile çıkartanların başına böyle şeyler gelebiliyor…

***

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş:

Belediye şirketlerinin yönetimini elimize alamadık. Halen genel sekreter ataması için Bakanlıktan onay bekliyoruz” diyerek yakınıyor.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da derdi aynı.

Son açıklamasından anlaşıldığına göre, belediye şirketlerinin ancak yüzde 90’nını kontrol altına alabilmiş.

O da yalvara yakara istifalarını sağlayabilmiş…

23 Haziran Seçimini “zafer” olarak kutlamaya kalkışanlar bunalımda!..

***

Y-CHP’nin “etkili muhalefet” yapma yerine, yerel iktidar olanaklarından yararlanarak iktidara gelme hesabı içerisinde olduğunu fark eden AKP, bu seçeneğin işletilmesine izin vermeye niyetli görünmüyor.

Y-CHP, gerçek anlamda muhalefet yapabilseydi eğer, Cumhuriyetin temel niteliklerine aykırı olan düzenlemelere doğrudan karşı çıkarak ve uygun eylemler sıralayarak halka güven verebilirdi belki.

Örneğin:

Anayasa’nın Cumhurbaşkanı seçilebilmek için “yüksek öğrenim yapmış olmak” hükmü yürürlükteyken, Erdoğan’ın bu koşulu taşıyıp taşımadığını kontrol etmeden seçime katılmayacağını, seçilse bile onu tanımayacağını ve gayrimeşru olarak o makamda oturduğunu kabul edeceğini ilan edebilirdi.

Aynı şekilde; 2010 ve 2017 Anayasa değişiklikleri ile ilgili referandumları; Anayasanın “değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez hükümlerine aykırı” olduğu ve/veya “geçersiz oyların geçerli sayılarak” sonuçların ilan edildiği gerekçeleri ile tanımadığını açıkladıktan sonra, her iki referandum, Anayasa’ya ve seçim mevzuatına uygun olarak yenilenene kadar, şiddete dayanmayan eylemlerle protesto edebilirdi…

***

Yok hükmünde” olan yeni Anayasaya göre seçilen Cumhurbaşkanının icraatlarının da “yok hükmünde” olduğu tartışmasızdır.

Bu durumda ana muhalefetin, muhalefeti blok halinde harekete geçirerek, demokratik eylemlerle iktidarı hukuk sınırları içerisinde tutmaya zorlaması olanaklı hale gelebilirdi.

İlk bulduğu fırsatta (7 Haziran 2015 seçimlerinde) AKP ile koalisyon kurmaya hazır olduğunu, geçmişe sünger çektiğini, devri sabık yaratmaya niyetli olmadıklarınıpeşinen ilan eden ana muhalefetin, siyasi iktidarın meşruiyetini zaten kabul ettiğinden, hukuk dışı yürüyen süreci geri çevirmesine olanak yoktu…

***

Yüksek Seçim Kurulu (YSK), Ayyıldız Partisi’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın üniversite diplomasının “sahte” olduğu iddiasıyla soruşturma başlatılması talebini reddetti.

Sahtelik iddiası” ceza hukukunun konusudur ve hiçbir kimse ya da makam konusu suç teşkil eden bir olayı ilgili makamlara ihbar etmeme (2) ayrıcalığına sahip değildir.

YSK, bu konuyu araştırmak görevimiz içerisinde değildir diyerek işin içerisinden çıkamaz.

Kurula yapılan başvurularda; ekli evrakların gerçek olup olmadığını araştırmak en başta YSK’nın görevi olmakla birlikte, iddiaları soruşturulmak için ilgili makamlara iletme görevi de vardır.

Aksi halde suçu ve suçluyu gizleme durumu söz konusu olur.

Cumhuriyet savcılıkları da gazete ve televizyonlarda yer alan bu haber üzerine re’sen harekete geçmek zorundadır…

***

YSK Ayyıldız Partisi’nin başvurusunu reddediyor ve Cumhuriyet Savcılıkları da kendiliğinden harekete geçmiyorsa, demek ki Erdoğan’ın üniversite diploması gerçektir.

Öyleyse neden paylaşılmıyor, onu da anlamak mümkün değildir.

Bu konu ile ilgili olarak sorulan sorulara (3) neden yanıt verilmiyor acaba?!.

Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın bu konudaki açıklamalarının Erdoğan’ı yıpratmak amacıyla yapıldığını kabul edelim; CHP milletvekilleri Tur Yıldız Biçer ile Barış Yarkadaş’ın aynı doğrultudaki açıklamalarını, “kişisel görüşler” olarak kabul edebilir miyiz?

Öyleyse, CHP’nin kurumsal olarak görüşünü açıklamak gerekmez mi?

***

CHP Yönetimi, Erdoğan’ın diplomasının “sahte” olduğunu düşünüyorsa, son Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanı seçilme koşullarından (4 yıllık) “yüksek öğrenim yapmış olmak” koşulu değiştirilmek istendiğinde (4) bu konuyu kamuoyunun gündemine taşıyabilirdi?

Erdoğan’ın diploması sahte ise, zaten Cumhurbaşkanı sıfatı ile yaptığı tüm işlemler “yok hükmünde”dir.!

Ana muhalefetin burada durması ve sonuç alana kadar direnmesi gerekirken, olayı soğutmaya bırakma hakkı yoktur.

Tersine hareket, hukuksuzluğa meşruiyet kazandırmak, ortak olmakve ortam hazırlamaktır!..

***

Noterler Birliği’nin Erdoğan’ın üniversite diplomasının aslını görmeden, fotokopi üzerinden onaylayan noter kâtibine soruşturma açmayan İstanbul 15. Noteri Necla Akgün’e uyarma cezası vermesi, şüpheleri iyice artırmaktadır.

Asli gibidir” onayı yapıldıktan sonra, asıl belge üzerine tarih ve yevmiye numarası yazılarak sahibine verildiğine göre, Noter Kâtibinin diploma aslını görmediği, nereden biliniyor?

Necla Hanıma verilen uyarma cezası da hukuksuzdur!

Necla Hanımın verilen cezaya itiraz etmesi halinde dahi, diploma aslının ilgili adli makamlara ibrazı zorunludur.

Bu yolun neden işletilmediğini de anlamak mümkün değildir…

YSK’nın diplomanın sahteliği iddiasının araştırılması talebini “görev ve yükümlülüğü olmadığı” gerekçesiyle reddetmesi de anlaşılır gibi değildir; en azından yetkili ve görevli makamları harekete geçirme görevini yerine getirebilirdi.

Bu kadar şüpheli durum ortada dururken, Y-CHP’nin eylemsiz kalması anlaşılır gibi değildir.

Ya CHP adına konuşup diploma meselesini gündem yapanlara sahip çıkılmayacak ya da hukuka sahip çıkılarak ve gereken neyse onu yapacaktır…

Aksi halde, hak edilmeden oturulan Atatürk’ün koltuğundan kalkılıp eve gidilecektir…

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) https://issuu.com/vuralegemensarigoz/docs/87360

(2) Suçu bildirmeme suçu, işlenmekte olan veya işlenmiş olmakla birlikte sonuçlarını sınırlama imkânı bulunan herhangi bir suçun yetkili makamlara bildirilmemesi ile oluşur. TCK m.2787-280 arasında düzenlenmiştir.

(3) https://www.youtube.com/watch?v=4yBMhy47pZM

(4) https://www.yenicaggazetesi.com.tr/yeni-anayasa-teklifinde-baskan-icin-universite-diplomasina-gerek-yok-152638h.htm

BAĞIMSIZLIK RÜZGARI S-500’E DOĞRU!..

s-400-.

Radar menzili 600, atış menzili 400 km.

30 km kadar yüksekliğe çıkabiliyorlar.

1.8 ton ağırlığında füze taşıyorlar

Aynı anda 80 hedefi vurabiliyorlar…

***

Sovyetler Birliği döneminde üretilen S-300 adı verilen Hava Savunma Sistemlerinin gelişmiş hali olan S-400’leri tarif eden özellikleri saydım az yukarıda.

Suriye sınırında uçağını düşürdüğümüz Rusya Federasyonu’nun marifetidir bunlar.

S-400’ler, AB ve ABD’nin korkulu rüyasıdırlar

Rus bilim adamları, şimdi de S-500’ü üretmek için çalışıyorlar…

***

12 Temmuz 2019 günü ilk partiyi taşıyan üç Rus kargo uçağı Ankara’ya indi.

Yakında 120’den fazla füzeyi gemiyle getirip, masa üstü bilgisayar toplar gibi kurulumunu tamamlayacaklar.

Rusya, Çin ve Balarus’tan sonra bu harikulade sisteme sahip dördüncü ülke olacağız…

Dünyanın her yerinde ulusal çıkarlarımızı korumak için güçlü olmamız şarttır.

Özelleştirmelerden elde ettiği 67 milyar doların, 37 milyar dolarını Suriyelilere verebilen siyasi iktidarın, ülke güvenliği için gerekli 2,5 milyar doları, hava savunma sistemlerine gözü kapalı vermesine itirazımız olamaz…

***

S-400’lerin teslimine ilk tepki NATO’dan geldi:

Fransız AFP ajansına konuşan ve ismi açıklanmayan bir yetkili, “endişeliyiz” dedi.

ABD Savunma Bakanı ise S-400 ile ilgili yapacağı toplantıyı iptal etti.

ABD Savunma Bakan Vekili Mark Esper, “Türkiye’nin S-400 teslimatını aldığının farkındayız, F-35’le ilgili tavrımız değişmedi” dedi.

Trump’ın Genelkurmay Başkanlığına aday gösterilen Orgeneral Mark A. Milley, Türkiye’nin F-35 programından çıkartılması gerektiğini savundu; “uçakların Türkiye’ye teslimine son verilmeli” ifadelerini kullandı…

***

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, Türkiye’nin “BB” olan uzun dönem kredi notunu “BB-”ye (BB eksi’ye) düşürdü…

15 Temmuz Darbe Girişimi’nde başarılı olamayan ABD-AB ittifakı ile savaşımız her cephede devam ediyor:

ABD Temsilciler Meclisi, Kıbrıs Cumhuriyetine (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) uygulanan silah ambargosunun kaldırılmasını düzenleyen yasayı kabul etti.

Avrupa Birliği diplomatları, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki sondaj çalışmalarına cevap olarak, aralarında yaptırımların da bulunduğu “tedbirler listesi” üzerinde anlaştıklarını açıkladılar.

Türkiye’nin Kıbrıs adası açıklarında gerçekleştirdiği doğalgaz arama çalışmalarının “yasadışı” olduğuna vurgu yaptılar.

Şimdi Türkiye’ye “yardım” adı altında verdikleri fonların kesilmesini tartışıyorlar:

Türkiye’nin AB’ye üyelik için gerekli “reformları” hayata geçirmesi amacıyla verilen 145.8 milyon Euro’luk desteğin kesilmesi düşünülüyor.

Am(m)a:

Türkiye’yi parçalamak ve güçsüz uydu bir devlet halinde getirip, emperyalizmin pazarı olarak tutmak için kurdurdukları işbirlikçi NGO (1) dedikleri “Sivil Toplum Örgütleri”nin faaliyetleri için ayırdıkları 252 milyor Euro’ya ise dokunmuyorlar.

(1 numaralı dipnotu tıklayıp okuyun lütfen!)

Bu kuruluşların Türkiye’deki uzantılarının; S-400’ler için “gerekli ise kurulsunlar tabi” ile başlayan ve “ama”, “fakat” ve “lakin” kelimeleri ile devam eden olumsuz cümlelerini daha çok duyacağımız anlaşılıyor…

***

Y-CHP Sözcüsü Faik Öztrak: “karara karşı değiliz” dedikten sonra:

F-35’leri almamızda sıkıntı çıkabilir. Bunu dikkate aldınız mı? Yaptırımlara karşı ekonomimizi tahkim ettik mi etmedik mi?” sorularını sordu.

Y-CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu:

“Zamanında Türkiye’nin Patriotların alımıyla ilgili talebi karşılanmamışsa elbette Türkiye kendi güvenliğini sağlamak için başka arayışlara girecektir. Türkiye kendi bildiği yoldan devam edecektir. Türkiye’nin kendi güvenliğini sağlaması hakkıdır” dedi.

Benim aklıma Y-CHP’nin Dış İlişkilerinden Sorumlu NATO’cu Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz’ün S-400’lerle ilgili itirazları geldi.

Onları bu yazı içerisine alıp, CHP’lilerin canını daha fazla sıkmak istemiyorum.

İhtiyaç duyanlar, aşağıdaki (2) ve (3) numaralı bağlantıları açıp, hafızalarını tazeleyebilirler…

Dış güçlerin desteği olmadan iktidara gelemeyeceklerine inanan bu hainleri elimizin tersi ile kenara itip, kendi yolumuzu kendimiz açmadıkça ve Kuvayı Milliyetçilerinin partisi CHP’yi işgalden kurtarmadıkça, başımız belalardan kurtulmayacaktır…

Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) NGO (Non- Governmental Organization), Hükümet Dışı Kuruluşlar

http://www.chp-muhalefethareketi.biz.tr/2019/01/sukin-sin/

(2) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1407893/CHP_li_Cevikoz__S-400_lerin_konuslandirilmasinin_ertelenmesini_oneriyoruz.html

(3) https://tr.sputniknews.com/columnists/201902201037778921-chp-unal-cevikoz-s400-rusya-turkiye/

TEK ADAM REJİMİ!..

vartannn

İstanbul’da 31 Mart belediye seçimlerinin iptal edilmesinden sonra atanan kayyumun (vali) 51 günlük icraatı:

3 milyar 300 milyon TL borçlandı.

1 milyar 700 milyon harcadı.

Belediyenin bütçesine tam 5 milyar lira yük getirdi.

Yetmedi:

2 bin 500 kişiyi de işe aldı…

Ekrem İmamoğlu’nun 806 bin oy farkla İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazandı da ne oldu?

Açıktan bir kişiyi bile işe alamaz.

Belediye Meclisi’nin onay vermediği hiçbir icraatı yapamaz…

Bari:

Heyecana gelip belediyenin görevi olmayan konularda, uçuk vaatlerde bulunup da polemiklere malzeme olmasa!..

Kazandığı olağanüstü siyasi krediyi, Y-CHP Genel Merkezinde yuvalanmış Cumhuriyet düşmanlarının hain emelleri uğruna tüketmese…

Dipten gelen dalgaya doğru önderlik etse…

***

Reis, Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’yı, devletin “kefen parası” olarak nitelendirilen “ihtiyat akçesini” Hazine’ye devretmeye yanaşmadığı için görevden almış.

Yaygın söylentiye göre; Başkan, öngörülen hedefleri tutturamadığı için görevden alınmış.

TCMB Kanunu’nun 28. Maddesi, Başkanın süresi dolmadan görevden affını, 27. maddedeki durumlardan birinin oluşması koşuluna bağlıyor.(1)

27.maddede ise; “ticaretle uğraşma” ve “banka şirketlerde hissedar olma” halinde başkanın görevden alınabileceğini kurala bağlamış.

Öyle bir durum yok şimdilik.

Demek ki, Reis yasaya rağmen, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile dilediğini yapabiliyor.

Aslında yapılan; Meclise rağmen, kararname ile yasanın değiştirilmesidir.

Bu mümkün müdür?

***

Bu soruya olumlu yanıt vermek imkânsızdır elbette.

Zira, Cumhurbaşkanının kararname ile kanunları değiştirebileceğini veya işlemez hale getirebileceğini kabul edersek, “hukuk güvenliği”nden söz edemeyiz.

Öyle ki, aynı yöntemle hukuk güvenliğini sağlayacak kurumların yasalarını da değiştirebilir…

Tek adam rejimi” bunların yapılabildiği rejime denir.

Mühürsüz oyların YSK tarafından “geçerli” sayılması ile kabul edilen yeni Anayasanın ülkeyi getirdiği nokta burasıdır işte.

Değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek olan anayasa maddelerini, diğer maddeleri değiştirmek suretiyle değiştiren anayasa referandumunu “boykot” edecektik ki meşruiyet kazanmasın.

Yok hükmünde” olan bu değişiklikleri “en büyük mahkeme” olan halka götürmek, kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter rejime ihanetin ve aymazlığın en büyüğü olmuştur.

Şimdi Reis’e rica ederek, yalvarıp yakararak demokrasiyi geri getiremezsiniz.

Tüm bu işlerin sorumlusu olanları hala ana muhalefetin koltuğunda tutanların sızlanmaya hakkı yoktur.

Her toplum layık olduğu şekilde yönetilir…

Cemil Can

DİPNOT:

  1. Yasaklar

Madde 27- (2/7/2018 tarihli ve 703 sayılı KHK ile değiştirilen şekli) Başkanlık (Guvernörlük) görevi, özel bir kanuna veya Cumhurbaşkanlığı Kararnamesine dayanmadıkça Banka dışında teşrii, resmi veya özel herhangi bir görev ile birleşemez. Bundan başka Başkan (Guvernör), ticaretle uğraşamayacağı gibi, bankalar ve şirketlerde de hissedar olamaz. Hayır dernekleri ile amacı hayır, sosyal ve eğitim işlerine yönelmiş vakıflardaki görevler ve kar amacı gütmeyen kooperatif ortaklığı bu hüküm dışındadır. Bakanlar ve müsteşarlar seviyesindeki bakanlıklar arası komite toplantılarında Başkanın (Guvernör) görev alması, birinci fıkra hükmüne aykırı sayılmaz.

Geçici ayrılma, görevden af

Madde 28- Başkanın (Guvernör) geçici olarak yokluğunda kendisine, tayin edeceği Başkan (Guvernör) Yardımcısı vekalet eder. Başkan (Guvernör) ancak, 27 nci maddedeki yasakların gerçekleşmesi ve bu Kanunla kendisine verilen görevlerin devamlı surette ifasını imkansız kılacak durumların ortaya çıkması hallerinde, atanmasındaki usule göre görevinden af olunabilir.