ŞU FİLİSTİN MESELESİ!..

Yüzyılın anlaşması

ABD BaşkanıTrump’ın, İsrail Başbakanı Binyamin Netenyahu ile birlikte açıkladığı “Barış Planı”na göre; pek yakında Filistinlilere bir “Bağımsız” devlet kurulacakmış!

Diğer organizasyonlarda ayırt edici özelliği “güç kullanma” olan yeni kurulacak olan bu devletin, ordusu olmayacak ne yazık ki!

Bu yeni devlet, “bağımsız” olacak ama Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi uluslararası kuruluşlara başvurabilmek için İsrail’in iznini alacak.

“Barış Planı”nda; Filistinliler için bağımsızlığın tarifi,  İsrail’e bağımlılık olarak yapılmıştır!

İsrail ve Amerika başka türlü bir barışı kabul etmiyorlar…

Barış için Filistinlilere İsrail’in egemenliğini kabul etmeyi şart koşuyorlar.

“Barış Planı” ile “Kudüs’ü bölünmez başkent” olarak ilan eden Trump, İsrail’in tek otorite olarak kabul edilmesini dünyaya dayatıyor.

Planın “adalet” anlayışı da oldukça ilginç:

Verimli topraklar İsrail’e bırakılıyor, çöller Filistinlilere…

***

Planın uygulanması için 50 milyar dolara ihtiyaç duyuluyormuş.

Her zamanki gibi, ABD’nin Ortadoğu’ya dönük; “özgürlük”, “demokrasi” ve  “barış planlarının” finansmanını zengin Arap ülkeleri karşılayacak!

Katar ile Ürdün “Yüzyılın Anlaşması”na mesafeli duruyorlar.

Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısına; Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Umman’ın ABD büyükelçileri katıldılar.

Suudi Arabistan’dan ise destek açıklaması geldi:

ABD’nin çabalarını memnuniyetle karşılıyoruz” dediler.

Mısır:

“ABD’nin adil ve kapsayıcı bir çözüm bulma girişimlerini takdirle karşıladığını” açıklayarak, anlaşmayı “adil” bulduğunu vurguladı!..[1]

Dışişleri Bakanlığı’mızdan yapılan açıklamada:

Kudüs’ün Türkiye’nin kırmızıçizgisi olduğu” vurgulandı.[2]

Cumhurbaşkanı Erdoğan:

İşgal altındaki Filistin topraklarında İsrail’in varlığını meşrulaştırmaya çalıştığı” açıklamasını yaptı.

AKP Sözcüsü Ömer Çelik:

Bu barış değil, işgal planı. Ölü doğmuş bir plan” diyerek eleştirdi.[3]

CHP adına açıklama yapan Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz, uzun zamandan beri ilk defa ABD’nin politikaları ile ters düştü…[4]

Filistin’in talebi doğrultusunda Kahire’de toplanan Arap Birliği, Trump’ın Barış Planı’nı tamamen reddettiğini ve dikkate almayacağını duyurdu…

***

Kim ne derse desin; bu anlaşma ile İsrail’in Filistin topraklarında sürdürdüğü işgal meşrulaştırılıyor.

Görünüşe bakılırsa, anlaşma İsrail ile Filistin arasında ama ortada Filistinlilerin iradesini temsil eden bir yetkili yok.

Anlaşılan onları da Trump temsil ediyordu!..

***

Türkiye’de iktidar ve muhalefetin aynı görüşte olduğu neredeyse tek konu olan Filistin sorunu, neden “kırmızıçizgi” mizdir acaba?

Kutsal topraklar[5] olarak da tanımlanan Filistin,  20. yüzyıldan bu yana Arap ve Yahudilerin çatıştığı bir alandır.

Diğer yandan, anlaşma uygulanabilirse İslam’ın şartlarından olan Hac ibadeti, bir ölçüde kısıtlanacak!..

Geleneksel bir ibadet olarak Hac, Kâbe’nin yanı sıra, diğer bazı kutsal yerlerin de birlikte ziyaret edilmesi olarak tanımlanmaktadır.[6]

Bilindiği gibi Kudüs, Sünni Müslümanlar için üçüncü en kutsal şehirdir[7]

***

Müslümanların,  Hac ibadeti döneminde Suudi Arabistan devletine bıraktıkları döviz ne kadar, biliyor musunuz?

Yıllık petrol geliri 350 milyar dolar olan Suudi Arabistan, her yıl yaklaşık olarak 2 milyon hacı adayını kabul ediyor.

20 milyar dolar olan turizm gelirlerinin 15 milyar doları, Hac mevsiminde elde ediliyor.[8]

Arabistan yönetiminin 24 yılda, hac ve umre ziyaretlerinden kazandıkları 440 milyar doların, yalnızca 22 milyar dolarını çevre geliştirme ve hizmetlerin iyileştirmesine harcadılar.

Arabistan Hazine Bakanlığı’nın yayınladığı resmi istatistiklere göre, Suudi yönetimin en büyük gelir kalemi hac ve umre ziyaretleridir.

Bu miktar, bütçedeki gelirlerin yüzde 20′ sini oluşturuyor.

Yani Suudilerin 24 yıllık hac ve umre geliri, 10 Arap ülkesinin bütçesine eşittir…

***

Suudi Arabistan, hac ziyaretlerinden elde ettiği paralarını nerelere harcıyor acaba?

“ABD Başkanı Donald Trump, göreve geldiğinden bu yana ilk yurtdışı ziyaretini gerçekleştirdiği Suudi Arabistan’da ‘ABD tarihinde türünün en büyük silah anlaşmasını’ imzaladı.

Trump ve Suudi Arabistan Kralı Selman arasında imzalanan anlaşmanın, bir yıllık yaklaşık 110 milyar dolar değerinde Amerikan yapımı silahın satışı, anlamına geldiği belirtiliyor.

10 yıl için 350 milyar dolar silah alım anlaşması imzaladılar.”[9]

Hac paralarından kimlerin yararlandığı sır değil:

“Petrol ve fakir Müslümanlardan hac ve umre yoluyla sağlanan paraların çoğu,  başta ABD olmak üzere Batı’nın, silah tüccarları, finans kurumlarına veya başka kaynaklarına çeşitli vesilelerle geri gidiyor. Kısacası; kutsal hac gelirinin çoğundan yine küresel sermaye faydalanıyor.”[10]

ABD Başkanı Trump’ın:

“Ben daha fazla istediğimizi söyleyince tartıştık. Ancak bize bir telefonla 500 milyon dolar fazla para ödediler, sadece bir telefonla bunu sağladık” şeklindeki sözleri çıplak gerçeği bir kez daha gözler önüne seriyor.

Trump, Kral Selman’ın kendisini neden aradığını sorduğunu çünkü daha önce kimsenin böyle bir arama yapmamış olduğunu söyleyerek, ‘Çünkü onlar (önceki ABD liderleri) aptaldı’ cevabını verdiğini ifade etti. Ancak Trump’ın konuşmasında Kral Selman’dan aldığı 500 milyon doların hangi kalemden nasıl tahsil edildiği anlaşılamadı.”[11]

ABD’nin Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya, oradan Ön Asya’ya kadar İslam âlemini birbirine nasıl kırdırdığını, yer altı ve yer üstü kaynaklarını nasıl sömürdüğünü görmeyen, duymayan kalmadı.

Hatta o kadar ileriye gittiler ki, suikast düzenleyerek; İran ve Irak gibi bazı ülkelerin resmi devlet görevlilerini ortadan kaldırmaya kadar işi vardırdılar.

Bütün bu cinayetler, yağma ve talan için yaptıkları masrafları da başta Suudi Arabistan olmak üzere körfez ülkelerine tehditle ödetiyorlar…

Arap ülkelerinin emperyalistlere haraç niteliğinde verdikleri paralarla, yine Müslüman halklar öldürülüyor!..

Hac mevsiminde Suudi Arabistan’da bırakılan paraların da önemli bir kısmı bu yolda harcanıyor!..

Müslümanlar, Hac ibadetini yerine getirirken, aynı zamanda –istemeyerek de olsa-  mazlum insanların öldürülmesine ve sömürülmesine katkı veriyorlar!..

Kanıtlar bütün çıplaklığı ile ortadadır: [12]

“ABD yetkilileri kamuoyu önünde yaptıkları açıklamalarda, terör finansmanı konusunda elde edilen başarıyla ilgili çok olumlu görüşler belirtiyor. Ancak Wikileaks’in kamuoyuyla paylaştığı belgeler, çok daha karamsar bir tablo çiziyor.

Belgelerde El Kaide, Taliban, Hamas ve Leşker-e-Taibe örgütlerine aktarılan paralarla ilgili detaylar yer alıyor.

Örneğin, Dışişleri Bakanı Clinton tarafından geçtiğimiz Aralık ayında gönderilen gizli bir iç yazışmada, ABD’nin müttefiki olan Suudi Arabistan’ın ve tüm komşularının birçok terör faaliyetinin bir numaralı finansal destekçisi olduğu belirtildi.

Belgede, ‘Suudi yetkilileri, Suudi Arabistan kaynaklı terör finansmanıyla başa çıkmak için ikna etmek konusundaki çabalar bir süredir devam ediyor’ denilirken, Suudi Arabistan’daki bağışçıların dünya genelindeki Sünni terörist grupların en önemli finans kaynağı olduğu ifade edildi.

Belgelerde Birleşik Arap Emirlikleri ‘stratejik bir boşluk’, Katar terörle mücadelede ‘bölgenin en kötüsü’ ve Kuveyt ‘kilit geçiş noktası’ hakkında çok karamsar görüşler ortaya kondu. “

(New York Times’da yayımlanan “Cash Flow to Terrorists Evades U.S. Efforts” başlıklı haberden derlenmiştir.)

***

Oysa Sevgili Peygamberimiz buyurdu ki:

Kim, zalime yardım ederse Allah o zalimi ona musallat eder.”[13]

Aynı şekilde; En’am Suresi 129. Ayeti ile de zalime yardım etmek yasaklanmıştır.[14]

Hal böyle olunca, Kutsal Topraklar adaletle yönetenlerin kontrolüne geçene kadar, Hac ibadetinin ertelenmesi en akıllıca yol olacaktır.

Nitekim yakın tarihte başka nedenlerle de Hac ibaretini erteleme ve yasaklama kararları alınmıştır.[15]

Aksi halde, dolaylı yoldan da olsa, “zalimin zulmüne destek verme” durumuyla karşı karşıya kalınacaktır.

Ülkemize gelip güpegündüz devlet görevlileri eliyle cinayet işleyecek kadar ahlaksız olan Suudi Arabistan yönetimini, hacı adaylarının kişisel boykot yapmaları kanımca Hac ibadetini yerine getirmekten daha “sevap” olacaktır.

Hac organizasyonlarının, belirlenecek şart ve sürelere bağlı olarak ertelemesi/yasaklaması konusunun tartışılmaya başlanması zamanının geldiğini düşünüyorum…

Cemil Can

[1] https://www.haberturk.com/yuzyilin-anlasmasi-nedir-yeni-ortadogu-projesi-israil-filistin-2567589

 

[2] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1716975/disisleri-kudus-kirmizi-cizgimizdir.html

[3] https://www.bbc.com/turkce/live/haberler-turkiye-51292445

[4] https://www.chp.org.tr/haberler/chp-genel-baskan-yardimcisi-unal-cevikozun-orta-dogu-baris-plani-konusundaki-yazili-basin-aciklamasi

[5] Kutsal Topraklar,”İbrahimi dinler”; Musevilik, Hrıstiyanlık ve İslam dinleri için önem arz eden, günümüzde üzerinde İsrail ve Filistin’in bulunduğu topraklara verilen özel isimdir.

Birçok dinin doğduğu bu topraklar, Haçlı Seferleri’nin yapılmasına sebep olmuştur. Günümüzde de Arap-İsrail gerginliğinin başlıca nedenidir.

İslamiyet, Hristiyanlık ve Yahudiliğe göre İbrahim peygamber, Harran’da doğmuştur. Daha sonra ise o zamanlar “Kenan ülkesi” olarak adlandırılan ve ilk olarak Âdem Peygamber’in torunu Enoş‘un oğlu Kenan tarafından bulunduğu söylenen, sınırları; kuzeyde Sure ve Lübnan’a, güneyde Akabe Körfezine, doğuda Madaba’ya kadar olan yere yerleşmiştir. İbrahim, oğulları İsmail ve İshak, Yakup ve Yusuf bu topraklarda yaşamıştır. İbrahim, İshak ve Yakup’un mezarları buradadır. Musa Peygamber de Yahudileri Mısır’dan çıkarmış ve Kenan ülkesine getirmiştir. İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik dinlerine göre; Tanrı, Kenan ülkesini, Hitit ülkesini ve Amon ülkesini İbrahim’in soyuna, yani Yahudilere ve Araplara vermiştir. Bu toprakları değerli kılan Kenan, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Davud, Süleyman ve İsa’nın burada yaşamış olması; İbrahim ve Kenan dışındakilerin burada doğmuş olması; Yakup ve Yusuf hariç hepsinin burada ölmesi; İsa’nın burada kutsanması ve İbrahim ve oğullarının burada sünnet olmasıdır.

[6] Hac; Kâbe’nin yanı sıra diğer bazı kutsal yerlerin birlikte ziyaret edilmesi, umre ise sadece Kâbe ziyareti olarak tanımlanır. Hac; Kur’an’da Hac Suresi’nin 28. ayetinde Müslümanların çeşitli yararlar için Kutsal Ev‘i ziyareti olarak tarif edilir.

Osmanlı döneminde hac ve umre ziyaretleri üç kutsal mescidin (Mescid-i Aksa, Kâbe ve Mescid-i Nebevi) ziyaretinden oluşuyor ve kutlu yolculuk ilk kıblemize ev sahipliği yapan Kudüs’ten başlıyordu.

[7]  Sünni İslamiyet’te Kudüs, Milattan Sonra 610 yılında ilk Kıble olmuştur ve Kur’an’a göre Hazreti Muhammed, 10 yıl sonra Miraç’a bu şehirden çıkmıştır.

[8]   https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201603241021739686-suudi-arabistan-hac/

 

[9]  http://www.gundem.be/tr/konuk-yazarlar/hac-arabistan-ve-abd

[10]  https://odatv.com/turkiyeden-hacilar-suudi-arabistana-ne-kadar-para-kazandirdi-2011101200.html

[11]  https://www.cnnturk.com/dunya/trump-bir-telefonumla-suudi-krali-selmandan-500-milyon-dolar-aldik

 

[12] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/wikileaks-ortadoguda-teroru-suudiler-finanse-ediyor-16461591

 

[13] Acluni İbni Asakir, https://www.google.com/search?client=firefox-b-d&q=%22Kim%2C+zalime+yard%C4%B1m+ederse+Allah+o+zalimi+ona+musallat+eder.%22

[14] “İşte biz, kazanmakta oldukları günahlar sebebiyle zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmına böyle musallat ederiz.”

http://www.kuranmeali.com/AyetKarsilastirma.php?sure=6&ayet=129

[15]  1948’de döviz yokluğu gerekçesiyle hacca gidiş yeniden yasaklanmış,

1960’lı yılların başında birkaç sene kesintiler olmuşsa da, sonraki yıllar­da yine izin verilmiş ve çok sayıda insanımız hac görevini yapmıştır.

1971’de 12 Mart muhtırası ile 3 yıl sürecek olan bir ara dönem yaşanmıştır.

1990 yılında hacı sayısında meydana gelen düşüş, Suudi Arabistan’ın 1988′ de uygulamaya koyduğu ancak bu yıla kadar aşılabilen ülke kontenjan sınırlamasının, bütün diplomatik temaslara rağmen aşılamaması ve bu arada Irak güzergâhındaki yol emniyetinin de kalmaması sebebiyle, kara yolu ile hac seyahatinin iptal edilmesindendir.

http://ktp.isam.org.tr/pdfdrg/D170404/2007/2007_ERSOYS.pdf

 

“MUHTEREM EFENDİM”!..

Kemal-Rasim_1

Kılıçdaroğlu’na 2013 yılında; “ana muhalefet lideri sıfatıyla ABD Büyükelçisi ile bir otelde baş başa 2,5 saat ne görüştünüz” sorusu soruluyordu.

Hiçbir zaman bu soruya cevap vermedi.

Şimdi ise,  Başdanışmanı Rasim Bölücek’in, CIA’ya çalıştığı kesinleşen Enver Altaylı ile 1159 defa hangi konuları konuştuğu soruluyor, yine cevap verilmiyor.

Düşünebiliyor musunuz soru sorarak siyasi iktidarı denetlemesi gereken bir lider,  kendisine sorulan sorulara cevap vermekten kaçınıyor!..

***

Yukarıda hatırlattığım sorunun ne derece önemli olduğunu anlayabilmek ve cevabını bulabilmek için kahramanımızı biraz tanımak gerekir.

Açık kaynaklardan herkesin kolayca ulaşabileceği bilgileri özetliyorum:

Enver Altaylı, Özbekistanlı Şakir Efendinin oğludur.

Gençliğinde hukuk eğitimi almıştı.[1]

Fuat Doğu[2] tarafından göreve başlatıldığı MİT’te, 1968-1973 tarihleri arasında “Sovyetolog[3] olarak çalışmıştı.

1977-1980 tarihleri arasında; Hergün gazetesinin başyazarı ve genel yayın yönetmeni idi.

Bu dönemde MHP’nin Almanya Genel Müfettişi olarak da görev yapmıştır.

1990’lı yılların başında yeni Orta Asya Türk cumhuriyetlerinin kurulmasında etkin rol oynadığı kabul edilir.

Üç kitap yazmıştır.[4]

1962 yılında Kara Harp Okulu’nda öğrenci iken, Talat Aydemir’in darbe girişimine katılmış ve tutuklanmıştır.

***

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, aralarında Enver Altaylı’nın da bulunduğu 4 şüpheli hakkında yürüttüğü FETÖ soruşturmasını tamamladığını kamuoyuna açıkladı.

İddianamede, en çok Altaylı’nın Fetullah Gülen’e yazdığı mektuplar dikkatimi çekti.

Gülen’e “Muhterem Efendim” diye hitap eden Altaylı’nın mektuplarından, 26. Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ[5] ile Silivri Cezaevi’nde iken şüpheli şekilde ölen MİT Asya Bölge Koordinatörü ve Müsteşarlık Karargâhı Başmüşaviri Kaşif Kozinoğlu’nun[6] etkisiz hale getirilmelerini istediği anlaşılıyor.

O tarihlerde Yargı’ya ve Emniyet’e büyük ölçüde hâkim olan Fetullah Gülen, Altaylı’nın isteğini[7] yerine getirmiştir!

Başbuğ tutuklanmış; Kozinoğlu ise, Silivri Cizaevi’nde şüpheli bir şekilde öl(dürül)müştür!

Altaylı mektubunda Fetullah Gülen’e “zat-ı alileriniz[8] düzeyinde övgüler dizdikten sonra, bağlılık yeminini şu cümleler ile eda etmiştir:

Lütfen beni bir öğrenciniz, bir muhibbiniz, bir küçük kardeşiniz kabul etmeniz bana hediyelerin en büyüğüdür. Hizmet kervanınızda benim de payım olursa bu da Rabbimin bana en büyük lütfu olacaktır.

Altaylı, Kozinoğlu’nun MİT’in başına getirileceğini duyduktan sonra:

Eğer böyle bir şey olursa, Allah memleketi, devleti, Fetullah Gülen’i, Cemaatin önde gelenlerini korusun. Bu bir felaket olur” diyerek, Gülen’e elini çabuk tutmasını tavsiye etmiştir.

Enver Altaylı, FETÖ’nün çatı kurumu olan TUSKON[9] Başkanı, aynı zamanda örgütün iki numaralı ismi olan Mustafa Özcan[10] ile de yakın ilişki içerisindeydi.

Enver Altaylı, Zaman gazetesindeki röportajında; “Orta Asya’da Türk jeopolitiğinin içini dolduracak insan Fethullah Gülen Hocaefendi’dir” diyerek, FETÖ’ye biat ettiğini bir kez daha vurgulamıştır.

Altaylı, damadı Metin Can Yılmaz’ın[11] FETÖ üyesi olduğunu bilerek kızıyla evlenmesine izin vererek, yerini iyice belirlemiştir.

Damat Metin Can Yılmaz, eski MİT mensubu Mehmet Barıner’in[12] yurt dışına kaçırılma girişimi ile ilgili olarak başlatılan soruşturma kapsamında tutuklanmıştır…

***

Enver Altaylı, “Abdi İpekçi’yi Sovyetler öldürdü” açıklamasının da sahibidir.

Birgi kirliliği yaratmada bir numaradır!

Enver, aynı zamanda Almanya vatandaşıdır.

Telefonuna üst düzey FETÖ’cülerin kullandığı “Signal” isimli haberleşme programı yüklü olduğu tespit edildi.

Adres defterinde kayıtlı çok sayıda ilginç isim vardır; Mümtazer Türköne dikkatimi çekenlerden biridir.

Enver Altaylı, CIA’nın Orta Amerika Şefi Alen Fiers ile FETÖ kumpaslarının gündemde olduğu dönemde, tam 53 kez telefonla görüşmüştür.

Altaylı, Ruzi Nazar’ın[13] manevi oğlu gibiydi.

Nitekim, Altaylı’nın eşine ait Antalya-Manavgat’taki otelde yaşıyordu.

Ruzi Nazar ile Enver Altaylı (ve Reina katliamının sanığı Abdulkadir Masharipov) Fergana Vadisi’nden[14] hemşeri olurlar.

Batı Türkistan’daki Fergana Vadisi CIA’nın ajan tarlası gibidir…

Enver Altaylı, Trump’ın eski Ulusal Güvenlik Danışmanı General Michael Flynn’e yazdığı mektupta; “Türkiye Başbakanına göre, ABD düşman, darbe girişimi komplodur” diyerek, Binali Yıldırım’ı şikâyet ettikten sonra, “Ordu içerisinde çok sayıda Rusya yanlısı general var ve bunlar Perinçek’in kontrolündedir. Bu generallerin hiçbiri darbe girişiminde yer almamıştır” tespitini yaparak bir de ihbarda bulunmuştur…

***

Peki, Enver Altaylı’nın 1159 defa görüştüğü Rasim Bölücek kimdir?

Y-CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na  “15 Temmuz Darbe Girişimi” için “kontrollü darbe”  nitelemesi yapmasını tavsiye eden Başdanışmandır.

CHP milletvekillerinin özel kartla çıktığı CHP Genel Merkezi’nin 13. Katı Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na tahsis edilmiştir;  buna karşılık milletvekillerinin dahi çıkması yasak olan 14. kat ise, Başdanışman Rasim Bölücek’e çalışma ofisi olarak tahsis edilmiştir.

Öyle bir danışmandır yani!

Ekmelettin İhsanoğlu’nu onun aday yaptırdığı söylenir.

Resmi kayıtlara göre, New York’ta ikamet etmekte olan Bölücek, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin şirketi Metropol İmar A.Ş’den Yönetim Kurulu Üyesi olarak ücretini almaya devam etmektedir.[15]

Geçmişte DYP ve BBP’ye danışmanlık yapan Bölücek, bir dönem de MHP’ye “danışmanlık” yapmıştır.

11 Şubat 2015’den önce “RTÜK Başkanlık Müşaviri”  olarak görevliydi.

Rasım Bölücek’e Dersimli Kemal’in bir sarılışı var ki, arkadaşı Ahmet Altan’ı orta yerinden çatlatmadığına şükrettik!

Parti içerisinde Kılıçdaroğlu’nun konuşma metinlerini Rasim’ın yazdığı söyleniyor.

Tıp Doktoru olan Rasım’ın, “sağ seçmen ile CHP arasındaki ilişkiyi sağlamak” amacı ile kiralandığı savunuluyor.

Y-CHP, sözde “solcu” ya, sağ seçmenle ilişki kuramıyor, Rasim bu ihtiyacı gideriyor!

Rasim, “solcu” CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nu da kardeşi gibi seviyormuş…

***

Gelelim Saltuk Buğra Kavuncu’ya:

Enver Altaylı’nın yeğeni Saltuk Buğra Kavuncu[16], İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in prensidir.

İyi Parti’nin Genel İdare Kurulu Üyeliğine seçildikten sonra, genel başkan yardımcılığına da getirilmiştir.

Parti’nin sözcülüğünü yapacak kadar, “ülkücü ideolojiye” ve Türkiye siyasetine hâkim bir değerdir!

Saltuk Buğra, yerel seçimlerde İyi Parti’nin İstanbul İş Başkanlığını yapmıştır[17].

Ekrem İmamoğlu’nun her konuşmasında; solunda Kavuncu, sağında Kaftancıoğlu’nu görmeye alıştık.

Buğra’nın babası Prof. Dr. Orhan Kavuncu, bir dönem Türk Ocağı Başkanlığı[18] yapmıştır.

ANAP’tan milletvekili seçilmiş, BBP’de Genel Başkan Yardımcılığı görevini de yürütmüştür.

Baba Orhan Kavuncu, Enver Altaylı’nın ablası ile evlidir…

Mümtazer Türköne’nin ilk eşi Mualla Kavuncu da Orhan Kavuncu’nun kız kardeşidir…

***

Açık kaynaklardan derlediğim bilgiler bu kadardır.

Kuvayı Milliyeci yurtseverlerin bin bir zorlukla kurup, bugünlere getirdikleri milli istihbarat teşkilatımız MİT’e[19], CIA tarafından yapılan sızmalar ayrı bir hüzünlü yanımızdır.

Şimdilik bu hususu tartışmaya açarak, asıl konuyu dağıtmıyoruz.

MİT’e bu ölçüde sızan CIA’nın, siyasi partilere sızmadığını düşünmek saflıktır.

Asıl paylaşmak ve vurgulamak istediğim tespit budur.

Düşündürücü olan bir önemli tespitim de; Mustafa Kemal Atatürk’ün partisi CHP’nin, Deniz Baykal’a kurulan kaset operasyonu ile işgal edilmiş ve Kemal Kılıçdaroğlu ile arkadaşları tarafından ABD’nin hizmetkârı duruma getirilmiş olmasıdır.

Bu son tespiti doğrulayan yüzlerce kanıt sunabilirim.[20]

Nedense, CHP tabanı bu gerçeği kabullenemeyerek, işgalin devamına ortamı hazır bulundurmakta; inadına, CHP’li olmayan Dersimli Kemal’i CHP’nin başında tutmaktadır.

Bir gün FETÖ’ye kol kanat geren Yeni CHP yönetimi, bir başka gün PKK/HDP için kalkan olmakla, tarihinin en büyük ihanet dönemini yaşamaktadır…

CHP’yi geri almadan, Türkiye’yi geri almanın imkânsızlığı defalarca ortaya çıkmasına karşın, CHP tabanının silkinip kendine gelememesini, bir türlü anlayabilmiş değilim.

Bonzai”nin o kadar etkili olduğuna ise asla inanamıyorum!..

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

[1]A.Ü. Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, Linz Üniversitesi’nde Doğu Avrupa Bilimleri’ne bağlı dil kurslarını bitirdi. Doğu Avrupa Hukuk Enstitüsü, Hukuk Fakültesi ile Köln Üniversitesi’nde eğitim gördü.

[2] Mehmet Fuat Doğu, 1954 yılında MAH Başkanlığı emrine tayin edilmiştir. II. Dünya Savaşı sırasında Nazi İstihbarat Şefi olan ve savaştan sonra müttefiklerin safına geçerek soğuk savaşta komünizme karşı istihbarat faaliyetlerinin merkezi olan Reinhard Gehlen’in öğrencilerindendir. 27 Ağustos 1962 tarihinde MAH Reisi olarak atanmıştır. Bu görevde 25 Ağustos 1964 tarihine kadar kalmıştır. 1 Mart 1966 tarihinde ikinci kez MİT Müsteşarlığı görevine getirilmiştir.

[3] MİT’te ilk defa “Sovyetolog” olarak görev yapan eleman Enver Altaylı’dır.

[4] Komünist Teoriler ve Sovyet Yayılma Siyaseti, Esir Türk İllerinde 90 Gün ve İran Ülkü tarafından kaleme alınan “Büyük Oyundaki Türk: Enver Altaylı”.

[5] Orgeneral İlker Başbuğ, Ağustos 2013’te İstanbul 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi tarafından karara bağlanan Ergenekon davasında “darbeye teşebbüs” ve “terör örgütü yöneticiliği“nden müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

[6] 10 Mart 2011 tarihinde Zekeriya Öz tarafından ifadesi alınan Kaşif Kozinoğlu, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesince sorgulandı ve tutuklanmasına karar verildi. Mahkemeye çıkartılmadan 13 Kasım 2011’de Silivri Cezaevi’nde şüpheli bir şekilde yaşamına veda etti.

[7] Enver Altaylı, Fetullah Gülen’e yazdığı mektupta şu ifadeleri kullanmıştır: “Özbekistan’da Şenkal Atasagun’un Özbekistan görevlisi olarak çalışan Kaşif Kozinoğlu, terfi ettirilmiş ve merkezi Taşkent’te bulunan, Orta Asya istihbaratını koordine etmekle görevli büronun başına getirilmiştir. Okulların kapatılma sürecinde en büyük ihanet payı adı geçen bu şahsa aittir. Kozinoğlu insan olarak baştan aşağı ahlaki zaaflarla dolu, menfi insan tipinin müşahhas bir örneğidir. Atasagun ve ulusalcılardan himaye görür.”

 

[8] Zat-ı Ali: Yüce zat, yüksek şahsiyet anlamındadır.

 

[9] Türkiye Sanayici ve İşadamları Konfederasyonu

 

[10] https://www.memurlar.net/haber/665444/konsolos-taciri-feto-cu.html

 

[11] http://fetogercekleri.com/fetode-bugun/eski-mit-mensubunun-damadi-da-tutuklandi/

 

[12] https://www.sabah.com.tr/gundem/2020/01/24/altayli-iddianamesinde-karlov-suikasti-baglantisi

 

[13] https://tr.wikipedia.org/wiki/Ruzi_Nazar

 

[14]  Fergana Vadisi, Orta Asya’da Özbekistan’ın doğusunu, Kırgızistan’ın güneyini ve Tacikistan’ın kuzeyini kapsayan vadi.

[15] https://www.aksam.com.tr/guncel/rasim-bolucek-hakkinda-her-sey/haber-1039653

 

[16] https://m.yeniakit.com.tr/kimdir/Bu%C4%9Fra_Kavuncu

 

[17] https://www.yenicaggazetesi.com.tr/iyi-parti-istanbul-il-baskani-belli-oldu-207264h.htm

 

[18] http://orhankavuncu.com/index.php/hakkinda/ozgecmis

 

[19] Teşkilat-ı Mahsusa, 17 Kasım 1913 tarihinde Enver Paşa tarafından kurulmuştur. Karakol Cemiyeti, 5 Şubat 1919’da Talat Paşa’nın emri ile kurulmuştur. Kurtuluş Savaşı yıllarında Zabıtan, Yavuz, Hamza ve Felah adlı cemiyetler istihbarat görevini yürütmüştür. 19 Temmuz 1920 tarihinde Genelkurmay Başkanlığına bağlı Askeri Polis Teşkilatı kurulmuştur. 1 Nisan 1921’den itibaren Tetkik Heyeti Amirlikleri istihbarat görevini devralmıştır. 3 Mayıs 1921’de Enver Paşa’nın kurduğu Müsellah Müdafaa-i Milliye (Mim Mim Grubu) milli istihbarat görevini yürütmüştür. 1926’da Mustafa Kemal Atatürk Milli Emniyet Hizmeti’ni (MAH) kurmuş daha sonra Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) adı ile faaliyetlerini bugüne kadar sürdürmüştür.

http://www.mit.gov.tr/tarih_index.html

 

[20] http://chp-muhalefethareketi.biz.tr

 

“EVET BİZ MUTLU OLDUK”!..

 Biz mutlu olduk_1

 

Peygamberimizin “Ölülerinizi hayırla yâd ediniz” buyurduğu rivayet edilir.[1]

Bu yüzden ölülerin arkasından pek konuşmayız.

Geleneğimizdir.

Lakin siyasiler bu kuralın dışındadır; onları her zaman eleştirmek yurttaşlık ödevleri[2] arasında sayılır…

***

97 yaşında sonsuzluğa uğurladığımız Zekiye Rahşan Ecevit,  Türk siyasi hayatının son 50 yılına damgasını vuran CHP’nin Üçüncü Genel Başkanı Bülent Ecevit’in eşi ve sağ kolu olması nedeniyle önemli bir siyasi figürüdür.

Bu yüzden, her ikisini birlikte övmek veya birlikte eleştirmek doğru olur.

Gerçekten de Rahşan Ecevit’in vefatının ardından en çok konuşulan Bülent Ecevit ile ilişkisi oldu.

Aşkları, evlilikleri, otobüste Bülent Bey’in omuzuna yaslanıp birlikte uyumaları, şiirleri, romanları, güvercin uçurmaları hep hatırlatıldı.

Siyasi duruşlarından; başarılarından, başarısızlıklarından, Türk siyasi hayatına neler kattıklarından pek söz edilmedi…

***

Hiç kuşku yok ki, Ecevitlerin artıları eksilerinden daha çoktur.

Şair ruhlu olan Ecevitler, pek çok önemli kararlarında duygusallıklarını gizleyememişlerdir.

Her ikisi de İskandinav ülkelerine göre siyasi tiplerdi.

Bülent Ecevit’e sağlığı ile ilgili sorulduğunda; “Ben eşim Rahşan Ecevit’in sağlık durumu iyidir” şeklinde ikili cevap vermesi, iki ayrı bedenle bir kişi olarak yaşadıklarını göstermekteydi.

Eski Halkevleri Genel Başkanı Tabii Senatör Ahmet Yıldız’ın tarifi ile Bülent Ecevit “iyi bir ikinci adamdı”; [3] liderlik gömleği üzerinde bol duruyordu.

Nitekim Atatürk’ün kurduğu köklü parti CHP’yi, elinin tersi ile iterek, kendisinden sonra yaşamasının olanaksız olduğu daha o zaman belli olan DSP için olağanüstü çaba sarf etmiştir.

Karaoğlan, Deniz Baykal ve Ali Topuz gibi CHP’nin sivrilmiş siyasetçileri ile mücadele edememiş, küsüp gitmeyi tercih etmiştir.

Sonuç itibariyle, CHP tabanını karpuz gibi ortadan böldüğü[4] için adı “bir bölen” e çıkartılmıştır.

Başkent’in 25 yıl süreyle Melih Gökçek gibi bir fırsatçı siyasetçinin eline geçmesinin[5]   başlıca sorumlusu; SHP ile ittifaka yanaşmayarak,  DSP’yi yerel seçimlere sokan Ecevit’in, af edilmez duygusal kararıdır…

Bütün bu kararların alınmasında, Ecevit’in sağ kolu ve Genel Başkan Yardımcısı Rahşan Ecevit birinci derecede rol oynamıştır…

***

Rahşan Hanım, Fetullah Gülen’in elini ilk defa sıkan hanım olarak tarihe geçmiştir![6]

Çat kapı Ecevitlere misafir olan Gülen, daha sonraki yıllarda onları fena halde kullanmıştır.

Ne ezilen, ne ezen, insanca hakça bir düzen”  sloganını şiar edinip, “Ak günlere”  ulaşmak için dağa taşa “Umudumuz Karaoğlan” yazan biz idealist gençliği, 12 Eylül darbesinden sonra;  “inançlara saygılı laiklik[7] kavramını ortaya atarak, acayip bir hayal kırıklığına uğratmıştır…

Sanki o güne kadar savunduğumuz laiklik, inançlara saygılı değildi!

İdolümüz Karaoğlan, küçücük dünyamızı her geçen gün biraz daha yıkıyordu.

Fetullah Gülen Hareketi” (son tahlilde CIA tabii ki) Ecevit’i öylesine kuşatmıştı ki, MGK’nda bile, Umudumuz Ecevit,  Fetullah’ı savunmak zorunda kalmıştır…[8]

Ahirette eğer Allah bu imkânı verirse şefaatçi[9] olacağım ilk kişi Ecevit’tir[10] diyen Fetullah Gülen’in, yurt dışına çıkmasını, başka bir ifade ile hapse tıkılmasını da engelleyen de Umudumuz Ecevit’tir…

***

Ecevitlerin vefatlarının ardından; şiirleri, romanları, sadakatleri ile aşklarının öne çıkması, siyasetteki başarısızlıklarını gizlemeye yetmemiştir.

DSP’de ağırlığını iyice yitiren Rahşan Hanım, 2009 Kurultayında Zeki Sezer’e karşı aday Prof. Dr. Alemdar Yalçın’a destek vermiş ise de seçimi Masum Türker kazandığı için kendi kurduğu partide, bizzat kendisinin seçtiği delegeleri söz dinletemeyip, ağır bir yenilgiye uğramıştır.[11]

Rahşan Hanım, daha sonra ak güvercinli partisinden istifa edip, kurucu genel başkanlığını Hulki Cevizoğlu’nun yaptığı Demokratik Sol Halk Partisi’ni kurmuştur.

Daha sonra genel başkanlığına geçtiği bu parti de beklenen ilgiyi görmediğinden, 2010 yılında kapanmıştır.[12]

***

Siyasetteki başarısızlığı defalarca tescil edilen Rahşan Ecevit’in, CHP’ye kurulan kaset tezgâhından sonra, Emrehan Halıcı ile birlikte CHP’ye gidip Kılıçdaroğlu’na destek vermesini[13] özeleştiri olarak kabul edebilir miyiz bilmem.

Rahşan Hanım, Kılıçdaroğlu’na desteğini, “Adalet Yürüyüşü”nde de devam ettirmiştir.[14]

Denebilir ki, Bülent Bey’in siyasete adeta itekleyerek soktuğu Rahşan Hanım’ın, Köylü Derneği’nden sonra, sorunsuz bir şekilde yönetebileceği en uygun makam, ancak bir vakıf olabilirdi ki, Rahşan Ecevit-Bülent Ecevit Bilim Kültür ve Sanat Vakfı’nın Başkanlığını yaparak bunu ispatlamıştır…

***

Bülent Ecevit’in, duygusal bir adam olmasına rağmen, devlet adamlığını inkâr edecek değiliz:

Kıbrıs çıkarmasını kim unutturabilir ki.

ABD’nin Irak’ı işgal etmesine karşı çıkışı, yurtseverliğinin en onurlu hareketi sayılır.

ABD’nin “haşhaş yasağı”na karşı dikilişi de kuşkusuz öyledir.

Hele de; Amerikan ambargosundan sonra,  1975’te Amerikan üslerini kapatması kararına şapka çıkartıyorum…[15]

***

1999 seçimlerinde Ecevitleri yüzde 22 oy oranı ile iktidara getiren Türk halkı, 2002 seçimlerinde DSP’nin oylarını yüzde 2.1’ e düşürerek,  siyaset sahnesinden çıkarttı.[16]

Ecevit, siyasi yaşamında çok hatalar yaptı; en büyüğü küresel sermayenin has adamı Kemal Dervişoğlu’na ekonomiyi teslim etmiş olmasıdır.[17]

Ecevitler, bu dünyadan göçtü gitti ama en büyük hataları olan Kemal Derviş’i, Y-CHP içerisinde Faik Öztrak ile yaşatmaya devam ediyorlar.[18]

Hicaz’da; ihrama girilen yerden Kâbe’ye kadar olan 110 bin metrekare arazinin, son sahibi olan Ecevit; Türk hacılara konaklama yeri yapılması için 2 milyar dolar değerindeki bu arazisini devlete bağışladı.[19]

Öyle de bir yönü var…

***

Ecevitler, ilginç insanlardı:

Birlikte çalışacakları insanlarda kendilerine koşulsuz “itaat”  etmeleri, aradıkları ilk koşuldu.

Büyük olasılıkla ikinci koşul da yoktu!

Bu hataları nedeniyle de sürekli ihanete uğramışlardır.

Siyasette; iz bırakan, yol açan, önderliği kabul edilen bir tek kişi yetiştirmiş değillerdir.

Rahşan Hanım’ın gazeteci Kadir Çelik’le yaptığı ve daha sonra kitaplaştırılan[20] mülakatı, “Evet biz mutlu olduk” diye noktalamasını, ben şahsen eski bir Ecevitçi olarak bir türlü içime sindiremedim.

Mutlu iseler, mutlu olmadık diyecek halleri yoktu elbette…

Demek ki, Ecevitler hep mutluydular!

Ya biz?!..

Gençliğini onların peşinden giderek, dağlara-taşlara “Umudumuz Ecevit” yazan bizler; hiç mutlu olduk mu acaba?

Av. Cemil Can

 

 

 

 

 

[1] http://www.gazetevatan.com/suleyman-ates-245474-yazar-yazisi–olulerinizi-hayirla-y-d-edin-/

 

[2] Yurttaşlık ödevlerinin başında Siyasi Hak ve Ödevler gelir. “Seçme ve Seçilme Hakkı”nın en iyi şekilde kullanılabilmesi için siyasetle ilgilenmek şarttır. Siyasetle ilgilenmek; bütün siyasi hareketleri incelemeyi ve eleştirmeyi de kapsar.  Ülke yöneticilerini eleştirmek,  daha sonra gelecek yöneticilerin niteliklerinin belirlenmesi ve belirginleşmesi bakımından son derece önemlidir. Devletin başına en yetkin ve dürüst siyasetçilerin getirilmesini sağlamak, yurttaşların en önemli ödevidir. Bu ödevin doğru bir şekilde yerine getirilebilmesi için siyasete katılımın önündeki engellerin tümünün kaldırılması gerekir. “Parti içi demokrasi” siyasetle ilgilenmenin olmazsa olmazlarındandır. İnsanları siyasetten uzak tutmak veya belli kesimlere siyaseti yasaklamak, o kişilere yurttaşlık ödevlerini yasaklamak anlamına gelir ki, ihanetle eş değerde bir aymazlık kabul edilmelidir.

 

[3] 12 Eylül Darbesinden sonra Ahmet Yıldız, uzunca bir süre zamanının çoğunu Ankara’daki Trabzon Kültür ve Yardımlaşma Derneği’nde briç oynayarak geçirirdi. Oyun aralarında genellikle siyasi analizler yapardı. Bir seferinde; Bülent Ecevit’le ilgili yaptığı değerlendirme yaptı. Şöyle dedi: “Ayıbı yok, kaybı yok, okur-yazarçizer iyi bir ikinci adamdır; lider olamaz.”

 

[4] http://www.ysk.gov.tr/tr/27-mart-1994-mahalli-idareler-genel-secimi/2804

 

[5] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-41637837

 

[6] https://t24.com.tr/haber/gulenin-elini-sikan-ilk-kadin-benim,31960

 

[7] http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1134451/ideolojik-yonuyle-bulent-ecevit.html

 

[8] https://www.internethaber.com/ecevit-ve-fetullah-gulen-arasindaki-tuhaf-iliski-1704584h.htm

 

[9] Şefaat, İslam terminolojisinde, evliya gibi kendisine Allah tarafından izin verilen kişilerin ve özellikle peygamberlerin, inananların affedilmesi için dilekte bulunması anlamına gelir.

 

[10] https://www.yeniakit.com.tr/haber/sefaatin-sifresi-imrali-31350.html

 

[11] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diger/62144/DSP_de_Masum_Turker_zamani.html

 

[12]http://web.archive.org/web/20150202021947/http://www.cnnturk.com/2010/turkiye/01/17/dshpde.cevizoglu.gitti.ecevit.geldi/559799.0/index.html

 

[13] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/rahsan-ecevit-kurultayda-14802683

[14] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/rahsan-ecevitten-kilicdarogluna-destek-mesaji-40514085

[15] https://odatv.com/40-yil-once-ecevit-ambargo-uygulayan-abdye-ve-natoya-nasil-rest-cekmisti-03081834.html

 

[16] https://www.dw.com/tr/bir-b%C3%B6lenin-partisi-yine-oylar%C4%B1-b%C3%B6lecek-mi/a-47620324

 

[17] http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hurriyet-pazar/ecevitin-12-yil-sakli-tutulan-anilarindan-kemal-dervis-seytani-hesaplar-icerisindeydi-40782925

 

[18] http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hurriyet-pazar/ecevitin-12-yil-sakli-tutulan-anilarindan-kemal-dervis-seytani-hesaplar-icerisindeydi-40782925

 

[19]  http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/mehmet-tezkan/bulent-ecevit-in-mekke-deki-arazisi-2643387

 

[20] https://www.idefix.com/Kitap/Bulentimle-Bir-Omur-Rahsan-Ecevit-Anlatiyor/Kadir-Celik/Edebiyat/Soylesi/urunno=0000000221738

ALİLERE AÇIK MEKTUP!..

eşler tiyatrodaaa

Sayın Uzunali;

(Ve diğer bilumum Aliler…)

Kılıçdaroğlu ve  İmamoğlu’nun eşleri’nin CHP İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu ile birlikte (ikinci kez)  HDP eski Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın eşine destek vermek amacıyla bir etkinlikte yan yana görüntü vermelerini eleştiren paylaşımlardan rahatsızlık duyduğunuz anlaşılıyor.

Bu iyi bir şey!..

Bu eylemi bir suç gibi gösterdiğimiz şeklindeki eleştiriniz ise yersizdir.

Zira ortada bir suç olduğunu söyleyen yoktur!

Ayrıca dedikodu da yapmıyoruz.

Bir fikrin savunuculuğunu yapıyoruz.

Dolayısıyla bu konuda da haksızlık yapıyorsunuz…

Sadece gazetelerde yer alan gerçek olan bir durumu paylaştık. Sizi rahatsız eden nedir onu da anlayabilmiş değiliz. Umarım bu yoruma cevap yazarken rahatsızlığını da anlatırsınız.

Şimdi bizi rahatsız eden hususları anlatalım:

  • HDP, PKK’nın Meclis’teki uzantısıdır. Bu benim tespitim değil, kendilerinin itirafı ve kabulüdür. Kanıtlı ispatlı bir gerçekliktir. Herhalde buna itiraz edecek değilsiniz. Eğer itiraz ediyorsanız, Görevden alınan HDP’li belediyelerin, PKK’ya yaptıkları yardımları ve belediye olanaklarını nasıl kullandırdıkları ile ilgili haberlere göz atarak çıplak gerçeği öğrenebilirsiniz.

İlaveten, HDP’li belediyelerin “eş başkanları” Kandil’deki PKK yöneticileri tarafından atandığı ortaya çıkmıştır.

Bunun gibi yüzlerce kanıt HDP’nin PKK’nın Meclisteki “siyasi uzantısı” olduğunu ortaya koymaktadır.

  • PYD ise PKK’nın Suriye’deki uzantısıdır. PKK/PYD Amerika’nın Ortadoğu’daki “kara gücüdür”. Bunu da ben uydurmuyorum. Hem Amerikalı yetkilileri bunu söylüyorlar, hem de PKK/PYD yöneticileri bu durumu kabulleniyorlar.
  • Hal böyle olunca; HDP’nin, Amerikan politikalarını Türkiye’de uygulamakla görevli “siyasi” bir parti olduğu ortaya çıkıyor. Bu duruma kendilerinin bir itirazı yok. Sizin neden var onu şimdi anlatırsan iyi olur. Biz de aydınlanırız.
  • Amerika’nın Ortadoğu’da ve Türkiye’deki politikaları, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile formüle edilmiştir. Bu politikaların içerisinde 23 ülkenin sınırlarını ve rejimlerini değiştirmek de vardı. Türkiye de bu programa dâhildir. Yeni oluşacak devletler ve sınırları ile ilgili haritayı Amerikalılar bir NATO toplantısında paylaşmıştır. Haritayı Google’dan bulabilirsin…
  • Bu dört maddede özetlediğim hususlar, HDP’nin emperyalist ABD ile işbirliği içerisinde olduğunu ve son tahlilde ABD’ye askerlik yaptıklarını göstermektedir…

***

Yukarıdaki tespitlere bir itirazınız olacaksa, önce onları söyleyiniz. Karşı kanıtları göstereceğiz. Ondan sonra tartışmaya devam edebiliriz.

Eğer bir itirazın yoksa takip eden şu soruların cevaplarını düşünmenizi rica ediyorum:

Emperyalizmin çıkarlarını savunan böyle bir işbirlikçi parti ile Atatürk ve arkadaşlarının emperyalizme karşı mücadele ederken kurdukları Cumhuriyet Halk Fırkası’nın devamı olan CHP’nin, birlikte görüntü vermesi yakışık alıyor mu?

Böyle bir görüntü HDP ile PKK arasındaki organik ilişkiyi gizlemek çabası değil midir?

HDP ile ittifak da aynı mahiyette bir işbirliğini ortaya koymuyor mu?

HDP, Kurtuluş Savaşı yıllarında düşmanla işbirliği içerisinde olan Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne ne kadar da benziyor değil mi?

Emperyalizmi ilk defa yenen “Tam Bağımsızlıkçı” Kuvayı Milliyecilerin partisine, ABD’nin 40 bin TIR silah vererek desteklediği ve 40 binden fazla insanımızı katleden bir terör örgütünün Meclis’teki uzantısını, meşru bir siyasi parti gibi göstermek, şanlı tarihini ve mirasını ret ve inkâr etmek anlamına gelmiyor mu?

BU SORULARIMA AKLA YATKIN; KANITLI, İSPATLI YANITLAR VERMENİZİ BEKLİYORUM…

BU ARADA SORULARINIZ DA OLACAKSA, ONLARI DA İLETİRSİN CEVAPLARIZ.

Gördüğün gibi dedikodu yapmıyoruz…

Ayağı yere basmayan eleştirilerinizi bile ciddiye alıp, gereğini yapıyoruz.

Sözlerimi bitirirken, bir hususa daha değinmek isterim:

Diyeceksiniz ki, madem HDP, PKK’nın uzantısıdır ve PKK da ABD’nin kara gücüdür, AKP iktidarı neden onlara 93 milyar TL seçim yardımı yaparak, parlamentoya girmelerine izin veriyor.

Bu sorunda yerden göğe kadar haklısınız.

(Bu yardımdan yola çıkarak; siyasi iktidar, terör örgütüne yardım yapıyor diyebilirsiniz.)

Aynı soruyu bizler de soruyoruz ve yargının gereğini yapmasını bekliyoruz.

Aslında bu sorunun cevabını siyasi iktidar vermelidir. Siyasi iktidar adına İçişler Bakanı Süleyman Soylu, geçenlerde bir televizyon programında aynı soruya cevap veremedi ve topu Yargı’ya attı. Hâlbuki Yargı da “tarafsız ve bağımsız” olmayıp Reis’in kontrolü altındadır.

(Benim bu konuda bir fikrim var: CHP’nin oy toplama kaygısı ile HDP’ye yanaşacağı bilindiğinden ve CHP ile HDP gizli veya açık olarak ittifak halinde gözüktükçe halkın bu yapıyı asla iktidara getirmeyeceği tespit edildiğinden; iktidar HDP’nin siyasi faaliyetlerine izin veriyor. Bu şekilde de AKP alternatifsiz hale getirilerek iktidarının sürekliliği sağlanıyor. CHP sırtındaki PKK kamburu ile dolaşmaya mecbur bırakılıyor. 2002 yılından bu yana yaşadıklarımız bu değerlendirme ile bire bir örtüşmektedir. Fakat ne yazık ki, bu fikir CHP tabanında yeterince taraftar bulmadığı için parti  işgal altından kurtarılamamaktadır.) 

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz:

Siyasi iktidar, PKK ile ilgili olarak gereğini yaparken, uzantısı olan HDP ile ilgili olarak eylemsiz kalması kabul edilemez.

Buna rağmen bu durum HDP’nin meşru bir siyasi parti olduğunu göstermez.

Sadece siyasi iktidarın acizliğini ortaya koyar.

Bu yalın gerçekler ortada dururken, Kılıçdaroğlu’nun ve İmamoğlu’nun eşlerinin (ve CHP İstanbul İl Başkanı Kaftancıoğlu’nun) eski HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın eşi ile birlikte görüntü vermeleri doğru siyasi bir tercih değildir.

Gerçek CHP’lileri ziyadesiyle incitir.

Biz ne CHP’nin HDP ile ittifakını ne de ittifak sonrası olan bu yakınlaşmasını içimize sindiremedik, sindiremiyoruz.

Bu tür davranışlar, HDP’yi meşru bir parti gibi gösterme çabaları olarak değerlendirilir.

Sonuçta PKK’ya yararlar.

En sonunda da ABD’nin politikalarına hizmet ederler…

Bizim görüşlerimiz böyledir…

Saygıyla…

OLAN BİZİM AMERİKANCILARA OLDU!..

bizim_amerikacılar

Bizimkiler “kapitalsiz kapitalist” olmayı neden seçtiler bilemeyiz.

Belki de Amerika’ya ilk yerleşen kolonicilere özendiler.

Kim bilir belki de; devamlı “Batı”ya giderek zenginleşeceklerini, refah içerisinde bir yaşam süreceklerini umdular.

Akıl dışı nedenlerle, takım tutar gibi Amerika’yı tuttular!

Amerika ile üzüldüler, Amerika ile sevindiler…

Kısaca umutlarını “büyük devlet”e bağladılar…

Aralarında kendini öylesine kaybedenler var ki, Amerika’nın yardımı ile iktidara gelinebileceğine bile inanırlar…

Oysa onlarca örneği vardır; bu şekilde hep Amerikalılar başka ülkelerde iktidar olmuşlardır…

***

Kapitalizmi ve emperyalizmi anlatamadığımız insanlara, dünyanın en acımasız ve ahlaksız ekonomik sistemini uygulayan Amerika Birleşik Devletleri’ni[1] nasıl tanıtacağız?

Henüz sıcaklığını koruyan İranlı General Kasım Süleymani suikastı ve arkasından İran’ın Irak’taki ABD üslerine yaptığı intikal saldırıdan çok şeyler öğrenebiliriz:

Önce bir soru soruyorum:

Amerika’nın Ortadoğu’da ne işi var?

Bu soruya cevap vermiyorum, soruyu erbabına bırakıyorum; o sorsun!

Ben başka bir şey anlatacağım:

Bağımsız bir ülkeyi, “ellerinde kimyasal silahlar var, komşu ülkeler ve insanlık için tehdit oluşturuyorlar” yalanı ile işgal edenlerden azıcık söz edeceğim.

Kendi yalanlarını kısa bir süre sonra “CIA bizi kandırdı” diyerek, itiraf edecek kadar pişkin olan Amerikan yönetimi, Saddam’ı iktidardan düşürdükten ve Irak ordusunu dağıtıp, petrollerine el koyduktan sonra, çekip gitmedi; işbirlikçisi Barzani’ye Kuzey’de bir özerk yönetim kurdu, diğer işbirlikçi Talabani’yi de Irak’a kukla Cumhurbaşkanı yapıp, Irak’ın yönetimine fiilen el koydu…

***

Amerika, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da sürekli savaş istiyor.

Bir taşla, birkaç kuş vurmaya alıştılar.

Sürekli savaş demek, sürekli silah üretmek ve satmak demektir.

Ayrıca teknolojik olarak modası geçmiş, elde kalmış silahları da paraya çeviriyorlar.

Bunun için de savaş çıkarmak şarttır.

Zira silahın pazarı savaştır!..

Sürekli savaş, sürekli silah üretmek ve satmak demektir.

Savaşın sonunda “Kim kazanırsa ondan…” şeklinde başlayan bir cümle  kurmuyoruz artık.

Biliyoruz ki; savaşanlar savaşı kazanamazlar, kazanacak olanlar; savaş çıkaranlar, yani silahları satanlar ve savaşları finans edenler olacaktır.

Bu tespitin doğruluğunu yakın geçmişte yaşadığımız yöresel ve genel savaşlardan biliyoruz…

***

Savaşın nerede çıkartılacağı da çok önemlidir:

Ortadoğu ve Kuzey Afrika çıkartılmasının sebebini, sadece silah satışlarına bağlayamayız.

Bu bölgeler, dünyanın en rafine (kaliteli) petrol rezervlerine sahiptir.

Ayrıca Akdeniz’in doğusunda zengin hidro-karbon (doğalgaz) kaynakları da var.

Bu coğrafyada bağımsız ülkelerin olması,  emperyalistlerin işine asla gelmez:

Zira bağımsız ülkeleri kolay kolay savaşa sokamazlar; doğal kaynaklarını rahat sömüremezler.

Bu yüzden petrol ve doğalgaz denizlerinin üzerinde; küçük, bağımlı ve işbirlikçi bekçi devletler olsun isterler.

Büyük Orta Doğu Projesi” (BOP), bu amacı gerçekleştirmek için geliştirilmiştir.

Rejimleri ve sınırları değiştirilmeye karar verilen ülkelerden biri de Türkiye’dir.

Emperyalistler, bu planın haritasını bile hazırlayıp, yayınlayacak kadar edepsizdirler…

***

Emperyalist devletler için Türkiye’nin başka bir açıdan da önemi vardır.

Asya ile Avrupa kıtası arasında köprü olan Türkiye, petrol ve doğalgaz kaynaklarının hemen yanı başındadır ve Batı’ya akıtılmaları için gerekli geçiş güzergahlara hakim bir coğrafyadadır.

Dünyanın diğer büyük devletleri; Hindistan, Çin, Japonya ve diğer Asya ülkeleri petrol ve doğalgaz ihtiyacını, büyük ölçüde Ortadoğu’dan karşılamaktadırlar.

Ortadoğu’yu kontrol eden ülkeler, enerjiyi de kısmen kontrol etmiş olurlar.

“Enerji” yaşamın olmazsa olmazıdır; hava ve su kadar gereklidir…

Enerji baskısını kullanarak, rakip ülkelerin pazar alanını daraltmak mümkündür.

Bu bakımdan Türkiye’yi ele geçirmeden böyle bir planı uygulamak imkansızdır.

Türkiye’nin ve Türkiye’yi yönetenlerin tek şansı bu jeopolitik durumdan gelir, demek yanlış değildir.

Bu yüzden, dünyanın hiçbir süper gücü Türkiye’yi rakibine kaptırmak istemez.

Türkiye’yi yanına alan sahada daha şanslıdır…

***

Demek ki, mesele sadece; silah satmak, enerji kaynaklarını yağmalamak değildir.

Rakip devletleri zayıflatmak, onların pazar paylarını azaltmak, enerjilerini gereksiz yerlere harcatmak da savaşın bir biçimidir.

Vekalet savaşları” da denen bölgesel savaşlar, bu üç amaca da hizmet ederler.

Savaşan askerler çoğu kez; din için, mezhep için, mikro milliyetçilik için, vatan için, millet için, ümmet için savaştıklarına inandırılırlar…

Bunun için emperyalistler, az gelişmiş toplumlar için “Ilımlı İslam” örneğinde olduğu gibi, “yeni din” bile üretebilirler…

***

Burnundan kıl aldırmayan Amerika:

Füzeler indikten sonra, İran’la önkoşulsuz görüşmeye hazır olduğunu açıkladı.

İsviçre üzerinden İran yönetimine defalarca mesaj iletti.

BM’e mektup yazarak, savaş çıkartmak niyetleri olmadığını bildirdi.

NATO’dan bile yardım istedi…

Kulaklarıma inanamıyorum!..

***

ABD’nin hatırı sayılır düşünce kuruluşlarından Rand Corperation’un, Rusya’daki savunma konuları ile ilgilenen araştırmacısı Dara Massicut; ABD’nin kayıp vermemesini; “saldırının tasarlanmış sembolik bir saldırı olarak görmediği” şeklinde açıklamıştır.

ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi ise, ABD yönetiminin gereksiz provokasyonlarını sona erdirmesi gerektiğini söyledikten sonra, Amerika ve dünyanın savaşı göze alamayacağını vurgulamıştır…

Bu açıklamalar oldukça önemlidir…

***

Saldırıdan hemen sonra, Çavuşoğlu’nun Irak’ı ziyaret ederek, yalnız olmadıkları mesajını vermesi dahi son derece önemlidir.

Savaştan sonra ABD tarafından dizayn edilen Irak Meclisi’nin, yabancı askerlerin Irak’ı terk etmesini istemesi, bölge ülkeleri açısından dönüm noktası değerindedir.

Bu yaşananların ortasında, Putin ve Erdoğan’ın Türk Akımı projesinin açılışının yapılması, biraz meydan okuma ve yeni güçler dengesinin nasıl oluşacağının işaretidir.

Trump’ın “İran ABD hedeflerini vurursa  52 hedef belirledik. İçinde kültürel miraslar da var. Hepsini vururuz” tehdidinden sonra;  arkasına CENTCOM, SOCOM ve Pentakon temsilcilerini alarak yaptığı açıklamanın doğru tercümesi, “Süper Güç”ün yelkenleri indirdiğini ilan etmesidir.

Kim ne derse desin, Amerika Ortadoğu’da yenilmiştir.

En kısa zamanda da pılısını pırtısını toplayıp gidecektir…

Tam da bu sırada, İsrail’in “yeni silah”ını tanıtması, karanlıkta türkü söylemekten çok da farklı değildir…

Japonların, 1941 yılındaki Pearl Harbour baskınından 79 yıl  sonra, ABD üslerine ikinci saldırıyı İran yapmış olması, tarihe altın harflerle geçecek bir olaydır.

Kahrolsun emperyalizm, yaşasın mazlum halkların kardeşliği…

Av. Cemil Can

[1] Dünyanın başına bela olan Amerikalılar, Avrupalıların en sorunlu olan torunlarıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nin nasıl kurulduğunu, Amerika devletinin resmi tarihinden daha kolay öğrenebiliriz: Amerika Kıtası’nın keşfinden sonra, bu topraklara yerleşmek üzere giden; İngilizler, Hollandalılar, İsveçliler, Norveçliler, İtalyanlar, Fransızlar, İspanyollar, İskoçyalılar, İrlandalılar, Almanlar, Portekizliler, Polonyalılar ve Danimarkalılar yerlilere ve Kızılderililere nasıl acımasız davrandıklarını, bir karış toprak için birbirlerini nasıl boğazladıklarını, Afrika’dan zincirleyerek getirdikleri köleleri boğaz tokluğuna nasıl çalıştırdıklarını resmi tarihlerinde bile gizleyemiyorlar. Amerika ormanlarında yaşayan hayvanları avlayıp kürklerini ve balta girmemiş ormanların ağaçlarını kesip satmak suretiyle, doğayı nasıl mahvettiklerini kendi ağızlarından doğrudan öğrenebiliriz. Mısır, kabak ve fasulyeyi nasıl ekerek hayatta nasıl kalacaklarını öğrettikleri insanların, Kızılderililere yaptıkları insanlık dışı muameleler, yeni nesilleri hakkında yeterince fikir verebilir.

Aşağıdaki bağlantıyı tıklayarak öğreneceğiniz bilgiler içerisinde en büyük yalan; barışçı oldukları konusunda bütün dünyanın hemfikir olduğu Kızılderililerin güya kendilerine saldırdığıdır.

http://www.usemb-ankara.org.tr/ABDAnaHatlar/Tarih.htm

SÖZCÜ’NÜN DE BİR SÖZCÜSÜ VAR!..

sözcü_uuu

Sözcü’yü “FETÖ’ye yardım etmekten” mahkûm eden İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi, Türkiye gerçeklerini anlamaktan oldukça uzakta olduğunu karara bağlamıştır.

Devletin resmi haber ajansı AA, bu haber ile ilgili olarak yazdığı İngilizce metine, gerçekte dinlenmeyen “gizli tanıkları” da ekleyerek, Mahkemenin yetersizliğini kapatmaya çalıştı.

AA, gerçek dışı haber yaparak, daha büyük gaf yapmıştır.

Yetmezmiş gibi, olayı fark edip deşifre eden Sözcü’nün aboneliğini de iptal etti.

Bu son karar “suçüstü” yapılmış olma telaşının bir ürünüdür.

O kadar olsa iyiydi:

Ajans, kendini savunurken mahkeme yerine geçip, bir Sözcü’yü terör örgütü de ilan etti.

Kesinleşmemiş bir kararı kesinmiş gibi verdi…

***

Adalet Bakanının:

FETÖ’ye eleştiri yapmış birilerini FETÖ’cü diye mahkûm ederseniz FETÖ’yle mücadeleyi sulandırmış olursunuz” şeklindeki sözlerine kulak vermek gerekir.

Sözcü’ye tam zamanında sözcülük etmiştir.

Mahkemeler, adaletten uzaklaşıp, başka düşüncelerin etkisi altında karar vermeye başlarsa, halkın adalete ve dolayısıyla devlete olan güveni sarsılır.

Adalete güvenin sarsıldığı bir ortamda; sanki FETÖ yargılamalarında da aynı şekilde hareket edildiği inancı yerleşir.

Bu da FETÖ’cü oldukları halde mahkûm olan pek çok kişi hakkında, “acaba” sözcüğü ile başlayan soruların sorulmasına sebebiyet verir…

***

Sonuçta; bu şekildeki özensizliklerden bir tek terör örgütleri yararlanırlar.

Devlet adına hareket eden kurumlar, devletin ayağına mermi sıkarsa, insanların aklına daha neler neler gelir…

Bu mahkeme hâkimlerinin yerinde olsam; derhal çekilir, ayak altında olmayan bir sulh hukuk mahkemesinde görev isterdim…

Av. Cemil Can

NE İŞİMİZ VAR?

Ortadoğu bataklığında ne işimiz var?ne işimiz var_2

Suriye’de ne işimiz var?

Libya’da ne işimiz var?

Bu soruları sorarak; şehit cenazeleri üzerinden duygu sömürüsü yapan o adama soruyorum:

Senin Atatürk’ün koltuğunda ne işin var?..

***

Sanki, BOP’un sahibi bizdik.

Sanki, Kuzey Afrika ülkelerindeki iktidarları biz yıktık.

Sanki, CIA’nın uydurduğu yalanlarla, iki defa Irak’ı biz işgal ettik.

Sanki, “Barzanistan”ı kollayıp, “Bağımsız Kürdistan”ı ilan etmek bizim fikrimizdi.

Sanki, PKK’yı kurup 40 bin yurttaşımızı biz öldürttük.

Sanki, toprak bütünlüğümüzü biz tehdit altına sürdük…

***

Türkiye’de; iktidarda hangi parti olursa olsun, emperyalistlerin Ortadoğu’ya ilişkin hesapları; enerji kaynaklarını yağmalamaları, “İkinci İsrail”i kurma planları asla değişmeyecekti.

***

TSK’nın görevi, ulusal çıkarlarımızı yurt içerisinde ve yurt dışında silahla savunmaktır.

O bakımdan, askere nerede ihtiyaç duyuluyorsa, görev yeri orasıdır.

“Ne işimiz var Suriye’de ve ne işimiz var Libya’da” sözleri; demagojidir, ucuzluktur, kurnaz kasaba politikacılarının kötü bir taklidinden başka bir şey değildir.

Vaktiyle, Libya’ya NATO güçleri saldırdığında, bu azgınlığa destek veren Bay Kemal, henüz o tutarsızlığının hesabını da vermiş değildir…

***

Suriye konusunda AKP’nin izlediği dış politika yanlıştı.

Esat Rejimi’ni yıkmak için ABD ile işbirliğine gidilmeyecekti.

Cihatçıların Türkiye üzerinden Suriye’ye girmesine izin verilmeseydi, çok iyi olurdu.

Askerlik çağına gelmiş Suriyeli gençleri, “mülteci” sıfatıyla kabul edip, Esat’ın asker kaynaklarını azaltmak, bize hiç yakışmadı.

Ahmet Davutoğlu’nun, “Stratejik Derinlik” saçmalıklarının ardından koşmayacaktık.

Abdullah Gül’ün, Amerikalılar ile yaptığı iki sayfa 9 maddelik anlaşmayı tanımayacaktık.

Reis’in BOŞ Eşbaşkanlığını kabul etmesine darılacaktık.

Hepsi doğru da:

Geçmişe “mazi” derler, bayanlar beyler…

***

Bütün bu olup bitene rağmen; Türk halkı, muhalefete güvenip iktidarı değiştirmedi.

Muhalefet, kendini yenilemeyi beceremedi.

17 yıl geçti, taş taş üzerine koyamadılar.

“İnadım inat” dedi, olduğu yerde çakılıp kaldılar.

Laikliği programının merkezine yerleştirmiş Atatürk’ün partisinde “Alevicilik” oynuyorlar…

Yalan mı?…

***

Hatalarını saymayı sayfalar yetmeyen AKP, eski politikalarından vazgeçti:

Zindana tıktığı kahraman askerlerini serbest bıraktı.

“Açılım” saçmalığından vazgeçip, PKK ile mücadeleye başladı.

FETÖ ile ortaklığını bitirdi.

Reisleri, BOB Eşbaşkanlığından ayrıldı.

NATO ile aralarına mesafe koydular.

AB’ye alınmayacağını anladılar.

Şangay İşbirliği Örgütüne yaklaştılar.

Rusya ve İran’la barıştılar.

Çin ile iyi ilişkiler kurdular.

Türkiye’yi yeni bir rotaya oturttular…

Türk halkı, bu politikalara bir şans daha tanıdı…

***

Buna karşılık:

CHP, Yeni CHP oldu.

Kuvayı Milliyecilerin mirasını reddettiler.

PKK’ya kol kanat gerdiler.

FETÖ’yü savundular, işbirliğine girdiler.

Söylemleriyle ABD’ye hizmetkâr olacaklarını vurguladılar.

TBMM’nde PKK/PYD’nin sözcülüğüne soyundular.

Seyit Rıza’dan bile medet umdular.

Şeyh Said’i kınayamadılar.

Şehit Kubilay’ı bile gereği gibi savunamadılar.

Laikliğin içinin boşaltılmasında başrolü oynadılar…

Battıkça daha çok battılar…

***

E, şimdi ne yapalım yani:

Ordumuzu Suriye’ye göndermeyelim mi?

Güney sınırımızda bir Kürt devleti kurulmasına izin mi verelim?

Libya’ya asker göndermeyelim de; münhasır ekonomik bölge sınırımızı çizmekten vazgeçip, Mavi Vatan’ımızı Rumlara peşkeş mi çekelim?

Savaşmadan, direnmeden, düşmana teslim mi olalım?

Dersimli, sen içimizden biri değil misin yoksa?

Beşinci kol faaliyetlerine son ver o zaman!

Nala mıha vurmayı bırak da bu sorulara cevap ver!

Av. Cemil Can

KİRALIK KAFALAR!..

ENVq_S0WwAUIVRP

Mezhepçilik yaptığını sanarak emperyalizme askerlik eden zavallılardan Ortadoğu’da çok var.

Emperyalizmin Ortadoğu’daki gücünü önemli ölçüde kıran ve “ABD’yi askeri olarak yenmek imkansızdır” yargısını yerle bir eden; İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü (1) Komutanı Kasım Süleymani ile Türkçe adıyla Halk Seferberlik Güçleri (Arapçası Haşdi Şabi ) Komitesi (2) Başkanvekili Ebu Mehdi el-Mühendis ve 8 arkadaşlarının, Bağdat Havaalanı yakınında ABD’nin İHA ile yaptığı füze saldırısı sonucu öldürülmesi üzerine en iğrenç yorumlar Türkiye’den yapıldı:

Zalimi zalim öldürdü” diyen oldu.

ABD’nin Irak’ta yaptığını, o Suriye’de yaptı. Bir savaş suçlusuydu” diyen oldu.

Ne yazık ki, sonu Müslümanlar tarafından olamadı” diyerek hayıflananlar da oldu…

Asıl utanılacak olanı:

Bizce gebermiş bir zındık sayılan Kasım Süleyman ve adamlarından intikam alınmıştır” diyecek kadar küçülen Cübbeli bir varlık yaptı…

Böyle “kiralık kafalar” toplum arasında dolaştığı ve adam yerine konulup dinlenildikleri sürece, emperyalistlerin mazlum halkların kanını akıtması ve doğal kaynakların sömürülmesinin önüne geçmek giderek zorlaşacaktır…

***

Filmi az geriye doğru sarıp, neler yaşandığına bakalım:

27 Aralık günü Haşdi Şabi tarafından Kerkük’te bir ABD üssüne saldırı düzenlenmiş ve bir kişi hayatını kaybetmişti.

29 Aralık günü ABD, Haşdi Şabi’nin içindeki en etkili gruplardan Hizbullah Tugayları’nın Irak ve Suriye’deki merkezlerini vurmuş ve 25 kişinin yaşamını yitirmesine neden olmuştu.

31 Aralık’ta, Haşdi Şabi destekçileri Bağdat’ta ABD Büyükelçiliğini bastılar.

3 Ocak günü, Amerikalılar füze atışı ile, Bağdat Havaalanı’ndan henüz çıkan Kasım Süleymani ile onu karşılamaya gelen Mühendisi’yi öldürdüler.

Bu alçak suikastle 5’i İranlı, 10 kişiyi katlettiler…

ABD’nin Irak’ta; komutanın geldiğini haber veren adamları var! ..

***

Olayın ardından ilk açıklamayı Trump yaptı:

“İran 15 yıl boyunca Irak’a giderek daha fazla kontrolü ele aldı ve Iraklılar bundan mutlu değil” dedi…

Amerika’nın kontrolü kaybettiğinin itirafıdır bu açıklama.

Irak Başbakanı Adil Abdülmehdi Trump’ın bu açıklamasına karşı:

“Iraklı ve kardeş ülkelerden gelen askeri liderlerin Irak topraklarından tasfiye edilmesi, ülkemizin egemenliğine yönelik ihlaldir, vatanın onuruna saldırıdır” dedi.

Egemenlik” sözcüğü Irak’ta kullanılmaya başlandı ya, gerisi gelir…

İran Dini Lideri Ayetullah Hamaney:

Şehidin intikamının alınacağını” söyledi ve “Suçluları acı bir intikam bekliyor” dedi…

Süleymani’nin gücü, doğrudan Hamaney’den geliyor, gerektiğinde herkesi “bypass” edebiliyordu.

Emperyalizmin korkulu rüyasıydı, nurlar içerisinde yatsın…

***

Kasım Süleymani, Bölgedeki terör örgütleri; IŞİD, El-Kaide ve El-Nusra ile mücadelenin en etkin isimlerinin başında gelen bir yürekli askerdi.

Komuta ettiği İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü ile emperyalistlere karşı; Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen’de çok sayıda özel operasyona imza atmıştır.

Süleymani, Irak hükümetinin isteği üzerine resmi danışmanlık hizmeti de veriyordu…

İran’ın kontrolünde olan Yemen’deki Husiler ile Suriye ve Lübnan’da Hizbullah üzerindeki etkisi, herkesin kabul ettiği gibi olağanüstüydü…

***

1990 ve 2003’te Irak’ı iki kez işgal eden ABD’nin, hâlihazırda 5’i Kuzey Irak’ta olmak üzere Irak’ta 9 askeri üssü ile 5000 askeri bulunmaktadır.

Ve:

En yakın müttefikleri Kürtlerdir.

Kurtuluş Savaşı’nda Türklerle birlikte emperyalizme karşı savaşan Kürtlerin, bugün emperyalizme askerlik yapıyor olmaları -ki bir anlamda kendilerini kiralamak sayılır- tarihlerine yazılacak kapkara bir lekedir…

***

Emperyalizme ilk defa yenilgiyi tattıran Türk halkının bu savaştaki yeri, mazlum Ortadoğu halklarının yanıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal çıkarları bölge ülkelerinin çıkarları ile örtüşmektedir.

Etnik milliyetçilik” ve “mezhepçilik” tuzağına düşerek gücümüzü birbirimize harcamazsak, ancak o zaman kan emici ABD ve müttefiklerini, tutundukları petrol kuyularından söküp atabiliriz…

Suriye’ye yaptığımız üç askeri harekât ile Libya’ya asker gönderme kararımızı da bu bağlamda değerlendirmek gerekir…

Kahrolsun emperyalizm, yaşasın mazlum halkların kardeşliği…

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR:

(1) İran Devrim Muhafızları:

İran İslam Devriminin ilk günlerinde dinî lider Ayetullah Humeyni tarafından 5 Mayıs 1979 tarihinde kuruldu. İran Anayasası’na göre iç düzeni sağlanması, devrimin korunması ve “sapkın hareketlerin” önlenmesi ile görevlidirler. Devrim Muhafızları’nın bünyesinde; kara, hava ve deniz kuvvetlerinde toplam 125,000 askeri personel bulunmaktadır. Doğrudan Dini Lider Ayetullah Hamaney’den emir aldıkları söylenir.

15 Nisan 2019’da Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan “yabancı terör örgütleri” listesine dahil edildiler.

(2) Haşdi Şabi:

Çoğunluğu Şii olan; Sünni, Hristiyan ve Yezidileri de içine alan yaklaşık 40 farklı gruptan oluşan, Irak hükümetinin de desteklediği ortak politik cephe örgütüdür.

19 Aralık 2016’da Irak Cumhurbaşkanı Fuad Masum, Kasım ayında parlamentoda kabul edilen Haşdi Şabi’yi silahlı kuvvetlere dahil eden yasayı onayladı. Bu birliktelikle, örgüt ulusal silahlı kuvvetlerin en üst düzey komutanlığına tabi oldu.

“KANAL ÇANAKKALE”!..

KANAL ÇANAKKALE”!..

A.) “Kanal İstanbul”un sırası mı sorusuna yanıt aramadan önce ülkemizin gündemindeki konuların başlıklarını anımsatalım:

* Libya ile “Mutabakat Muhtırası” imzaladıktan sonra, sıra Libya’ya asker göndermeye geldi; 7 Ocak’a kadar tatil olan Meclis’in, bu nedenle olağanüstü toplanması an meselesidir…

* FETÖ’ye karşı aralıksız mücadele eden Sözcü yazarlarına “FETÖ”ye yardım ettikleri için” verilen hapis cezaları, FETÖ’cü HSK üyelerine verilen cezalardan daha fazla…

* Önemli petrol ve doğalgaz nakliye güzergâhı olarak kullanılan Aden ve Basra körfezlerini birbirine bağlayan Umman Körfezi bölgesinde; Çin, Rusya ve İran, “dünya deniz güvenliği ve barışını ortaklaşa korumak amacıyla” ortak tatbikat düzenledi

* 4 kişilik bir aile için açlık sınırının 2.162 TL olduğu ülkemizde; 2020 yılı için asgari ücret 2.324.-TL olarak belirlendi…

* Reis, elektrikle çalışan otomobili tanıttı; “Devrim’in önünü kesmeyi başardılar, devrin otomobilini durduramayacaklar” dedi…

* Suriye Ordusu, İdlip’i bombalamaya başladı; 12 gözlem noktamız kuşatma altındadır ve en az 75 bin mülteci sınırlarımıza doğru gelmeye başladı…

* İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in Basın Danışmanı Murat İde, evine giderken bir grubun saldırısına uğradı; İde, saldırganlardan ruhsatlı silahı ile havaya ateş ederek canını kurtardı…

* CHP’nin ilçe kongrelerinin çoğunluğunda Genel Merkez’in tavsiyesine uyularak tek liste ile seçimlere gidildi; büyük olasılıkla Kurultay’a da tek adayla gidilip “parti içi demokrasi” yaşatılacak…

* Y-CHP ve HDP’li kadın milletvekilleri bir ilke imza atarak TBMM’nde “Las Tesis” dansı yaptı; Suriye’de ABD’ye kara gücü olarak hizmet veren PKK/PYD’li kadınlar da ellerinde kalaşnikovlarıyla bu “onurlu” eylemi desteklediler

* Çocukları PKK tarafından kandırılan/kaçırılan kadınlar; HDP Diyarbakır İl Binası önünde eylemlerine devam ederken, PKK’dan bir çocuk daha kaçıp sıcak yuvasına kavuştu…

* Arap televizyonlarında “Kanal İstanbul”un iki yakasındaki arazilerin satış reklamları aralıksız devam ediyor…

* Ruam hastalığına yakalanıp itlaf edilen adalardaki 81 attan sonra; Anadolu’da başka bir hayvan hastalığı görüldü…

* Rusya, sesten 27 kat daha hızlı, nükleer başlık taşıyabilen kıtalararası süpersonik füzeyi denedi…

* Amiral Cem Gürdeniz; 2019 yılını Mavi Vatan’ın ve Deniz Kuvvetleri’nin önlenemez yükselişi olarak değerlendirdi…

* Ali Babacan, (eski) HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş için güzelleme yaptı…

* KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, Doğu Perinçek’i hedef tahtasına yerleştirdikten sonra, Dersim’de yaşananları “soykırım” olarak ilan etti…

* HDP’li Siirt Belediyesi’nin hayvan barınağında havan mermileri bulundu…

* İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi CHP’li üyelerinin tamamı “Kanal İstanbul” için “evet” oyu kullandılar…

* Avrupa Parlamentosu, Çin’e yaptırım ve boykot çağrısı yaptı…

* Çin’den Türkiye’ye 2027 yılına kadar 1 trilyon 300 milyar dolarlık yatırım yapılması öngörüldü…

* ABD’nin 1950 yılında açıkladığı “Karadeniz-Marmara Kanalı”nın “Kanal İstanbul” ile benzerliğini görenler, “acaba” sözcüğü ile başlayan cümleler kurmaya başladılar…

* Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal, 26.04.2006 günü bir televizyon programında, “Kanal İstanbul’u ABD istedi” demişti…

* Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, 2010 yılında “çılgın proje” olarak nitelendirdiği “Kanal İstanbul Projesi”ni, 1994 Yerel Seçimleri’nde DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit “Mega Proje” olarak tanıtmıştı…

* Faruki Tarikatı’nın Şeyhi Süleyman Işık, “dini mertebeniz artacak” diyerek aldattığı erkek çocuklara cinsel istismarda bulunmaktan tutuklandı…

* Süleymancılar Tarikatı’na ait Kervansaray Erkek Öğrenci Yurdu Eğitmeni Emre T. bir erkek çocuğa cinsel istismarda bulunmaktan gözaltına alındı, yurt mühürlendi…

* AA’nın verdiği habere göre; Trabzon, Ordu, Giresun, Artvin, Rize, Gümüşhane ve Samsun’da 23-24 Aralık günleri yaklaşık 150 noktada örtü ve orman yangınların, anız yakılmasından meydana geldiği açıklandı…

21 evin ve 280 hektar orman ve tarım arazisinin zarar gördüğü bu yangınları, anız yakan yurttaşların çıkarttığı iddiası inandırıcı değildir; zira çoğu evleri ahşap olan Karadenizliler rüzgarlı havalarda değil anız yakmak, evlerinde soba bile yakmazlar…

Öte yandan “Ateşin Çocukları İnisiyatifi” adlı PKK’ya bağlı bir grubun, bu eylemleri üstlendiği basına yansıdı…

PKK’yı “beli kırılmış” gösterme uğruna, “aklama” yanlışlığına düşmeye ne gerek var?

Bu durumda yerli işbirlikçi var mı sorusuna yanıt aramak daha doğru değil mi?

***

B.) Bütün bu yoğun gündem arasında, “Kanal İstanbul” tartışmasına balıklama dalan konunun “uzmanlarının ne dediğine bakalım:

Başlık: “KANAL ÇANAKKALE” olsun…

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na göre, 2011’den bu yana “Kanal İstanbul” güzergâhında 30 milyon m2.lik tapu hareketi yaşanmış.

CHP Grup Başkan Vekili Özgür Özel’e göre ise; 26 bin hektar alana inşa edilmesi öngörülen “Kanal İstanbul”un, proje sahasındaki 8 bin 300 parselin 5 bin 908’i özel şahısların mülkiyetindeymiş…

Arap televizyonlarında “Kanal İstanbul” bölgesinde, habire arsa satış reklamları yapılıyor.

(Kuveytli iş insanı Wael N.Y. Alnusef’in 53, Suudili iş insanı Sulaiman Al Muhaidib’in 95 dönüm; Katar Emiri’nin annesi Şeyha Moza’nın 44 dönüm arazi satın aldığı basına yansıyan haberlerin küçük bir kısmı.)

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, “Kanal İstanbul” projesine yeşil alan yapılır ve rant olmazsa karşı gelmeyeceklerini açıkladıktan sonra, bu konuda referandum yapılmasını da istedi…

CHP’li Umut Oran, 1595 sayfalık ÇED raporunu okuduğunu; rapordan:

– Proje maliyetinin 75 milyar TL‘den daha fazla olacağını,

– Proje için toplamda 66.6 milyon m3 beton kullanılacağını, bu kadar betonla 148 bin yeni bina (1 milyon 480 bin bağımsız bölüm) yapılabileceğini, bunun ise Fatih’ten Avcılar’a kadar yeni bir kent inşa etme anlamına geldiğini,

– Projede İstanbul’un 30 yıllık molozuna denk düşen hafriyat çıkacağını,

-TEM Otoyolu’na günlük 816 hafriyat kamyonunun dâhil olacağını, bunların da ciddi bir trafik sorunu yaratacağını,

– Möntro değerlendirmesi için Dışişleri ile MSB’den görüş alınmadığını,

– Olası bir deprem ve “tsunami” söz konusu olduğunda kanaldan eşzamanlı geçişlerin zorlaşacağını anladığını açıklamıştır.

Büyükelçi Mithat Rende’ye göre; 1996’da Rusya’nın 1994’te çıkardığımız Boğazlar Tüzüğü için Birleşmiş Milletler Uluslararası Denizcilik Teşkilatı’na (IMO) başvurduğunda, ABD ile yoğun işbirliği içerisine girdiğini, buna göre; “Kanal İstanbul”un yapımıyla Möntro’nun yeniden IMO’nun gündemine getirilmesi endişesi vardır…

ABD’nin 1950’de haritasını çizerek gündeme getirdiği bu projeyi önce sahiplenen, sonra vazgeçen Ecevit‘ten sonra, bu defa da Erdoğan tarafından gündeme getirilmesine, acaba Rusya neden suskun kalıyor?

Bu soruya neden yanıt arayan yok!..

***

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey‘nin 2009 yılında Ankara Büyükelçisi iken söylediği:

“Montreux (Möntro)’nun değişmesi ve NATO’nun Karadeniz’de de görev alması gerekir” sözlerini unutmamamız gerekir.

1950 yılında ABD’nin yayınladığı haritada gösterilen; “Karadeniz-Marmara Kanalı” ile “Kanal İstanbul”un aynı güzergâhta olması oldukça anlamlıdır.

Ecevit’in 1994 yılında bu projeyi “Mega Proje” olarak sahiplenip, daha sonra da bir daha ağzına almaması ise daha da anlamlıdır.

Bütün bu verilen göz önünde tutulduğunda; “Kanal İstanbul”u jeopolitik ve jeostratejik açıdan değerlendirme zorunluluğu ortaya çıkmaktadır…

***

“Rant” işi de vardır kuşkusuz!

Büyük olasılıkla Reis için birinci sırada olan ranttır; bu ara paraya ihtiyacı çoktur.

Belki de yukarıda sadece başlıklarını verdiğimiz sıcak gündem maddelerini geri sıralara atmak için yapılmış bir hamledir.

Bu da mümkündür.

Bütün bunlara rağmen, bu olayın ülke güvenliği açısından önemi göz önünde tutulursa, bir hususun daha hatırlatıp, altını çizmek gerekmektedir:

Jeffrey’nin dile getirdiği kanal, hiç kuşku yok ki, ABD’nin değişmez bir stratejisidir.

ABD, bu amacını yerine getirebilmek için, T.C.nin devlet geleneklerini iyice zedelemesi gerektiğini deneyimleri ile bilmektedir.

Zira devletimizin kurucularının temellerini sağlam attıkları Cumhuriyet’in kurumlarını “aldatmak” öyle kolay değildir!

Tıpkı, CIA Şefi Paul Henze’nin 2006 yılında Dışişleri Bakanlığı’na verdiği raporda açıkladığı gibi:

Ordu’yu ikna ettiklerinde karşılarına hükümet çıkıyordu; Hükumeti ikna ettiklerinde TBMM karşılarını dikiliyordu; Meclis’i aştıklarında ise bu sefer de Yargı, “dur” diyordu…

***

C.) Tüm bu gelişmeler ışığında şu tespitleri yapabiliriz:

Emperyalistler, Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi’ne geçmemizi teşvik ederek, Yasama, Yürütme ve Yargı’nın tek adamın kontrolüne geçmesi sonucunu doğurup, amaçlarına iyice yaklaştılar.

Artık tek adamı “ikna” etmek ya da “aldatmak” çok zor olmayacaktır!

“İkna” için Reis’i, biraz tahrik etmek çok işe yaramaktadır.

Bunun için de “Bay Kemal” biçilmiş kaftandır…

Zaten yapamazsınız, izin vermeyeceğiz, iktidardan gidiyorsunuz, biz geldiğimizde bu işe girenlerin paralarını vermeyeceğiz vb. gibi” sözler, Reis’i çıldırtmak için bire birdir.

Reis, böyle sözler karşısında; vazgeçtiği işe bile finans kaynağı bulup, yeniden başlayabilir…

“Bay Kemal” bu noktada paha biçilmez değerdedir!..

Öte yandan, tek adamı kandırmak işini üstlenen “danışmanlar” da görevlerini hakkıyla yaparlar.

Onlar, öyle iyi eğitim almışlardır ki, hem Reis’in güvenini kazanmışlardır hem de her koşul altında onu ikna edebilirler…

Reis’in hangi konuları “kişilik meselesi” haline getireceğini çok iyi biliyorlar.

Ünal Çeviköz gibi “yetişmiş” danışmanların bir kısmı zaten Y-CHP’de görevlidir.

Onlar da görevlerini çok iyi biliyorlar…

***

Suriye’ye yapılan 3 harekâta; “Ne işimiz var Ortadoğu bataklığında” diyerek karşı çıkmaları, Esat ile görüşmeyi sanki dünyanın sonudur gibi anlatmaları, Libya’ya asker gönderilmesine itirazları, hep bu görevlerinin bir gereğidir…

“Kanal İstanbul” meselesi de aşağı yukarı aynıdır.

Bahse girerim; Reis, Bay Kemal’in inadına bu kanalı açar…

İsteseniz de istemeseniz de Kanal İstanbul’u yapacağız” sözlerini boşuna söylemiyor…

***

Gelelim zurnanın zırt dediği yere:

“Kanal İstanbul” İstanbul ve Çanakkale boğazlarına alternatif gibi gözükse de gerçekte öyle değildir.

“Kanal İstanbul” tek başına “Möntro Boğazlar Sözleşmesi”ni (1) delemez.

Çünkü “boğazlar” dendiğinde, Çanakkale Boğazı da işin içerisine girmektedir.

Çanakkale Boğazı yoksa, Karadeniz’den Ege’ye inmek zaten olanaksızdır.

Bunun için bir de “Kanal Çanakkale”yi yapmak gerekecektir…

Bütün tahriklere rağmen Reis’in bu ikinci işe girişeceğine ihtimal vermiyorum…

Zira Reis de çok iyi bilir ki:

“ÇANAKKALE GEÇİLMEZ!”

C.) Bu hafta dipnotumuz yok gibidir!..

Möntro Boğzlar Sözleşmesi için bakınız:

http://sam.baskent.edu.tr/belge/Montro_TR.pdf

Av. Cemil Can

“LAS TESİS” DANSI VE KADINLARIMIZ!..

pkk_las_tesis

Kadına karşı şiddete ben de hayır diyorum elbette.

Başka bir şekilde düşünürseniz aşk olsun size!

Sadece kadına değil, herkese karşı şiddete hayır diyorum.

Bu başka bir şeydir, farkındalık olsun diye emperyalizme alet olmak başka bir şeydir.

Allende’nin Şili’sinde ilk defa sahnelenen “Las Tesis” sokak tiyatrosu, gerçekte Pinoşet’in arkasındaki güçlerin sahnelediği bir oyundur.

Tıpkı, bu aralar Doğu Türkistan’daki “soykırım” yalanları gibidir…

Bunu anlayacak kadar tecrübem var, çok şükür.

O bakımdan, bu tür “masum eylemlerde” eyleme katılanlardan çok, benim için düğmeye kimin bastığı önemlidir.

Diyarbakır HDP İl Başkanlığı önündeki anaların eylemi de son tahlilde bir kadın eylemidir.

Yoksa öyle değil midir?!

Kadına karşı şiddetin en ahlaksızca olanı ve en acımasızını onlar dile getirmiyor mu?

Çocuğu kandırılıp/kaçırılıp dağa kaldırılan bir kadına yapılabilecek işkencenin en ahlaksızı onlarca yıldır ülkemizde yaşanmıyor mu?

Bu şekilde “taammüden” öldürülen insan sayısı 40 bini aşmadı mı?

Böyle bir büyük işkence karşısında suskun kalan kadınlarımızın, New York’tan düğmeye basılması ile sokağa dökülmesini anlayamıyorum.

Anaların analara destek vermemesini anlayabiliyor musunuz?

Y-CHP’li kadınların, Diyarbakır’daki anaları görmezden gelerek, Mecliste dans etmesini bu yüzden kınıyorum.

PKK’lı kadınların ise, danstan sonra kameralara silah doğrultmasını “şiddete karşı” eylem olarak kabul edemiyorum.

Bu yüzden Ankara Üniversitesi Kampüsü’ndeki PKK destekli Las Tesis dansını anlamlı bulmuyorum.

Karnında bebeği, kucağında bebesi, elinde çocuğu ile sınırımıza doğru koşan kadınlara karşı yapılan işkenceyi, bu komikliklerle gizleyenlere ise acıyorum..

Onları işbirlikçi olmakla bile suçlamıyorum…

O kadar acıyorum yani…

Bu fırsattan yararlanarak, kendi yerimi bir kez daha tarif etmek isterim:

Görünüşü masum bile olsa, emperyalistlerin sahneye koyduğu hiçbir oyunda –bilerek ve isteyerek- rol almadım, almayacağım.

Tümünün karşısındayım, uyarı görevimi sonuna kadar yerine getireceğim.

Daha somut bir ifade; halka, devlete ve güvenlik güçlerine “kalaşnikov” göstererek şiddeti protesto (!) eden kadınların eylemini “kadınca” bulmuyorum…

Onların karşısındayım; buna karşılık elinde çocuklarının fotoğraflarını tutan annelerin yanındayım.

O annelere şiddetin en ahlaksız olanını uygulayanları lanetliyorum…

Cemil Can

Kalaşnikovlu dansı bu bağlantıdan izleyebilirsiniz:

https://www.youtube.com/watch?v=Gw95Fsnd14s

Biz kazanacağız…