“SAVUNMA HAKKI”NI DA MI SUSTURACAKSINIZ?

İktidarın en güçlü siyasi rakiplerinden biri önce tutuklanıyor, sonra mahkeme salonunda savunmasının sınırlandırıldığı ileri sürülüyor, ardından bu savunmayı kitaplaştırarak halka ulaştırma girişimi de engelleniyorsa, artık yalnızca bir ceza davasını değil, hukuk devletinin nereye sürüklendiğini konuşmak gerekir.
Türkiye’de son yıllarda yaşananların en tehlikeli tarafı, “hukukun üstünlüğü” nün bir “ilke” olmaktan çıkarılıp siyasi iktidarın ihtiyaçlarına göre esnetilebilen bir “araç” haline geldiği yönündeki giderek güçlenen kanaattir…
☆☆☆
Bu düşünce yalnızca muhalefetin iddiası değildir.
Yıllardır Avrupa kurumlarının, uluslararası hukuk çevrelerinin ve insan hakları kuruluşlarının Türkiye’ye yönelttiği eleştirilerin merkezinde de aynı sorun bulunmaktadır: Yargı bağımsız mı? Muhalifler hukuk önünde gerçekten eşit mi? Savunma hakkı herkes için aynı ölçüde geçerli mi?
Bugün Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı davayla ilgili kamuoyuna yansıyan gelişmeler, bu soruları yeniden ve çok daha yüksek sesle gündeme getirmiştir.
Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel’in açıklamalarına göre, İmamoğlu’na önce, “Savunman son gün, en son söz senin” (1) denilmiştir, ardından savunmasını belirli bir tarihte tamamlaması istenmiş ve altı saat içinde bitirmediği takdirde de sözünün kesileceği ve mikrofonunun kapatılacağı belirtilmiştir.
Eğer bu açıklamalar ve kamuoyuna yansıyan bilgiler doğruysa, burada basit bir “duruşma yönetimi” tartışması yoktur.
Burada doğrudan doğruya savunma hakkının içinin boşaltılıp boşaltılmadığı tartışması vardır.
Çünkü savunma hakkı, sanığa mikrofonu açıp kronometreyi başlatmak değildir.
Savunma hakkı, “Altı saat verdik, konuştu; daha ne istiyor?” diyerek geçiştirilebilecek bir formalite hiç değildir.
☆☆☆
Çağdaş hukuk sistemlerinin yüzyıllar süren mücadelelerle ulaştığı nokta şudur:
Savunma bir “lütuf” değil, “temel bir haktır”.
Ve bu hakkın gerçekten var olabilmesi için sanığa yeterli zaman ve imkân tanınması gerekir.
Dosyanın kapsamı, suçlamaların ağırlığı, delillerin sayısı, tanıkların durumu ve savunmanın anlatmak istediği hususlar dikkate alınmadan konulan katı bir süre sınırı, savunma hakkını kolaylıkla bir tiyatro dekoruna dönüştürebilir.
Mahkeme salonunda savunma vardır.
Avukat vardır.
Mikrofon vardır.
Duruşma tutanağında “savunması alındı” da yazar.
Ama gerçekte sanığın söylemek istediklerini söylemesine izin verilmemişse, çağdaş hukukun aradığı anlamda etkili bir savunmadan söz edilebilir mi?
Asıl mesele budur…
☆☆☆
Üstelik kamuoyuna yansıyan iddialar bununla da sınırlı değildir.
Duruşmalar sırasında tanıklara soru sormak ve bazı açıklamalar yapmak isteyen İmamoğlu’na söz verilmediği, hatta bazı durumlarda duruşma salonundan çıkarıldığı da basına yansımıştır.
Eğer bunlar doğruysa, “mahkeme başkanı duruşma düzenini sağladı” açıklaması tek başına yeterli değildir.
Çünkü duruşma düzeni, savunmayı susturmanın gerekçesi olamaz…
☆☆☆
Tanığa “soru sorma hakkı” (2), savunmaya mahkemenin bahşettiği bir ayrıcalık değildir.
Adil yargılamanın temel unsurlarından biridir.
Savunmanın tanığı sorgulayamadığı, aleyhindeki iddiaları sınayamadığı ve gerekli gördüğü anda söz alamadığı bir yargılama, dışarıdan ne kadar düzenli görünürse görünsün, adalet duygusunu derinden yaralar.
Ve sonra daha da düşündürücü bir gelişme yaşanır.
Mahkeme salonunda savunmasını yeterince anlatamadığını düşünen İmamoğlu, savunmasını bu kez “Millet Şahidimdir” adıyla kitaplaştırıp halka ulaştırmak ister.
Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, kitap daha okuyucuyla buluşmadan engellenir.
İşte burada insanın sormaktan kendisini alamadığı soru şudur:
Mahkemede savunmayı sınırlamak yetmedi mi?
Şimdi savunmanın halka ulaşmasını da mı engelleyeceksiniz?
Bu sorular son derece ağırdır.
Ama ortaya çıkan tablo da hafif değildir…
☆☆☆
Elbette henüz yayımlanmamış bir kitaba müdahale edilmesinin hukuki gerekçeleri olabilir.
Gizlilik, kişisel veriler veya üçüncü kişilerin hakları gibi nedenler her hukuk sisteminde tartışılabilir.
Fakat mesele tam da burada başlamaktadır.
Bir hukuk devletinde böylesine ağır bir müdahale yapılacaksa, kamuoyuna açık ve ikna edici cevaplar verilmelidir:
Hangi somut hukuki gerekçe?
Hangi açık ve yakın tehlike?
Neden daha hafif bir tedbir yeterli görülmedi?
Bu sorular cevapsız bırakılırsa, kamuoyunda oluşacak kanaat kaçınılmazdır:
“İktidarın en güçlü rakibinin savunabileceği alanlar birer birer kapatılıyor.”
☆☆☆
İşte Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sánchez Amor‘un, bu gelişmeleri “Türkiye’nin otoriter bir ülke olduğunu söylediğimde bunu kastediyorum” (3) sözleriyle değerlendirmesinin anlamı da burada yatmaktadır.
Bu söz, kuşkusuz bir mahkeme kararı değildir.
Ancak Türkiye’nin uluslararası kamuoyunda içine sürüklendiği algının ne kadar ağırlaştığını göstermektedir.
Türkiye’yi yıllardır izleyen uluslararası çevreler artık tek tek olaylara değil, ortaya çıkan bütüne bakıyorlar…
☆☆☆
Bir muhalefet lideri hakkında açılan davalar…
Seçilmiş belediye başkanlarına yönelik soruşturmalar ve tutuklamalar…
Siyasi nitelikli olduğu tartışılan yargı süreçleri…
Yargı bağımsızlığı konusunda giderek artan kuşkular…
İfade ve basın özgürlüğüne yönelik müdahale iddiaları…
Ve şimdi de bir sanığın savunmasının mahkeme salonunda sınırlandırıldığı, ardından kitap olarak yayımlanmasının engellendiği tartışması…
Bütün bunlar bir araya geldiğinde, dünyaya anlatılması gereken artık tek tek her olay için ayrı bir savunma değildir.
Çünkü uluslararası kamuoyu şunu soruyor:
Bütün bunlar gerçekten birbirinden tamamen bağımsız tesadüfler mi, yoksa Türkiye’de siyasi iktidarın karşısında bulunanları etkisizleştiren bir sistemin parçaları mı?
İşte hukuk devletinin itibarı tam burada sınanmaktadır…
☆☆☆
Daha da dikkat çekici olan, bütün bu tartışmalar sürerken duruşmaların canlı yayınlanması talebinin yeniden gündeme gelmesidir.
Bence burada söylenecek söz son derece açıktır:
Madem savunmanın engellenmediğini söylüyorsunuz, o halde şeffaflıktan neden korkuyorsunuz?
Elbette her duruşmanın hiçbir sınırlama olmaksızın canlı yayınlanması mümkün olmayabilir.
Tanık güvenliği, kişisel veriler ve masumiyet karinesi gibi hukuki değerler vardır.
Ama böylesine büyük kamuoyu ilgisi taşıyan bir davada, hukuki sınırlar içinde sağlanacak azami şeffaflık, en başta yargının kendisinin yararına olacaktır…
☆☆☆
Kameralar açık olsun.
Herkes görsün.
Savcı ne söylüyor?
Sanık ne söylüyor?
Tanığa hangi sorular soruluyor?
Hangi sorulara izin verilmiyor?
Savunma gerçekten kesiliyor mu?
Yoksa kamuoyuna anlatıldığı gibi bir durum yok mu?
Bunu en iyi siyasetçilerin açıklamaları değil, şeffaf bir yargılama gösterir.
Çünkü karanlıkta yürütülen her yargılama, ister istemez kuşku üretir.
Şeffaflık ise yalnızca sanığın değil, mahkemenin de güvencesidir…
☆☆☆
Ne var ki Türkiye’de son yıllarda yargıya duyulan güvenin aşınmasının en önemli nedenlerinden biri de budur: Toplumun önemli bir kesimi, siyasi iktidarla yargı arasındaki ilişkinin olması gerekenden fazla iç içe geçtiğini düşünmektedir.
Bu algıyı değiştirecek olan, “Yargımız bağımsızdır” şeklindeki tekrarlar değil, bağımsızlığın gösterilmesidir.
Gerçekten “bağımsız bir yargı”, savunmanın sert sözlerinden korkmaz.
Siyasi iktidarı eleştiren sanığın söylediklerinden korkmaz.
Tanıklara yöneltilecek sorulardan korkmaz.
Savunma kitap haline geldiğinde de paniğe kapılmaz.
Kendine güvenen bir hukuk devleti, savunmayı susturmaz; savunmayı dinler.
Çünkü devletin gücü, mikrofon kapatabilmesinden gelmez.
Devletin gücü, en sert eleştirileri bile dinleyebilecek kadar hukuka güvenmesinden gelir…
☆☆☆
Bugün sorulması gereken soru bu nedenle “İmamoğlu’na savunma için söz verildi mi?” değildir.
Asıl soru şudur:
İmamoğlu’na, çağdaş hukukun ve adil yargılanma hakkının gerektirdiği ölçüde gerçek, yeterli ve etkili bir savunma imkânı tanındı mı?
Eğer cevap tartışmalıysa, ortada yalnızca bir sanığın sorunu yoktur.
Ortada hepimizin sorunu vardır…
☆☆☆
Çünkü bugün siyasi iktidarın en güçlü rakibinin savunma hakkı daraltılabiliyorsa, yarın sıranın kime geleceğini hiç kimse bilemez.
Hukuk devleti, iktidara yakın olanların kendilerini ne kadar güvende hissettiğiyle ölçülmez.
Hukuk devleti, iktidarın karşısında duranların haklarının ne kadar güvence altında olduğuyla ölçülür.
Ve unutulmamalıdır:
Savunmayı susturmakla güçlü devlet olunmaz.
Savunmayı susturan devlet, önce hukuku zayıflatır.
Hukuk zayıfladığında ise sonunda adalet değil, güç konuşmaya başlar…
Av. Cemil Can
DİPNOTLAR
(1) https://halktv.com.tr/siyaset/son-dakika-basilmayan-imamoglu-kitabina-yasak-geldi-1051674h
(2) “Ceza davalarında en kritik delillerden biri tanık beyanlarıdır. Ancak hukuk sistemimizde bir kişinin sadece aleyhindeki bir beyanla cezalandırılması yeterli değildir; sanığın o tanığa soru sorma, beyanlarını çürütme ve mahkeme huzurunda onunla yüzleşme hakkı vardır.”
https://akdagyuksel.com/memos/tanik-sorgulama-hakki-ve-uc-asamali-test.html
(3) Nacho Sánchez Amor‘a göre Türkiye, Avrupa Birliği üyeliğini stratejik hedef olarak açıklasa da demokrasi, hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler alanında ciddi bir gerileme yaşamaktadır. Özellikle yargı bağımsızlığı, ifade ve basın özgürlüğü ile siyasi muhalefete yönelik baskılar konusunda Türkiye’nin giderek “otoriter bir modele” yöneldiğini savunmaktadır. (1)
Amor, Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasını da bu otoriterleşmenin önemli ve somut göstergelerinden biri olarak değerlendirmekte; Türkiye’nin AB üyeliğinin askerî veya jeopolitik önemle değil, öncelikle demokrasi ve hukukun üstünlüğüyle mümkün olabileceğini vurgulamaktadır.
Hatta Amor’un görüşünü tek cümlede özetlemek gerekirse:
“Türkiye AB’ye jeopolitik gücüyle değil, Demirtaş, Kavala ve şimdi de İmamoğlu gibi davalarda demokrasi, hukuk devleti ve temel haklara nasıl davrandığıyla yaklaşabilir veya uzaklaşabilir.”
“Millet Şahidimdir”in yasaklanması ve savunma hakkının sınırlandırıldığı iddiaları bakımından Amor’un raporunun en önemli yanı da budur: Bu tür olayları tek başına bir ceza davasındaki usul tartışması olarak değil, Türkiye’deki daha geniş demokratik gerileme ve otoriterleşme tablosunun parçaları olarak görmektedir.
https://www.europarl.europa.eu/meps/en/197722/NACHO_SANCHEZ%2BAMOR/main-activities/reports


