ÖYLE YA DA BÖYLE ARINACAĞIZ!..

13 Temmuz 2026 akşamı CHP’ye “kayyum” olarak atanan eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu TV100 ‘de yayınına çıktı.
Kendisine İmamoğlu’nun “örgüt” kurduğu, rüşvet dağıtarak CHP’yi ele geçirdiği iddialarıyla ilgili sorulan soruya:
“Bunu söyleyen AK Partililer değil, söyleyen kim? CHP’liler, Parayı alan kim CHP’liler, ifadeyi veren CHP’liler” (1) dedi…
Bu sözleri duyan izleyiciler utançlarından yerin dibine girdiler…
Bu olaydan sadece 5 gün sonra:
Sözcü gazetesi 18 Temmuz tarihli nüshasının 4. Sayfasında: “Butlan 5 milyonluk mitinge 35 milyonluk fatura kesti” (2) başlıklı bir haber geçti…
☆☆☆
Kılıçdaroğlu, CHP’yi her türlü yolsuzluklardan “arındırma” iddiası ile CHP Genel Başkanlığı koltuğuna oturmayı kabul ettiğini söyler durur.
AKP trolleri ile bire bir örtüşen ve CHP’yi ağır suçlamalar altında bırakan ithamlarına bu aşamada “iftiradırlar” demiyorum!
Kendisini iddialarını ispatlamaya davet ediyorum.
Zira parti yönetimi elindedir ve bütün belgelere ulaşma olanağına sahiptir…
Görev kendisinindir…
☆☆☆
Gazeteci Şaban Sevinç’in gündeme taşıdığı, Nafer Çapar ile ilgili işlere de dürüstçe cevap vermesini bekliyoruz…
Zira Kemal Kılıçdaroğlu’nun “CHP’nin suç ve suçlulardan ayıklanması gerekir” yönündeki açıklamasını önemsiyor ve destekliyorum.
Bu düşüncemin doğal sonucu olarak da Sözcü’de yer alan iddialara kanıtları ile birlikte cevap vermesi ertelenemez hukuki ve ahlaki bir görev olarak önüne gelmiştir…
☆☆☆
Sözcü’nün haberindeki iddialar esas alındığında; 2023 seçim kampanyası döneminde bazı organizasyonların; ihalesiz şekilde belirli bir iş insanına verildiği, 5 milyon liraya yapılabileceği ileri sürülen bir miting için 35 milyon lira fatura kesildiği ve bağış hesaplarında toplanan paraların kullanımına ilişkin soru işaretleri bulunduğu ileri sürülmektedir.
Bu iddialar doğruysa sorumlusu da doğrudan Kemal Kılıçdaroğlu’dur…
İddialar doğru mudur, değil midir?
Bu sorunun yanıtını belgeler ortaya kendisi koyacaktır…
Belgeleri gösterin bakalım!..
☆☆☆
Son açıklamalarında “parti kirlilikten arınmalı, temiz siyaset yapılmalı ve şaibeler ile para ilişkileri tartışılmalı” (3) temasını öne çıkartan Kılıçdaroğlu’nun, bu noktadan sonra nala mıha vurma ve kıvırma şansı da kalmamıştır…
Kılıçdaroğlu, kurultay tartışmalarını kişisel bir mesele değil, parti içindeki şaibelerin temizlenmesi olarak tanımlıyor ve CHP’nin “kirlilikten arındırılması” gerektiğini savunuyor…
☆☆☆
Öne çıkan bu iki açıklama birlikte nasıl okunabilir?
Burada önemli bir siyasi iletişim stratejisi ortaya çıkıyor.
Eğer bir siyasi lider, “parti suç ve suçlulardan arındırılmalıdır” diyorsa, kamuoyu doğal olarak şu soruları sormaya başlar: Hangi suçlar? Kimler suçlu? Elinizde hangi deliller var?
Bu noktada Sözcü’nün haberi, Kılıçdaroğlu’nun söylemini “destekleyen” yeni iddiaları kamuoyuna taşıyan bir yayın görünümüne dönüşür!
Haberde dile getirilen organizasyon faturaları, bağış hesapları ve ödeme süreçlerine ilişkin iddialar, Kılıçdaroğlu’nun “temizlenme” söylemiyle “aynı siyasi zeminde” buluşurlar…
Kılıçdaroğlu’nun bu yolu derhal açması gerekmez mi?..
☆☆☆
Burada dikkat çekici nokta, bu söylemin Kılıçdaroğlu açısından da bir sorumluluk doğuruyor olmasıdır.
Çünkü söz konusu iddiaların önemli bir bölümü 2023 seçim kampanyası ve önceki CHP yönetim dönemine ilişkindir.
Kılıçdaroğlu da o dönemde CHP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayıydı.
Bu nedenle kamuoyunun şu soruları sorması doğaldır:
1.Eğer usulsüzlükler gerçekten vardıysa bunlar neden o dönemde fark edilmedi?
2.Genel Başkan olarak denetim mekanizmaları neden işletilmedi?
3.Bu iddialar yeni öğrenildiyse, bunların araştırılması için hangi somut adımlar atıldı?
Dolayısıyla “partiyi temizleme” söylemi, sadece mevcut yönetime yönelik bir eleştiri olarak değil, önceki yönetim dönemine ilişkin hesap verme yükümlülüğünü de beraberinde getiriyor…
☆☆☆
Siyasi sonuca gelince:
Siyasi açıdan bakıldığında bu iki gelişme birlikte şu mesajı vermektedir:
Kılıçdaroğlu, CHP içindeki meşruiyet tartışmasını yalnızca “kurultay” meselesi olmaktan çıkarıp “etik ve mali denetim” eksenine taşımaya çalışmaktadır.
Sözcü gazetesindeki haber de bu çerçeveyi destekleyen yeni iddiaları gündeme taşımaktadır.
Ancak bu iddiaların doğruluğu, bağımsız denetim ve yargı süreçleriyle ortaya konulmadıkça, bunları kesinleşmiş vakıalar olarak değerlendirmek yerine iddia olarak görmek hukuken daha isabetlidir.
Bu haber ve Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarının, CHP içindeki güç mücadelesi, parti hukuku ve kamuoyu algısı açısından ne tür stratejik sonuçlar doğurabileceği de ayrıca ayrıntılı biçimde analiz edilecektir…
☆☆☆
İddialar doğru çıkarsa hukuki sonuç ne olur?
Değerlendirmeyi yürürlükteki hukuk çerçevesinde yapmak gerekir.
Burada herhangi bir kişinin suç işlediği sonucuna varmak değil, iddiaların ispatlanması halinde hangi hukuki sorunların doğabileceğini (4) incelemek gerekir.
4 numaralı dipnot bu amaçla kaleme alınmıştır…
Av. Cemil Can
DİPNOTLAR:
(2) https://www.sozcu.com.tr/butlan-5-milyonluk-mitinge-35-milyonluk-fatura-kesti-p337467
(4) İddiaların hukuki niteliği, ortaya çıkacak sorunlar ve açık bırakılan kapılar:
Kamuoyuna yansıyan bilgiler özetle şu iddiaları içeriyor:
Nafer Çapar’ın, Kılıçdaroğlu döneminde CHP’nin çok sayıda miting organizasyonunu rekabetsiz şekilde aldığı, bu organizasyonlardan çok yüksek miktarda gelir elde ettiği ve aynı kişinin daha sonra Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlıktan ayrılmasının ardından büro giderlerini karşıladığı, aralarında akrabalık (dayı-yeğen) bulunduğu.
Bugün itibarıyla bunların önemli kısmı kamuoyunda dile getirilen iddialardır. Bunların doğruluğu, kapsamı ve hukuki niteliği ancak belge, tanık, muhasebe kayıtları ve gerektiğinde yargısal süreçlerle netleşebilir. İddiaların “tamamı doğru kabul edilirse” hukuk açısından değerlendirme şöyle yapılabilir: 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu, siyasi partilerin gelir ve giderlerinin belirli ilkelere uygun yürütülmesini öngörür. Kanunda açıkça “ihale yapılacaktır” şeklinde bir zorunluluk yoktur.
Burası suistimale elverişli ilk açık kapıdır…
Ancak; parti malvarlığının korunması, parti kaynaklarının amacına uygun kullanılması ve parti yöneticilerinin özen yükümlülüğü esastır. Eğer gerçekten; piyasa fiyatının çok üzerinde bedeller ödenmişse, rekabet hiç oluşturulmamışsa ve aynı firmaya sürekli iş verilmişse bu durum doğrudan ceza suçu oluşturmasa bile; parti yönetiminin mali sorumluluğu, parti içi hesap verme yükümlülüğünü doğurur. Sayıştay değil ama Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan siyasi parti mali denetimlerinde değerlendirmeye konu olabilecek hususlar arasında yer alabilir.
Akrabalık ilişkisi (varsa) en önemli konu budur.
Eğer; gerçekten akrabalık bulunuyorsa, bu akrabalık gizlenmişse ve karar vericiler bunu biliyor ve buna rağmen rekabet oluşturmadan sürekli aynı kişiye iş veriyorsa, burada çıkar çatışması (conflict of interest) ortaya çıkar. Türkiye’de siyasi partiler bakımından çıkar çatışmasını ayrıntılı düzenleyen özel hükümler sınırlıdır.
İkinci açık kapı da burasıdır…
Fakat; Türk hukukunda, dürüstlük ilkesi, sadakat yükümlülüğü ve özen borcu her yönetici bakımından geçerlidir. Bu nedenle etik açıdan ciddi bir problem doğabilir.
Büro giderlerinin karşılanması olayın en önemli bölümdür. Varsayalım ki; organizasyonlardan milyonlarca lira kazanan kişi, daha sonra eski genel başkanın büro giderlerini üstlenmiştir. Bu durumda hukuk şu soruları sorar: Bu ödeme bağış mıdır? Borç mudur? Sponsorluk mudur? Karşılıksız menfaat mıdır? Daha önce verilen işlerin karşılığı olarak mı yapılmıştır?
Eğer son ihtimal ispatlanabilirse, iş artık sadece etik tartışma olmaktan çıkar. Bu durumda; karşılıklı menfaat ilişkisi, görevin sağladığı nüfuzun özel yarara dönüştürülmesi, vekâlet ilişkisinin kötüye kullanılması gibi hukuki tartışmalar gündeme gelebilir. Türk Ceza Kanunu açısından siyasi parti genel başkanları kamu görevlisi olmadığından; Türk Ceza Kanunu m.252 çoğu durumda uygulanmaz.
Burası da üçüncü açık kapıdır…
Ancak iddiaların niteliğine göre; güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık, belgede sahtecilik, vergi suçları ve kara para aklama gibi suç tipleri ancak somut deliller varsa gündeme gelebilir.
Siyasi etik açısından olayı ele alırsak, bence olayın en dikkat çekici yönü burasıdır. Bir siyasetçi, “Partiyi suçlulardan temizleyeceğim” iddiasıyla ortaya çıkıyorsa, aynı kişinin kendi dönemine ilişkin; akrabalara verilen işler, ihalesiz organizasyonlar ve sonradan yapılan mali destekler konusunda da aynı şeffaflığı göstermesi beklenir. Çünkü hukukta olduğu kadar siyasette de önemli olan yalnızca çıkar çatışmasının gerçekten var olup olmaması değil, çıkar çatışması görüntüsünün oluşmamasıdır.
Sonuç: Eğer ileri sürülen iddiaların tamamı belgelerle doğrulanırsa;
1.) Ceza hukuku bakımından otomatik olarak suç oluştuğu söylenemez.
2.) Ancak siyasi etik bakımından oldukça ciddi bir sorun ortaya çıkar.
3.) Parti yöneticilerinin sadakat ve özen yükümlülüğü tartışılır.
4.) Parti kaynaklarının etkin ve dürüst kullanılıp kullanılmadığı sorgulanır.
5.) Akrabalık ilişkisi ile ekonomik menfaat arasında nedensellik kurulabilirse, olay yalnızca siyasi değil hukuki inceleme konusu da olabilir.
Bununla birlikte, herhangi bir cezai sorumluluktan söz edebilmek için yalnızca basına yansıyan iddialar yeterli değildir. Bu tür iddiaların belge, muhasebe kayıtları, tanık beyanları ve gerektiğinde yargısal süreçlerle doğrulanması gerekir. Hukuk devleti ilkesinin gereği olarak, kesinleşmiş bulgular olmadan kişiler hakkında suç işlendiği sonucuna varmak doğru olmaz.
Bu değerlendirmeyi yaparken önemli bir ayrım yapmak gerekir:
Bir yanda Sözcü’deki haberde yer alan iddialar, diğer yanda Kılıçdaroğlu’nun dile getirdiği “CHP’nin suç ve suçlulardan ayıklanması gerekir” söylemi vardır. Haberdeki iddiaların yargı kararıyla kesinleşmiş olgular olmadığını göz önünde bulundurmak gerekir. Haberde, 2023 seçim kampanyası döneminde bazı miting organizasyonlarının piyasa değerinin çok üzerinde fiyatlandırıldığı, bağış hesaplarında toplanan paraların kullanımına ilişkin soru işaretleri bulunduğu ve belirli isimlere yüksek tutarlı ödemeler yapıldığı yönünde iddialar aktarılıyor.
Kılıçdaroğlu’nun “CHP suç ve suçlulardan ayıklanmalıdır” şeklindeki yaklaşımıyla birlikte düşünüldüğünde ise ortaya bir siyasi çelişki tartışması çıkıyor:
Eğer haberdeki mali usulsüzlük iddiaları doğruysa, Kılıçdaroğlu’nun dile getirdiği arınma ve hesap verebilirlik ilkesi gereği bu iddiaların da şeffaf biçimde araştırılması beklenir. Eğer iddialar doğru değilse veya eksik bilgiye dayanıyorsa, o zaman “suç ve suçlulardan arınma” söylemi siyasi rakiplere yöneltilen bir argüman olmaktan çıkıp, aynı zamanda parti içindeki kişiler hakkında ortaya atılan ithamların da somut delillerle desteklenmesini gerektirir.
Her iki durumda da söylemin doğal sonucu, parti yönetiminin ve geçmiş dönem harcamalarının bağımsız denetime ve kamuoyuna açık incelemeye tabi tutulmasıdır.
Siyasi açıdan bakıldığında, Kılıçdaroğlu’nun kullandığı bu söylem kendisini de kapsayan bir ölçüt haline gelmektedir.
Çünkü bir lider “parti suç ve suçlulardan temizlenmeli” dediğinde, kamuoyu aynı standartların geçmiş yönetimlere, seçim kampanyalarına, bağış hesaplarına ve parti kaynaklarının kullanımına da uygulanmasını bekler.
Sonuç olarak, Sözcü’deki haber ile Kılıçdaroğlu’nun söylemi birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan temel mesele, belirli kişilerin suçlanması değil; şeffaflık, hesap verebilirlik ve iddiaların bağımsız biçimde araştırılması gerekliliğidir.
Haberdeki iddialar kanıtlanmış gerçekler olarak değil, araştırılması gereken ciddi iddialar olarak ele alınmalıdır…


